O parklar, bu başkanlarla neşelenecek mi?

Pazartesi, 22 Nisan, 2019
Yerel yönetim gündelik hayatımızın kıvamında aslında pek çoğumuzun fark etmediği kadar etkili, bir kentin neşesi ya da karamsarlığı oranında belirleyicidir. Ve İstanbul dışında Türkiye’nin her yerinde kültür ve sanat ortamının en etkin kurumu belediyelerdir.

İstanbul’da değil ama Türkiye’nin diğer bütün kentlerinde kültür sanat ortamını büyük oranda belediyelerin tavrı belirler. Yerel yönetimde hangi dünya görüşünün olduğu hatta belediye başkanının kişisel merakları, küçük ya da büyük fark etmez, o kentin kültür hayatını doğrudan etkiler. Kültür ve sanat anlayışının daha homojen olduğu Batılı ülkelerde bu durum daha farklıdır evet, ama Türkiye gibi bağımsız sanat kurumlarının nadir, merkezi desteğin zayıf, toplumsal talebin yetersiz olduğu ülkelerde durum yaşadığımız gibidir.

Yerel yönetim gündelik hayatımızın kıvamında aslında pek çoğumuzun fark etmediği kadar etkili, bir kentin neşesi ya da karamsarlığı oranında belirleyicidir. Kamusal alanların kullanımı, yani sokakların, parkların kalabalığı ve tarzı, eğlence merkezlerinin sayısı ve hayatın içinde ya da kıyısında olmaları, kültür merkezlerinin içeriği ve enerjisi, tüm bunlara ulaşım ve erişimin kolaylığı ya da zorluğu, hepsinin kent halkını ne kadar kapsayıp birleştirdiği ya da umursamadığı gibi faktörler hayatımızın renklerini belirler. Bu nedenle bir kenti hangi partinin ya da kişinin yönettiği önemlidir. Ve şimdi, tam da bu nedenle, Türkiye’nin üç büyük kentini sosyal demokrat parti yönetmeye başlayacağı için geçmiş dertli günlerin bir nebze sona ereceğine dair bir beklenti kendini göstermeye başladı.

İstanbul, Ankara ve İzmir’in yeni belediye başkanlarından bu kentlerde yaşayan insanlar olarak kültürel anlamda ne bekliyoruz? Beklentilerimizi ne kadar karşılayabilecekler? Şunu söylemeliyim ki büyük dönüşüm ve değişimler gerçekleştiremeyecek olsalar bile, gündelik hayatımızın kıvamının değişeceğini, pek çok yeni renkle zenginleşeceğini düşünüyorum.

Beklentileri karşılamanın önündeki temel engel Türkiye’de hangi partiden olursa olsun neredeyse bütün yerel yönetimlerin malul olduğu bazı ortak uygulamalar ve anlayışlar. Buna anlayışa göre kültür hizmeti çoğu kez yeni kültür merkezleri açmak ve içini ücretsiz etkinliklerle doldurmaktan ibarettir. Pek çok yerde, ayırt edici özelliği yönetimdeki siyasete ve siyasetçilere yakınlığı olan sanatseverlerin yönetiminde şekillenen, başarısı ise popülerliğiyle sınanan kültür sanat programları uygulanır. Neticede hemen hepsi ülkenin kültürel zenginliğini de enerjisini de ıskalarlar. Türkiye’de sanat biraz da bu yüzden hep kendi yağında kavrulmaya yazgılıdır. Mesela son yılların en enerjik sanat alanı olan tiyatroda, bu alanı var eden genç topluluklar, sanatçılar, projeler belediye kültür merkezlerinde kendine nadiren yer bulabilir. İhale yöntemiyle tiyatro, ancak o ihalelere giren aracıların ve zarfları açan belediye yöneticilerinin beğeni ve anlayışı kadar zengin bir içerik sunar. Kültür sanat alanında yetişmiş profesyonellerin ve sivil toplumun ulaşabileceği ilişkiler ağının, yerel yönetimin maddi desteğiyle birleşip kent sakinlerine nasıl kapılar açabileceğinin yöneticiler çoğu kez farkında değildir. Mesela küçük bir Anadolu kentinin kültür merkezini, İstanbul’da çeşitli kurumlarda çalışmış, kültür yaşamında etkili kurumlarla ortak dil tutturabilecek bir genç kadının ya da adamın yönettiğini düşünelim. En iyi film seçkilerini, ses getiren sergilerden bazılarını, tanınmış iyi yazarları ve farklı müzik topluluklarını çok küçük bütçelerle burada ağırlayabilir… Ve dolayısıyla o kentin sakinleri, sanata meraklı genç insanları için bambaşka kapılar aralar. Ama bu durum nadiren gerçekleşir. Bazen bir Belediye Başkanı’nın vizyonuyla müthiş güzel bir kültür merkezi inşa edilir (Bergama’da olduğu gibi), bazen bir edebiyatseverin çabalarıyla çok iyi yazarlar küçük bir semtin halkıyla buluşur (Ataşehir Mustafa Saffet Kültür Merkezi gibi…). Bütün bunlar ekseriyetle tatlı istisnalar olarak kalır.

Kaide halini almış duruma bakarsak günümüzde yerel yönetim-kültür sanat ilişkileri en sorunlu zamanlarından birini yaşıyor. Özellikle iktidar partisinin belediyeleri, siyasetin gün geçtikçe sertleştiği Gezi sonrası dönemde katılaştı ve kentleriyle özdeşleşmiş, markalaşmış etkinliklerden bile uzaklaştı. Ödül törenlerinde eleştirel mesajlar veriliyor diye Antalya kadar meşhur Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünün kaldırılması bu işin zirvesiydi. (Muhtemelen yeni seçilen CHP’li belediye başkanı Muhittin Böcek’in ilk işi bu festivali eski haline getirmek olacak.) İstanbul’da da belediyenin mesela İKSV etkinlikleriyle giderek daha az işbirliğine gittiği, festival ve bienallerin yerel yönetime bağlı mekanları bin bir güçlükle kullanabildiği sır değil. Metropol belediyeleri ya da daha küçük belediyeler olsun, iktidar partisinin yönettiği tüm kültür merkezlerinde neredeyse sadece onaylı isimlerin katıldığı etkinlikler düzenleniyor. Bu etkinlikler İslamcı yazar ve şairlerden, yandaş olarak bilinen müzisyen ve tiyatroculara sadece belirli isimlerden oluşan bir grup için önemli gelir kapısına dönüşmüş durumda. Belki de üretilen işlerin tıkızlığından, bilemiyorum, ama bu durum kültürel alanda bir hegemonya bile yaratmıyor, sadece itibar kaybettiren bir dizi rant dedikodusuyla çıkar sahiplerine dahi zarar veriyor.

Bu durumda büyük kentleri yöneten sosyal demokrat başkanlar neler yapacak, bize ne vadediyorlar ve onlardan ne bekliyoruz? Lafı fazla uzattık. O nedenle İstanbul, İzmir ve Ankara için durum değerlendirmesini yarına bırakalım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI