Çocukluğumuzun ılık geceleri

Pazartesi, 20 Mayıs, 2019
Şimdilerde öykücülüğümüzün en gözde konusu çocukluk. Çok eskilerde iyi bir öykünün olmazsa olmazı sayılan hüznü, yalnızlaşmış ihtiyarlarda, aşkı yarım kalmış geçkin kadınlarda bulan öyküler şimdilerde yüzünü iyiden iyiye çocukluğa döndü gibi.

Çocukluğumuz bizim hüzünlü mazimiz. Hayır, çocukluğumuzu ille de hüzünle, acıyla hatırladığımız için değil. Kayıp ve bir daha gelmeyecek zamanlara duyduğumuz o özlemden kaynaklanan bir nostalji duygusu yüzünden her daim biraz hüzün içerdiği için böyle. O kaygısız zamanların uçucu endişeleri, ölçüsüz neşesi, ziyadesiyle tatlı hatıraları ve umutlarıyla artık ulaşılmaz olduğunu bilmenin hüznü bu. Hatırlamanın hüznü.

Yaşadığımız hayat gittikçe umutsuzlaştığı, zorlaştığı, çekilmez olduğu ölçüde yine ve yine hatırladığımız, hatta sığındığımız hoş zamanlar. Hatırladıkça tatlılaştırdığımız, dertlerden arındırıp tasaları bile lezzetli anılara dönüştürdüğümüz zamanlar.

Geleceğe umudumuzun azaldığı bir anda sığındığımız hayali bir liman. ‘Yeni’nin endişesi ağır bastıkça, her şeyiyle kıymete binen eskiden medet umarak, hiç değilse pembe anıların içinden baktığımız, dertlerinden bile lezzetli anlatılar çıkarttığımız bir dönem. Bugün artık olmayan her şeyi, sevgi dolu aileyi, sıkı dostlukları, tatlı serseri mahalleli abileri ve akrabaları, yoksulluğuyla barışık, farklılıklarını idare edebilen bir ülkeyi arayıp bulduğumuz bir kayıp dünya çocukluğumuz.

Belki de bu nedenle şimdilerde öykücülüğümüzün en gözde konusu çocukluk. Çok eskilerde iyi bir öykünün olmazsa olmazı sayılan hüznü, yalnızlaşmış ihtiyarlarda, aşkı yarım kalmış geçkin kadınlarda bulan öyküler şimdilerde yüzünü iyiden iyiye çocukluğa döndü gibi. Yayıncı olarak o kadar çok böyle dosya okuyor, bazılarını yayımlıyor, daha fazlasını yayımlanmış öykü kitaplarında gezinirken yakalıyorum ki… Çocukluğumuza dönüp bakmaktan alamıyorum kendimi… Hakikaten teselli veren bir yanı var galiba…

TRT’nin ihtiyacı ne?

TRT 2 hayata döndü diye sevinmekte haklıymışız. Tek başına sinema kuşağı bile yeter, çünkü film seçimleri çok iyi. Alin Taşçıyan ile Mehmet Açar’ın film öncesi ve sonrası sohbetleri harika, birer sinema dersi, eleştirmenlik gösterisi. Aykut Köksal’la mimarlık sohbetleri, opera ve resim programları da iyi. Evet zaman değişti ve artık kimse o kadar fazla televizyon izlemiyor, ama olsun, TRT kültür alanında tatmin edici bir yayına kaldığı yerden devam ediyor. Ama bu iyi programların neredeyse hepsi dışarıya yaptırılıyor. Kurumun yetişmiş ekipleri, yapımcıları, yönetmenleri, spikerleri, muhabir ve kameramanlarının konuyla bir alakası yok. Çünkü TRT, iki yıldır onlardan kurtulmaya çalışıyor…

Önce bir Kararname ile emekliliği gelenler ‘başka kuruma atanmak’ ile ‘kıyak emeklilik’ arasında tercihe zorlandı. Söylenenlere göre iki bine yakın eski personel emekli oldu. Geçen hafta da emekliliği gelmemiş çalışanlarından 169 kişi ‘ihtiyaç fazlası personel’ ilan edilerek başka kurumlarda görevlendirildi. İşin ilginç yanı, gönderilen personelin içinde muhalifi de var, kendini iktidara yakın sayanı da… Hepsinin ortak yanı ‘eski TRT’nin insanları olmaları.

TRT çalışanları geçen hafta bir bildiri yayımladılar. “Çalışanlar, yani biz, kurumun gerçek anlamda çalışan, üreten, özverili ve nitelikli personeli, aslında tam da olması gerektiği kadarız. TRT kurumunda istihdam edilen kişi sayısının kamuoyunca gereğinden fazla algılanmasının nedeni biz değiliz, hepimizin özlediği o yayıncılık anlayışının önündeki engel de biz değiliz” diyor ve soruyorlar: “Tarım Bakanlığı’nda bir spiker ne yapabilir? Ya da bir sanatçı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nde hangi görevi üstlenebilir?” diye… Ve görünen o ki, biliyoruz ki gayet haklılar!

Bariyerin arkası

Biliyorum, bitmiş sergi yazılmaz. Ama benim de son günlerinde gördüğüm, Şener Özmen’in sergisi ‘Yeni Bir Umutsuzluk’tan ve o müthiş işi ‘Bariyerin Arkası’ndan söz etmemek olmazdı. Eski Likör Fabrikası, yeni Quasar İstanbul’daki devasa mekan bir süredir Plevneli Mecidiyeköy adıyla sergiler ağırlıyor. Şener Özmen’in her zamanki açık sözlülüğü, biraz dalgacı, biraz duygusal tonuyla ürettiği işleri bu büyük mekanda adeta bir retrospektife dönüşmüştü. Hepsi de çok iyi kalitede ve iyi bir düzenlemeyle izleyiciyle buluşan ‘Kesin Dönüş’, ‘İp Atlayan Kadınlar’, ‘Göçmen’, ‘Bizim Köy’, ‘İkarus’un Düşüşü’, ‘Energize Berlin’ gibi farklı dönemlerden güzel işlerini topluca görme fırsatı bulduk. Bir zamanlar Don Kişot’la başlattığı eleştirel sürecini şimdi Star Wars ile sürdürdüğünü gülümseyerek izledik. Ama serginin en sert, en ağır, en etkileyici işi, gülümsememizi dudaklarımızda donduran ‘Bariyerin Arkası’ oldu.

Çağımızın güvenlik saplantısının ve yok edici şiddetin simgesi, nedense en çok da bizim coğrafyalarda yerini bulan dört tonluk beton bariyeri bir video perdesine dönüştürmüş. Bu soğuk betonun üstünde, Diyarbakır Sur’dan görüntüler akıyor. Unutulmak istenen, hafıza kırıntıları gibi bir gizli kameraya takılmış felaket görüntüleri. Bu görüntüler, her şey olup bittikten, bariyerler aralandıktan sonra gidilen Şener Özmen’in eşinin çocukluğunu geçirdiği eve ait… Terk edilmiş, tarumar olmuş bir ev, bir mahalle, hayatlar ve hatıralar. Bence serginin kalbini oluşturan ‘Bariyerin Arkası’ Sur’da yaşananlar için yapılmış en iyi işlerden biri. Keşke tekrar görmek mümkün olsa…

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI