İnce bir toz tabakası

Pazartesi, 6 Ocak, 2020
İster edebiyatta olsun ister sinemada insanların anlatmaya kendilerinden başladıklarını biliyoruz. İlk romanlar, ilk filmler çoğunlukla alabildiğine otobiyografik olur. Pek çok yazar, gündelik hayatta sık sık ‘beni yazmalısın, benim hayatım roman’ diyenlerle karşılaşır. Gerçekten de en sıradan olanın bile bir cazibesi vardır.

Geçmişten söz eden her şey gibi bütün anılar da ince bir toz tabakasıyla kaplıdır. Bize anlatılanın geçmişe ait olduğunu hatırlatan, nostalji duygusunu pekiştiren o tozu görmeyi sever, mümkünse kokusunu bile duyabilmek isteriz. İyi bir anı kitabı, üstündeki tozu toprağı da ölçülü oranda görünür kılar. Kimi anıların tozu onu fark etmeyeceğimiz kadar ince kimisi ise altındaki hikayeyi perdeleyecek kadar kalın olabilir.

Anı ve biyografiler Türkiye’de okurun en sevdiği türler arasında yer almaz. Ama mesela Anglo-sakson kültüründe, İngiltere ve Amerika’da en çok okunan türlerin başında gelir. Bizim bu konudaki mesafemiz yazmayı mı okumayı mı sevmediğimizden böyle, karar vermek zor. Biyografiler ayrı bir konu, biz şimdi anı kitaplarına bakalım.

Hatıraların ve tecrübelerin aktarımı bakımından anı kitaplarının değeri büyük. Sadece çok önemli işler başarmış kişilerin değil, herkesin anılarının bir değeri var. Çok sıradan bir hayatın gündelik detayları bile, yüzyıl sonra araştırmacılar için altın değerinde, birkaç on yıl sonra nostalji severler için çok lezzetli bir metne dönüşebilir. Devlet adamlarının, siyasetçilerin, sanatçıların yazdıkları ise tastamam birer mikro tarih çalışmasıdır. İleride tarihçilerin mutlaka başvuracağı metinlere dönüşürler. Bu nedenle özellikle toplumsal hayatın dönüm noktalarında rol oynamış, yaşadığı dönemde, yaptığı iş ne olursa olsun o alanda etkili olmuş herkesin anılarını yazması gerektiğine inanıyorum. “Yaşadıklarım benimle birlikte mezara gidecek” sözü bana çok anlamsız gelir. Biraz kendini fazla önemsermiş gibi görünen bu tavrın arkasında tabii ki yazmanın güçlükleri de var. Çünkü eğer anılarını yazmasını istediğimiz kişi eğer iyi bir okursa sadece anlatmanın yetmeyeceğini, güzel anlatmanın da şart olduğunu bilir.

İster edebiyatta olsun ister sinemada insanların anlatmaya kendilerinden başladıklarını biliyoruz. İlk romanlar, ilk filmler çoğunlukla alabildiğine otobiyografik olur. Pek çok yazar, gündelik hayatta sık sık ‘beni yazmalısın, benim hayatım roman’ diyenlerle karşılaşır. Gerçekten de en sıradan olanın bile bir cazibesi vardır. Ama onu nasıl bir dil ve kurguyla anlattığınız çok önemlidir. Anılarını yazmadan önce yaratıcı yazarlık kurslarına gidenlerin doğru yolda olduğunu söyleyebiliriz. Anlatmak, sadece anlatmak eğer Knausgaard değilseniz, iyi sonuç vermeyecektir. Aslında gerçek bir yazar olmanın temel koşulu, Orhan Pamuk’un vurguladığı gibi ‘Kendini bir başkasının yerine koyabilmek’tir. Yani edebiyat, gerçeklikten çok hayali olana, hayal kurabilme becerisine yaslanır. Gerçek ve yaşanmış olanın ise ilk bakışta daha ‘garantili ve kolay’ bir yanı vardır.

Oysa gerçek bir hikayeyi anlatmak, hatırlamak, dürüst olmak ve itiraf edebilmek gibi pek çok güçlük barındırır. Ostby kardeşlerin hafıza konulu kitabında anlatıldığı gibi, zihnimiz bizi çoğu kez yanıltır. Neredeyse emin olduğumuz hatıralarımızın aslında tam da işimize geldiği gibi kurgulanıp aklımıza kaydedildiğinin farkında bile olmayız. Dolayısıyla hatıralardan yararlanan bir gazeteci ya da tarihçinin birinci görevi, onu başka hatıra ya da belgelerle karşılaştırmaktır. Zaten, her hatıra kitabında farklı düzeylerde de olsa mutlaka manipülasyon vardır. George Bernard Shaw, “Bütün otobiyografiler yalandır” demiş. “Hiç kimse daha hayattayken kendi hakkında gerçekleri anlatacak kadar kötü değildir. Çünkü anlattıkları ailesi, arkadaşları, meslektaşları hakkında gerçekleri de içerir.” Ne başkalarını kırmak, şu dünyadan kırgınlıklar bırakarak göçüp gitmek isteriz ne de kendi yediğimiz herzeleri anlatıp, şanımıza gölge düşürmek. Ne de olsa herkes bu dünyada kalıcı olmak ister, ölüm karşısında en temel zaafımız bu. O nedenle pek çok anı kitabı, anlatıcının kendisini öve öve bitiremediği, çevresine boncuklar dağıttığı ya da açık hesapları kapatıp intikam saçtığı metinlere dönüşür. Oysa iyi bir anı kitabının olmazsa olmazı ‘itiraf’tır. Okur, ancak yeterince itiraf görürse o metnin dürüst olduğuna ikna olur. Bu itiraflar gazetelere manşet olacak denli önemli mevzular da olabilir, küçücük bir pişmanlık da… Hiç kimse peygamber değildir ve eğer geçmişteki hatalarınızı, korkaklıklarınızı, ihanetlerinizi anlatacak cesaretiniz yoksa, kahramanlıklarınızdan ve başarılarınızdan söz etmenizin de pek anlamı kalmaz.

İngiliz biyografi yazarı Blake Morrison’a göre insanlar çok farklı sebeplerle anılarını yazar. Özellikle ünlü insanlar ‘hırsından’, toplumsal değişimi etkilemeye niyetli olanlar ‘propaganda’ için, tarihe kayıt düşmek isteyenler ‘belge’ olsun diye… Herkesin eli kalem tutmadığı için zaman zaman gölge yazarlardan yararlanılır. O da zor ve uzun bir iştir ve bu nedenle bizde ‘nehir söyleşi’ gibi daha pratik bir çözüm bulunmuştur. Genelde ünlü bir kişi olan anlatıcının sesini koruduğu ve kolay okunduğu için iyi de bir yöntem olduğu sanılır. Oysa, kolay okunduğu tamamen bir yanılgıdır. Bir gazete sayfası uzunluğunda söyleşi, düz yazıdan daha kolay okunur. Sorulara bakıp atlayabilirsiniz… Ama bir kitap uzunluğunda söyleşiyi, sayfaları atlamadan okumak sanılandan çok daha zor ve sıkıcıdır. İster istemez tekrarlar, konunun etrafında gezinmeler, sohbete has konuya aykırı cümleler kalır. Planlı, iyi kurgulanmış, ne anlattığını iyi bilen tek bir metin, sorularla bölüne bölüne giden bir söyleşiden her zaman çok daha etkilidir. Nitekim, Türkiye’de sık sık denense de nehir söyleşinin popüler olmuş örnekleri çok çok azdır. Çağdaş anı ve otobiyografiler içinde de çok satan ne kadar var? diye sorabilirsiniz. Buna yanıt olarak hatıradan itirafa her şeyi dozunda kullanan, harika bir dille yazılmış Bir Dinazorun Anıları’nı (Mina Urgan) hatırlatabilirim…

Bizde anı yazma geleneğinin hiç olmadığını da söyleyemeyiz. İş Bankası Kültür Yayınları’nın hatıra külliyatına bakmak yeter. Evet, Birinci Dünya Savaşı’na katılan İngiliz ordularında her askerin cebinde bir defter varmış ve milyonlarca anı bırakmışlar geride. Bizde bu işi subaylar üstlenmiş. Ama Cumhuriyet’in kuruluşunun üstünden neredeyse yüz yıl geçtikten sonra görüyoruz ki o kuşağın insanları yaşadıkları muazzam dönüşümün farkındaymış ve epey belge, not ve hatıra bırakmış geriye. Bu kitaplara tarihi bir belge olarak da gösterilen ilginin daha çağdaş metinlerden esirgendiğini söyleyebiliriz. Sanıyorum bu ilgisizlik nedeniyle yeterince güncel hatıra okuyamıyor, çağdaşlarımızın hayatları konusunda pek az kaynağa ulaşabiliyoruz. Okuduklarımız da kişisel propaganda ile malul oluyorlar…

YAZARIN DİĞER YAZILARI