Yeni İzmir var da neden Yeni Selanik yok?

Pazartesi, 10 Haziran, 2019
Rumlar Anadolu’yu bir anavatan olarak hala yaşatıyor. Rumeli’den gelen Türkler ise kök saldıkları o toprakları geride bırakmayı seçmişler. Bunun toplumsal kimlikler kadar devlet politikalarıyla da alakası var.

Nea Smyrni, Atina’nın merkezine beş kilometre uzaklıkta bir semt. Yamaçtaki Nea Smyrni’den sahile indiğinizde Paleo Faliro’ya ulaşıyorsunuz. Buralar İstanbulluların gözdesi olarak biliniyor. Sadece yıllar önce gelen İstanbul Rumların değil, son dönem Yunanistan’ı ve Atina’yı kendine yaşamak için seçen İstanbullu Türkler’in de gözdesi. Denizin manzarasına ve kokusuna alışkın İstanbullular kendilerini burada daha iyi hissediyor olmalı. Dolayısıyla Faliro sokakları İstanbul hatıralarına ve Türkçeye epey aşina…

Yeni İzmir anlamına gelen Nea Smyrni ise tamamen Anadolu ruhunu taşıyan bir semt. Mübadeleden birkaç yıl sonra, 1926’da İzmir göçmenleri için kurulmuş. Sadece semt değil, sokak adları, binaları ve söylendiğine göre gündelik yaşam pratikleriyle Anadolu’nun yaşatıldığı bir yer burası. Mahalledeki 260 sokak isminden 130’u Anadolu kökenli. Ya Anadolu göçmeni bir ünlü kişinin adını taşıyor ya orada sevilen bir azizin, din büyüğünün… Ama en çok yer adları semte damgasını vuruyor. Dardanellion, Ankara, Kaiserias, Adanon, Adramittiou, Amassias, Kappadokias, Menemenis, Pergamou, Sinopis gibi 77 sokak adı, Rumların geride bıraktıkları kentleri yaşatıyor. İzmir yangınında yok olmuş iki kilisenin, Aya Fotini ve Aya Paraskevi’nin benzerleri inşa edilmiş. Hatta Aya Fotini’nin ünlü çan kulesi ancak 1990 yılında tamamlanabilmiş… *

Yunanların geride bıraktıkları Anadolu’ya bağlılıkları, bunu aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen hâlâ yaşatıyor olmaları bizim için kolay anlaşılacak bir şey değil. Türkler için bu durumun insanın içini ısıtan, hatta romantik bir yanı var. Anadolu Rumlarının Türkiye’yi  hâlâ hatırlıyor olması, gittiğimiz bu yabancı ülkede bizlerin yaşadığı, büyüdüğü toprakları çağrıştıran onca şey, kendimizi daha tanıdık bir yerde hissetmemizi sağlıyor. Öte yandan benzer bir durumun Türkiye’de olmamasına ise belki de pek azımız şaşırıyoruz. Oysa milyonlarca Türk de kuşaklar boyu yaşadıkları toprakları, hatıralarını, kimliklerini, evlerini geride bırakıp Balkanlar’dan ve başka coğrafyalardan Anadolu’ya geldi. Neredeyse hepimizin aile tarihinde bir göç var ve bunların pek çoğu da Rumeli’den… Üstelik bu göç dalgası 1990’lara kadar sürdü.

Bugün hâlâ en büyük hemşehri dernekleri Rumeli göçmenlerinin kurduğu derneklerdir. Ama bunun dışında Rumeliyi anıştıran semt, kent, sokak adları neredeyse hiç yoktur Türkiye’de. Türkler, geride bıraktıkları toprakları unutmuş, unutmayı seçmiş gibidir.

Bunun iki toplumun sosyolojik, tarihsel özellikleri ile iki devletin resmi politikalarından kaynaklanan bir nedeni var. Yunanlar Osmanlı vatandaşları oldukları zaman da Ortodoks kilisesi altında bir büyük cemaattiler. Bu cemaat de kendi içinde bölgesel metropolitlikler dolayısıyla yerel topluluklar oluşturuyor, kimliklerini böyle inşa ediyorlardı. Ayrıca Anadolu’nun binlerce yıllık sakinleri, bu toprakların en eski ve gerçek sahipleri oldukları fikri modern zamanlarla birlikte Yunan kimliğinin önemli bir ögesine dönüşmüştü. Bu nedenle, terk etmek zorunda kaldıkları Anadolu’yu bir ‘ana vatan’ olarak görmekten hiç vazgeçmediler. Atalarının toprakları ve gerçekte ait oldukları yer…

Yunan Devleti de bunu politik olarak hep desteklemiş ve teşvik etmiş. Yer ve sokak adlarından mesela bizde hiç olmayan Küçük Asya Araştırmaları Merkezi gibi bütün mübadil kültürünü, anılarını belgeleyen ses ve görüntü arşivi oluşturan bir kurum bu sayede var olabilmiş. Türkler ise kendilerini devletin asıl sahipleri olarak görmüş, kimliklerini de bunun üstüne inşa etmişler. O devletin kendilerini getirip yerleştirdiği topraklarda ne kadar kök salmış olsalar bile egemenliği yitirdikleri zaman bir daha geri dönmemek üzere o yerleri terk etmişler. Tabii ki bu büyük göçlerin ilk ve en önemli sebebi maruz kaldıkları şiddet ve can korkusuydu. Ama geldikleri Anadolu’ya yerleşip yeniden kök salabilmelerini sağlayan da ‘devlet’e ve onun koruyucu şemsiyesine duydukları güven ve bağlılıktı. Bu şemsiyenin erişmediği hemen her yeri geride bırakıp unutmayı tercih etmişiz. Genç Cumhuriyetin politikası da bu yönde olmuş. Osmanlı’dan kopan uluslar gibi Türklerin de daha küçük ama kendilerine ait bir yeni devlet kurması gerektiğine inanan Atatürk de belli ki geride kalanları unutmayı benimsemiş. Kendisi de bir Rumelili olmasına rağmen… Osmanlı’nın kalbinin Rumeli olduğunu bilen, pek çoğu bu topraklarda büyümüş genç subayların Balkan Savaşları’ndan sonra kaybedilen topraklar karşısında nasıl bir hüzün ve çaresizliğe kapıldığı tarih kitaplarında anlatılır. Belki de bu travma, köklerden kopuşun da motivasyonu olmuş. Cumhuriyet Anadolu’yu homojen bir nüfusa kavuşturmak ve tüm aidiyeti, kimliği bu topraklar olan bir toplum, yeni bir ulus yaratmak için işe koyulmuş. Anadolu, Türklerin yegane anavatanı olarak kabul edilmiş; bugün de hâlâ böyle.

Yunanların daha küçük cemaatlere ve topluluklara olan eğilimi, itiraz etmeye meyilli kimlikleri komünist partiden, anarşist toplulukların varlığına kadar bu ülkedeki farklı siyasi dalgalanmalarda hep kendini göstermiş. İç savaşlar, bitimsiz çalkantılar yaşamışlar. Bugün de her gün bir yenisi yaşanan sokak protestolarıyla bu gelenek Atina sokaklarında yaşıyor. Türkler içinse ‘devlet’ kimliğin ayrılmaz bir parçası gibi. Belki de Türk kavramını o devlete borçlu olduğumuzdan böyle… Türkler son kertede devletçi bir toplum; sahibi oldukları o devleti kaybettiklerinde canlarından bile olduklarına dair bir kolektif hafızaya sahipler. İşin mutlaka dinsel ve başka kültürel yanları da var, ama isyankar olmakta zorlanan bir toplumsal tarihimizi de açıklayan bir görüş bu.

Bütün bunlar, Nea Smyrni’deki bir evde İstanbullu yazar Herkül Milas’la yaptığımız kısa sohbetten süzülüp geldi. Yıllarca Türk-Yunan kimlikleri üstüne sayısız yazı kaleme almış, çeviriler yapmış, kitaplar yayımlatmış Herkül Milas, bu konulara ilgi duyanlar için eşi bulunmaz bir entelektüel. Geçtiğimiz günlerde Yunanistan’da çıkan Aile Mezarlığı adlı romanı neyse ki yakında Türkiye’de de yayımlanıyor.
Bizi bu iki toplumun benzerlikleri kadar benzemezlikleri üstüne düşünmeye ve kendimizi daha iyi tanımaya yöneltecek bir okuma serüveni için biraz daha beklemeye razıyız…

*: http://sdct-journal.com/images/Issues/2012/11.pdf

YAZARIN DİĞER YAZILARI