Murat Sevinç
Murat Sevinç

Kapı eşiğinde çıkarılan ayakkabılar...

Perşembe, 27 Haziran, 2019
Sınıfsal ayrımlar ve bu ayrımlar üzerine inşa edilen duygu ve düşünceler, eşit yurttaşlık mücadelesinin önündeki en büyük engel. Küçümsenen insan, küçümseyeni anlamaya da, sevmeye de çaba harcamaz. Haklıdır da!

Haftalar önce, büyük şehrin kenar mahallelerinde yoksul bir yaşam süren ve kendilerini genellikle ‘dindar’ sıfatıyla tanımlayan yurttaş kesiminin hâl ve tavırlarının, siyasi eğilimlerinin, günlük yaşam pratiklerinin muhtemel nedenleri üzerine yazmaya başlamıştım. Başlama gerekçem, bir iki yakınımın, ‘sülalelerinde AKP’ye oy veren bir kişi bile olmadığını’ söylemeleriydi. Uzun yıllardır seçmenin yarısının oyunu alan bir partiye sempati duyan biriyle ‘tanış’ olmamak, bana o gün garip gelmişti, bugün de geliyor. Garipliği bir yana, söz konusu görmeme/bilmeme halinin yapılan değerlendirmelerin selametini belirleyeceğini düşünmek, herhalde mümkün.

On sekiz yaşımda Ankara’ya gidip üniversiteye başladığımda ‘hissettiğim,’ sonrasında ‘fark edip’ düşünmeye başladığım şey, hâlâ bir sorun benim için: Tanıdığım solcuların/demokratların ‘bir kısmının’ sözünü ettiğim kenar mahalle dindarlığı/muhafazakârlığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve tanıdığım dindar kesimin de, o sol/demokrat camia hakkında hiçbir fikri yok! Hakikaten yok.

Muhtemelen o ‘fikrin’ oluşacağı koşullar şimdilerde oluşuyor Türkiye’de. 1980’ler ve 90’larda yazılıp çizilirken ve bir kesim solcu aydın/kurum kapısını Müslüman kesime açtığında, bu koşullar oluşmamıştı. Dolayısıyla kurulan ilişki, inançlı olduğu iddiasındaki yazarların riyakârlık hikâyesiyle sona erdi. Birbirini tanımayan insanların, sağlıklı, açık sözlü, dürüst ilişki kurması zordur takdir edersiniz. Görebildiğim kadarıyla bugün artık biraz daha mümkün bu. Çünkü kapkaççı kapitalizmin canhıraş uygulayıcısı siyasal İslamcıların iktidarı, tüm olumsuzluklarının ve neden olduğu felaketlerin yanında, Müslüman kesim içinde ‘samimi’ olanların ortaya çıkmasına da imkân tanıdı. Kişisel olarak o dürüst kesimin henüz ‘din bu değil!’ demek dışında anlamlı/kapsamlı bir değerlendirmeleri olmadığı kanısındayım ama görmezden gelinmemesi gereken bir kapı araladıklarını düşünüyorum.

Tanıdıklarım içinde, yaşamları boyunca bir kez dahi ‘camiye’ girmemişler var. Eh şart mı, değil. Şart olmasına şart değil de, ne bileyim, insan hiç mi merak etmez! Bunu yazarken, kendime dair şunu itiraf etmeliyim; bugüne dek bir kez bile bir cemevine girmedim. Alevi cenazesine katıldım tabii. Yani, cemevlerinin bahçesini biliyorum! Ama Alevi eşi dostu olan biri olarak, girip içine bakmadım ya da bir ibadeti izlemedim. Peki bu şart mıdır? Değil. İyi de bir gariplik yok mu hakikaten? Bunu yalnızca meraksızlıkla açıklamak pek mümkün değil. Benim bu ‘kapalılığımın’ da bir nedeni, nedenleri olmalı. Oysa defalarca kilise, katedral gezdim.

Son yazıda değindiğim ‘kapalılık’ meselesi hakikaten ciddi bir sorun. Bugün o ‘kapalılık’ durumunun sınıfsal nedenlerine dair gevezelik etmek istiyorum.

Ben, belli bir yaştan sonra dünya ve ülkede olup bitenlere sınıfsal çelişkiler üzerinden bakmayı tercih edenlerdenim. Türkiye’deki laiklik/dindarlık vs. tartışmalarının kökenindeki çelişkilerden birinin ‘sınıfsal konum’ olduğu kanısındayım. Yalnızca ‘biri,’ kuşkusuz. Ne demek bu?

Örneğin, Vehbi Koç’un hem iki parmak viskisini içen hem de namazını kılan biri olduğunu biliriz. Neden biliriz? Çünkü zamanında bu ayrıntıları öğrenmemiz istendi, bu yüzden biliyoruz. Sabancı’nın, Koç’un ve diğer bazı önemli iş insanı ve siyasetçilerin ‘ölçülü’ dindarlığı bu memlekette hiç kimseyi rahatsız etmedi. Aynı, ‘ölçülü Kürtlük’ gibi. Hani, “Ama Özal da Kürt idi,” deniyor ya!

‘Tadında bırakılmış,’ aşırıya kaçmamış dindarlık ve Kürtlük. 1924 yasasıyla kurulmuş Diyanet’in salık verdiği ve örgütlediği dindarlık. Bizimki gibi bir toprakta, sınırları çizilmiş bir tür dindarlığın yerleştirilmeye çalışılması çok mu vahim? Bana kalırsa değil. Çünkü hiçbir dizgin olmazsa neler yaşanabileceği malum. Nitekim üç beş yıldır olabileceklerin bir fragmanını seyrediyoruz.

Burada, ‘bana kalırsa’ ifadesini boşuna sarf etmiyorum. Zira toplumsal dönüşüm, sana bana kalan bir olgu değil! Bana kalırsa doğru olan bir eğilim, bir başkası için direnç göstermesi gereken zorlamaya dönüşebiliyor. Haliyle Türkiye’de o resmi dindarlık iyi kötü yerleştirilirken, diğer yanda bundan hazzetmeyen, geleneksel olanda direten insanlar da vardı.

Misal, biri diyebilir ki, “Altmış yıl önce Sivas’ta, Malatya’da kadınlar şöyle gezerdi, Cumhuriyet baloları yapılırdı.” Doğru kuşkusuz. Peki tüm Sivaslı ve Malatyalıların orada olduğundan emin misiniz? Ya da, Yakup Kadri yanlış romanlar mı yazdı? O balolar yapılırken, 1928 doğumlu rahmetli babam köylü Hüseyin’in ayakkabısı yoktu. İyi ihtimal lastik pabuç. 1932 doğumlu rahmetli annem, hiç okul yüzü göremedi. Ne yapacağız bunları? Teyzemi imam nikahıyla evlendirmişler köyde, bolca çocuğu olmuş. Kocası da erken vefat etmiş. Hiç evlenmemiş kadın. O esnada süslü püslü 19 Mayıs kutlamaları yapılıyor ama stadyumlarda.
1950’den sonra sağ iktidarların dini duyguları, giderek artan biçimde pervasızca kullandığı ve milyonlarca insanı bu şekilde yönlendirdiği doğru tabii. 12 Eylül’ün ‘kırmızı kuşakla’ mücadele edeceğiz diye badem bıyıklıları palazlandırıp siyasal İslam’ı başa bela ettiği de doğru. Müteahhit dindarlığının şahikasını temsil eden Türk-İslamcı AKP’nin, her şeyin üzerine tüy diktiği de.

Olup biten, siyasal mücadeleden, sermeyenin tavrından vs. ayrı düşünülemez. Hepsi doğru olmasına doğru, ancak söz konusu nüfusun, yalnızca ‘yönlendirilebilir’ varlıklardan değil; geleneklerinden, alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyen insanlardan oluştuğu da doğru.

Bu konular tek bir yazıda özetlenebilecek türden değil, kitaplıklar dolusu yayın var. Burada, bu yazılarda derdim, halihazırda yaşadığımız can yakıcı sorunların nedenleri üzerine biraz daha kafa yormanın gerekliliğini tekrar tekrar hatırlatmak.

‘Tadında dindarlık’ meselesine döneyim.

Dindarlık bir kimlikle, siyasal partiyle ortaya çıkıp kamusallaştığında sorun çıktı. Beni burada ilgilendiren, söz konusu sorunun sınıfsal tabanı ve gösterilen tepkilerin sınıfsal niteliği. Vehbi Koç’un namaz kılıyor olmasından rahatsız olmayıp çok takdir eden ölçülü ve şehirli dindarlık yanlıları, türbanlı kadınların kurduğu kilometrelerce uzunluğundaki protesto zincirinden rahatsız oldu. Kapıcının karısının başının kapalı olmasını umursamıyordu, ta ki araç kullanmaya başlayana dek. Müştemilat ya da gecekonduda sorun yoktu, rezidans olmadı ama! Yıllar önce şans eseri tanık olduğum o meşhur türban zincirinde (28 Şubat sürecinde) yer alan kadınların pek çoğunun bir ortak özelliği vardı: Yoksul mahallelerden gelmişlerdi. Nereden biliyorsun? diye sorabilirsiniz kuşkusuz. Yanıtım basit olur: Onları tanıyorum şekerim!

Bizim Eyüp, Taşlıtarla ahalisine, ‘itilip kakılma’ halinin dindarlıklarıyla değil, yoksulluklarıyla ilgili olduğunu anlatmak pek mümkün olmaz. O insanlar gariban olduklarından adam yerine konulmadılar, dindar oldukları için değil. Fakat gel gör ki, bu iki nitelik çoğu zaman iç içe geçer o mahallelerde ve dert anlatabilmek için gerekli terminolojiyle temas kurulması hayli zordur. Bu yüzden sürekli olarak şunu yazıp duruyorum: Sömürülen kenar mahalle ahalisine, asıl sorunun dindarlıkları değil, yoksullukları olduğu anlatılabilmeli. Bu nedenle siyasette sol dile gereksinim var. Çünkü bunu en iyi yapabilecek olan, ‘hâlden anlayan bir sol dildir.’ Hâlden anlamak ‘asıldır’ ama, tali bir konu değil. Bir kez daha: Hâlden anlamak. Tekrar: Hâlden anlamak. İşte iyi kötü tanımak, fikir sahibi olmak bunun için çok önemli.

Yazının başlığı herhalde çok insan için tanıdıktır. Tahmin ediyorum bu satırları okuyanların pek çoğu, kapıların eşiklerinde ayakkabıların olduğu evlerde yaşamıyor. Ben de yaşamıyorum. Kimi okur eve ayakkabıyla giriyordur, bir kısmı içeride çıkarıyordur, bir kısmı da kapıda çıkarıp ayakkabıyı içeriye alıyordur. Şu ayakkabı meselesinin önemli kültürel-sınıfsal ayırt edicilerden biri olduğu kanısındayım.

Ankara’da (muhtemelen bütün büyük şehirlerde olduğu gibi) kentsel/rantsal dönüşüm başladığında (ve kuşkusuz devamında), müteahhitler gecekondu/toprak sahiplerine ‘yapılacak yeni binalarda oturmama’ koşulu getiriyordu. Özellikle ‘yukarı’ semtlerde. Onlar da çoğunlukla bu halihazırdaki ‘emeksiz zenginleşmeden’ memnun vaziyette, kabul ediyordu. O dairelere yüksek para vererek satın alacaklar, muhit insanıyla aynı binada oturmak istemiyordu. Kapıcısı, temizlikçisi olabilirdi ama komşusu, hayır! ‘Tadında yurttaşlık,’ sanırım doğru bir tanım olur bu durum için. “Alan razı veren razı,” gibi görünen bu ilişki, işte o ‘kapalılığı’ güçlendiren en vahim sınıfsal marazlardan biriydi.

Böyle yapmayanlar da vardı kuşkusuz ve şimdi gidip onlarla konuşsanız, toprak sahibi komşularının, kültürel-sınıfsal ayrımlardan kaynaklanan nasıl sorunlar çıkardıklarını anlatacaklardır. Haksız da değiller çoklukla. Örneğin Ankara’nın İlker mahallesinde oturan bir arkadaşımın komşusu, apartmanın önüne kamyonunu park ediyor! Bizimki de haklı olarak her gün sinir bozukluğu yaşıyor. Dediğim gibi, ben de eğer şartlarım uygunsa, bana benzeyenlerle yaşamayı tercih edebilirim. Buna mukabil söz konusu tercihlerimiz, birbirinden tümüyle habersiz kalabalıkların yaşadığı bir yere dönüştürüyor memleketi. Hatta, dönüştürdü.

Mesele şu ki; haklı olduğumuzu düşündüğümüz düşünce ve davranışlarımız, alışkanlıklarımız, bir diğerinin küçük görülmesi, dışlanması üzerine inşa edilmiş olabilir. Yaşam tarzı dediğimiz, büyük ölçüde sınıfsal aidiyetimizin ete kemiğe bürünmüş hali.

23 Haziran İstanbul seçiminde çok sayıda yurttaşın yazlıklarından gelerek oy kullandığını söylüyoruz ya; işte o yazlıkların olduğu coğrafyayı ömrü boyunca görmemiş ve muhtemelen göremeyecek kalabalıkça bir yurttaş kesimi, yapılanı ‘fedakarlık’ olarak değerlendirmiyor. Şöyle söylesem daha anlaşılır olur belki: 1928 doğumlu babam ve 1932 doğumlu annem, 72 yıl ve 85 yıl yaşadıkları Türkiye’nin, Ege ve Akdeniz kıyılarını hiç görmediler. Milyonlarca yurttaş gibi. Anlatabiliyor muyum?

Yine ‘kapı önündeki ayakkabılar’ ile bitsin yazı…

Ankara’da evim bahçe katındaydı. Bahçem yoktu ama! Malumunuz, biz kaymak tabaka genellikle zemin katları tercih ederiz! Taşındıktan sonraki altı yedi yıl, yan dairemde kapıcımız Ali ve ailesi kaldılar. Eşi ve dört çocuğu. Dairesi, ‘otuz’ metrekareydi! Altı kişi, otuz metrekarede. Ayakkabıları kapının önündeydi. Misafir geldiğinde on on beş çift ayakkabı oluyordu ve bazen eve giremeyecek duruma geliyordum. Diğer sakinler, çok sinirleniyordu bu duruma. Hiçbiri, Ali, eşi ve dört çocuğunun banyo, mutfak dahil otuz metrekarede yaşıyor olmasını dert etmedi.

Sınıfsal ayrımlar ve bu ayrımlar üzerine inşa edilen duygu ve düşünceler, eşit yurttaşlık mücadelesinin önündeki en büyük engel. Küçümsenen insan, küçümseyeni anlamaya da, sevmeye de çaba harcamaz. Haklıdır da!


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI