Din istismarı ve ahlaksızlık bilgisi

Salı, 3 Eylül, 2019
Örgütlü işleyen sapık zihniyetlilerle dolu kurslara çocukların gönderilmesi, adeta çocuğu kendi ellerinle ateşe atmak demek. Düşünsenize, çocuklar korku ve baskı sebebiyle itiraf edemese konunun üstü kapanacak ve bu pislikler aramızda dolaşmaya devam edecek.

İstanbul’un ortasında, Ümraniye’de, Fıkıh-Der isimli ruhsatsız bir dernek bünyesinde verilen Kuran kursunda 17 yaşında bir öğrencinin yaşadıklarını polise anlatması üzerine başlatılan soruşturmada altı öğrenci şikayetçi oldu ve 20’den fazla öğrencinin de zincirleme cinsel saldırıya uğradığı düşünülüyor. Üç yönetici ise tutuklandı.

Bu rakamın 20 ve civarı olmadığını, kim bilir kaç 20 öğrencinin daha aile baskısıyla ya da korkuyla, tehditle sustuğunu tahmin edebilirsiniz.

Büşra Sanay’ın “Kardeşini Doğurmak” adlı önemli önemli araştırma-kitabında geçen yine İstanbul’un bir tarikat tarafından zapt edilmiş bir bölgesinde yaşananlar geldi aklıma. Anlatılana göre kadınlar ve çocuklar sokağa dahi çıkamıyordu. Kız çocukları erken yaşta evlendiriliyor, ilk cinsel birliktelikleri için şeyhe “sunuluyorlardı”. Bölgeye polisin müdahale edemediği biliniyordu.

Pendik’teki Menzil tarikatı şeyhinin yaptığı hastane açılışını hatırlayın. Devletin tüm kademelerinde nasıl konumlandıklarına biraz dikkat kesilin. İsmail Saymaz bu konuda “FETÖ’den Metö’ye geçiş söz konusu” dedi. Korkutucu, lakin haklı.

Biraz parça parça oldu fakat bu ve benzer bilgiler toplamda şu neticeye varıyor: Birbirlerini kollayan bir suçlular güruhu ülkede yerleşik konuma geçiyor, kendi güvenliklerini, kendi hukuklarını, kendi sağlık sistemlerini, kendi eğitimlerini ve kendi yaşam alanlarını oluşturuyorlar. Tüm bunları “din” kisvesi altında yapıyorlar. Türlü suçlar işleyerek kolay para kazanıyorlar, çocukları istismar ediyorlar, kadınları evlere hapsedip tüm bu suçları gizliyorlar.

Bilmediğimiz ne çok şey olduğunu, bunca haksızlığı, vahşeti, adaletsizliği düşününce çıldıracak gibi oluyor insan.

İşte din/inanç adı altında oluşturulan bu sistem, bir zamanlar, bugün terör örgütü ilan edilen bir dini örgüt için yapıldığı gibi, şimdi de başka dini örgütler için yapılıyor. Yarın her biri darbe yapmaya kalkarsa “kandırıldık” dememek lazım. Ve bu derece örgütlü işleyen sapık zihniyetlilerle dolu bu kurslara çocukların gönderilmesi, adeta çocuğu kendi ellerinle ateşe atmak demek. Düşünsenize, çocuklar korku ve baskı sebebiyle itiraf edemese konunun üstü kapanacak ve bu pislikler aramızda dolaşmaya devam edecek. Maalesef bunun çok fazla örneği var, ürkütmek istemem ama aramızda dolanan çok fazla pislik var.

İşin fenası bu derneklerin, vakıfların ruhsatlı olanlarında da yaşandı bu korkunç vakalar ve bu kuruluşlar halen faal. Hatta buralara milyonlar akıtıldı; genel kurul toplantıları Cumhurbaşkanı tarafından onurlandırılmaya devam ediliyor. OHAL’de insanlar, çocuklar için nice faydalı işler yapmış nice dernek kapandı ama bu pisliklerin barındığı kuruluşlar açık. Sonra da bu haberlerin kendi iktidarlarını sarstığını fark edip “ceza artırımı” başlığı altında araya birkaç faydalı hüküm ve bir de “yayın yasağı” serpiştirip önümüze sürüyorlar. Millet de idam talep edip duruyor. Çözümün bu olduğunu sanıyorlar çünkü.

Çünkü bu ülkede tartışma programlarında her gün türlü gereksiz konu defalarca tartışılırken, kadın ve çocuk hakları ancak 45 çocuk istismara uğradığında ya da bir kadın evladının gözü önünde son sözlerini ettiğinde konuşuluyor. Toplumsal cinsiyet ve LGBTİQ ise hiç konuşulmuyor. Öyle bir şey yokmuş gibi davranıyorlar. Çaktırmadan toplumsal cinsiyet derslerini müfredattan kaldırıveriyorlar. Altına imza attığımız sözleşme, o saldırdıkları canım İstanbul Sözleşmesi, eğitimin her kademesinde toplumsal cinsiyet dersi zorunlu olmalı derken üstelik. Belki çocuklar azıcık cinsiyet eşitliği öğrenir de erkeklerin iktidarı sarsılır diye ödleri kopuyor çünkü. Ama bu esnada çocukların hayatı kararıyor, kadınlar ölüyor. Kimin umurunda!

Çocukları gerçekten önemsese bu iktidar, hiçbir işe yaramayan ceza artırmalı, kendilerini sağlama alacak yayın yasağı serpiştirmeli hükümleri tasarı diye insanların önüne sürmez. İnsanların ağzına ‘idam’ı sakız etmez, orada burada bu anlamsız ve ilkel yaptırımı tartıştırmaz. Çocukları falan umursadıkları yok, umurlarında olan tek şey ellerindeki gücü kaybetmemek. Çocukları gerçekten umursasalar kadını eve kapatmaz, nafakasını elinden almaya çalışmaz, koruma kanununu dahi çok görmez, bilakis güçlendirirler öncelikle. İstanbul Sözleşmesi’ni harfiyen uygularlar mesela. Eğitimi bilimsellikten uzaklaştırmaz, bilimselliğe yaklaştırmanın yolunu ararlar. “Kendi adalet anlayışlarını” değil, eşitlik ve özgürlüğü bir arada yaymaya, benimsetmeye çalışırlar. Artıyor işte. İstismar da, cinayet de, başkaca suçlar da artıyor. Olmuyor demek ki. Beceremiyorlar. Tüm pislikleri halı altına ite ite çöp ev oldu ülke. Yazık değil mi bu güzel ülkeye, bu güzel ülkenin insanlarına? Bu mu çağdaşlaşmak?

Onlara “Bu mu çağdaşlaşmak?” diye sorduğunuzda alacağınız cevap “Çağdaşlık da neymiş!” olacak büyük ihtimalle. Dışlarından değilse de içlerinden bunu söyleyecekler. Erdoğan’ın ağzından bir kere “çağdaşlık” kelimesini amaç olarak kullandığını duymadık. Daima “şunu bunu çağdaşlık zannedenler”, “çağdaşlık adı altında şunu yapanlar” gibi olumsuz cümleler içinde zikretti. Çünkü büyük ihtimalle çağdaş ülkeler bizi kıskanıyordu. Hatta çok daha büyük ihtimalle çağdaşlar FETÖ’cü, Amerika projesi, Pontus şeysiydiler.

Dikkat edin, bizleri en aşağı tartışma zeminlerinde oyalayıp, sürekli savunma modunda bırakıp, “Bizi öldürmeyin, şortumuza karışmayın” noktalarına kadar çeken bir düzenek yaratıp, talep yükseltmemizin önüne geçiyorlar. Kazanılmış haklarımızı koruma çapında bir mücadele veriyoruz. Bu mücadele de ilerlemeye dahil midir, tartışma konusu; fakat bizim 2019 yılında bambaşka, çok daha lüks dertlerle uğraşıyor olmamız lazımdı, buna eminim.

Bu esnada çocuklar, çocuklarımız… Birileri tepişirken ezilen çimenler onlar. Birbirimize de onlara da umut veren cümleler kurmaya ihtiyacımız var. Yazmaktan öte yapmaya ihtiyacımız var. Elini taşın altına sokan cesur insanlar olmaya hatta. Birlikte kalkarız bu karanlığın altından. Savunma modundan çıkıp, taleplerimizi yükseltelim. Biz değilsek bile çocukların daha iyisini hak ettiği kesin.

 


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI