Murat Sevinç
Murat Sevinç

İnsanı küçük görmek, göreni küçük düşürmez mi?

Perşembe, 4 Nisan, 2019
Değerli kardeşim, herkes dindar bir yaşamı benimsesin isteyen, özel yaşamlara burnunu sokanlarla, senin zihniyetin arasında fazlaca fark yok. Aynı yolun yolcususunuz ve o yolun çıktığı kapının üzerinde, ‘faşizm’ yazıyor. Demokrasi mücadelesi, eşitlik mücadelesi olmalı. Eşitlik mücadelesine dönüşmeli. Bunun yolu, hor görmek, farklı olanı, ‘benzemeyeni’ yok saymaktan geçmiyor.

Kenar mahalle dindar insanının günlük pratikleri ve zihniyetine dair bazı kişisel/amatör gözlem ve tahminlerimi aktarmaya çalıştığım yazıların ardından, bir iki satır da kendisini ‘aydınlanmış’ kabul eden ‘muhtelif’ yurttaş kesimleriyle ilgili yazmak istiyorum. ‘Muhtelif’ ifadesini tercih etmemin nedeni, ‘eğitimli orta-üst tabaka mensupları’ çatısı altında toplanabilecek söz konusu grupların her bir ferdinin aynı illetlerden mustarip olmaması. Söylemeye gerek yok sanırım, her genelleme ve gözlem gibi, aşağıdaki satırlar da çokça eleştiriye açık.

Değerli okur, nefret ve kızgınlıkla yaşamak iyi bir şey değil. Yorucu ve insanı zamansız yaşlandırıyor, muhakemesini zayıflatıyor. Olabildiğince yenilmemeye çalışıyorum bu duygulara. Zorlandığım anlarda derin nefesler alıp uzun yürüyüşlere çıkıyor, bambaşka şeyler düşünmeye çalışıyorum. Sigara ve kahve de işe yarıyor bazen. Ezcümle, kaçmaya çalışıyorum sürekli kızgın biri olmaktan. Ancak sanırım kontrolümü en fazla kaybettiğim ya da kaybedebileceğimi hissettiğim anlar, bir insanın diğerini aşağılamaya yeltendiği zamanlar oluyor. Anlatmakta zorlandığım bir çaresizlik hissi yaşıyorum.

İşkence/kötü muamele olarak adlandırılan insan hakları ihlalleri, özünde, insan onurunun hiçe sayılmasıyla ilgilidir. Yalnızca fiziksel acı değil, onarılması güç bir duygusal şiddettir söz konusu olan. Haliyle işkenceye/kötü muameleye karşı oluş, insan onurunu koruyup onu üstün tutma amacını gerçekleştirmeye yöneliktir, yalnızca fiziksel bütünlüğünü korumaya değil. Zira birinin varlığı, diğerine bağlıdır. İşte bir insanı küçük görmek, hor görmek, insan yerine koymamak da insan onurunu yok saydığı, örselediği için tahammül edilmesi güç bir tavır olmalı.

Hâl böyleyken, kendine benzemeyenleri, sırf kendine benzemediği için, örneğin yoksul olduğu için, eğitimsiz olduğu, farklı inanç ve etnik gruba dahil olduğu için, kılığı kıyafeti ya da fiziksel özellikleri nedeniyle yok sayan, hor gören, küçümseyen insanlardan içtenlikle ve hatta iliklerime kadar hazzetmediğimi (‘nefret’ sözcüğünü karşılamasa da, onu kullanmak istemediğim için tercih ediyorum!) söyleyebilirim.

Yukarıdaki “Eğitimli orta tabaka” mensupları ile kastım küçük ve orta burjuvazi; buna mukabil, burjuvazinin bu çemberinde yer alanları birörnek kabul etmek de mümkün değil tabii. Çünkü demokratik sistem ilkelerinin yaşaması için varlıklarına ihtiyaç duyulan asgari duyarlılık sahibi insanlar da büyük ölçüde aynı tabakaya mensup. Malum, gelişmiş demokrasilerde ‘orta sınıf’ nüfus kalabalıktır ve belirleyici niteliklerinden biri de hiç olmazsa temel ‘yurttaşlık’ eğitiminin verilmiş olmasıdır. Kızgınlıkla kastettiklerim, daha ziyade Bunuel’in “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” adlı filminde, o yemek masasının çevresinde oturanlar. Herhalde herkes seyretmiştir ama ola ki henüz görmeyen varsa, internette mevcut.

Çok sevdiğim bir arkadaşımın, “Real’de (Ankara’da prestijli bir süpermarket) kasa sırasında bekleyen ve burnundan kıl aldırmayacağı, kasiyere teşekkür etmeyeceği her halinden belli, özgüvenli emekli üst düzey bürokrat ya da iş insanı” sözcükleriyle tanımladığı bir insan tipi vardı! Hepsi birmiş/aynıymış gibi düşünmüyordu kuşkusuz. Bu, bir ‘ruh halinin,’ ‘davranışın’ tanımıydı. Doğrusu, daha o kasa kuyruğundayken muhatabını ezen bir yanları var hakikaten bu insanların. ‘İnsanı ezen’ tavır, elbette ezilmiş hissedenin de sınıfsal aidiyetiyle ilgili bir durum. O duruşun etkisini hissedebilmek için, küçük görülme ihtimali olan tarafta yer almak gerekir. Şöyle bir örnek belki daha iyi açıklar: Bir Türk’ün dikkatini dahi çekmeyen söz ya da davranış, bir Kürt’ü yaralayabilir, kırabilir. Aynı şekilde bir varlıklının olağan karşıladığı hâl tavır, yoksunluk hissedenin fark edebileceği etki yaratabilir.

Kendilerinin ‘aydınlanmış’ kesim olduğu varsayımıyla yaşayanların bir kısmı (sanıyorum azınlıkta kalanlar!) hakikaten ‘aydınlanmayı’ deneyenler. Cehaletin bir suç ya da kabahat değil, koşulların sonucu olduğunu bilecek kadar eğitimli, anlayışlı. Bu insanlar kibirle değil dostlukla ilişki kuruyor karşıdakiyle. Yani o Bunuel filmindeki masa başı ahalisinden biri olmayı reddetmişler. Okuduğunuz yazının konusu değiller.

Sağlıklı/rahat iletişim kurulması kolay olmayanlar ‘halkımız cahil’ ifadesini, ‘bilgelik’ zannıyla dillendirenler. Ancak aşağıda değineceğim ‘kasabalı çok bilmişlerden’ farklı, ‘şehirli’ bir ‘versiyon’ bu. Hallice okullardan mezun olmuş, hemen her konuda fikir sahibi insanlar. İtiraf etsinler ya da etmesinler, nasıl olup kendileriyle diğerlerinin ‘bir/eşit oy’ sahibi olduklarına inanmakta zorluk çekiyorlar. Kerameti kendinden menkul, yoz bir elitizm ile malûller. Eğer sonrasında sosyal bilimlerle tanışmadılarsa, temel tarih nosyonları lise eğitimi bilgisiyle sınırlı, buna mukabil popüler olanı da iyi kötü takip etmeye çalışıyorlar. Çoğunluğu Kemalist ve zannettikleri Mustafa Kemal, Mustafa Kemal’e de büyük haksızlık! Canlarını sıkan hiçbir düşünceye saygılı olmadıkları gibi, ‘ikna olmak’ için gerekli altyapıdan yoksun olduklarının da ayırdında değiller.

Tamamına yakını anti-emperyalist olduğu kanısında, buna mukabil emperyalizmin yeşerdiği toprak olan kapitalizmle pek bir dertleri yok. Arada bir Nazım dizesi ‘patlatan,’ buna mukabil fena anti-komünist! İnsan hakları kavramından ve hak savunucularından pek hazzetmiyorlar ve Batılı güçlerin sürekli ‘Truva atı’ imal ettiği vehmiyle yaşıyorlar. Halkın cehaletinden çok şikâyetçiler ve tahmin edilebileceği gibi, “Turgut Özal da Kürt idi!”

Kürtlerin çoğunluğu, sürekli çoğalan ve tatil beldelerini, büyük şehirleri işgal eden, cahil olduklarını hatırlatmaya gerek dahi duyulmayan kategorisinde. Çok çocuk yaptıklarını, bir süre sonra çoğunluğu ele geçireceklerini düşünüyorlar. Tüm bunları, aynı bilge tavırla dile getiriyorlar, hiçbir tereddütleri yok. En aklı başında görünenleri, “Ama Kürtler de milliyetçilik yapıyor” derken, kendi milliyetçiliklerinden şikâyetçi değiller kuşkusuz! Onlarınki ‘doğal hak!’

Aynı tipin daha ‘kasabalı’ versiyonuna dair fazla ayrıntıya girmesem de olur. Atılmadan önce, yıllarca Ankara Üniversitesi’nin ortak mesajlaşma mecrasında, bir araya getirilse kitap olacak kadar çok yazışma geçti aramızda bu türle. Hemen hepsi fen bilimciydi, kuşkusuz sosyal bilimler konusunda sarsılmaz kanaatleri vardı, Türkçe yazmayı bilmiyorlardı ama Türk milliyetçisiydiler! ‘Bizim’ itiraz ve eleştirilerimizden nefret eder, ‘hain’ olduğumuzu düşünürlerdi. Çantalarında ‘hain detektörü’ taşırlardı! Sokakta gördüğünüz, her an saldırmaya hazır tiplerin profesör kılıklılarıydı anlayacağınız. Hani o palalı herif vardı ya, işte onun doktora derecesi verilmiş hâli. Ve elbette halkımız cahildi, eğitimsizdi, oduna kömüre oy veriyordu onlara bakılırsa. Bu ithamları, eğitimli oldukları varsayımına dayanarak yapıyorlardı! (Atılmanın belki de en iyi yanlarından biri, söz konusu güruhtan uzaklaşmak, adlarını dahi duymamak oldu.) Zannediyorum benim akademide tanık olduğum bu heriflerin (evet neredeyse tümü erkekti!), hemen her meslekte muadili bulunur. Bir üst paragrafta özetlenen kategori gibi –kış tatilinde kayağa gitmeyen, buna mukabil gidenlere göz ucuyla bakıp özenenler! İki kesimin ortak özelliklerinden biri, cahil halktan çektikleri ve Kürt (ve tabii Müslüman olmayan) alerjileri olabilir. Unutmadan, “tabii ki Turgut Özal da Kürt idi.”

Yazı bitmeden (!), diğer kategorileri geçip bir de en fena durumdaki kesime değinmek istiyorum. İlk ikisinin bazı huylarına sahip ama onları da aşan bir pervasızlıkla malûl olanlara. Şu memlekette son yirmi otuz yıl hiç yaşanmamış, insanları dışlamanın nasıl etkileri olduğu, olabileceği görülmemiş, park forumlarında birbirine benzemeyenler olağanüstü güzel görüntüler oluşturarak bir araya gelmemiş gibi davranmakta ısrar edenlere. İnsan fotoğraflarını, örneğin farklı kesimleri temsil eden kadın (özellikle!) fotoğraflarını yan yana getirip buradan komiklik çıkarmak, akıllarınca ‘insan’ küçümsemek isteyenlere. Bu türün artık çok azaldığını, zayıfladığını ama yine de alıcılarının olduğunu gözlemlemek mümkün.

Ola ki o kesimden kazara bu satırları okuyan varsa, hatırlatmak isterim: Değerli kardeşim, herkes dindar bir yaşamı benimsesin isteyen, özel yaşamlara burnunu sokanlarla, senin zihniyetin arasında fazlaca fark yok. Aynı yolun yolcususunuz ve o yolun çıktığı kapının üzerinde, ‘faşizm’ yazıyor. Demokrasi mücadelesi, eşitlik mücadelesi olmalı. Eşitlik mücadelesine dönüşmeli. Bunun yolu, hor görmek, farklı olanı, ‘benzemeyeni’ yok saymaktan geçmiyor. Sen (ırkçılığa, ölüme, şiddete çağrı yapmadığı sürece!) boş ver kimin ne giydiğini, kimin senin standardında güzel görünüp görünmediğini, kimin kılıklı ya da kılıksız olduğunu. Eğer zamanın ve enerjin varsa, neden senin memleketinde yapılan kamuoyu araştırmalarında yurttaşın yüzde 70’i gayrimüslim komşusu olsun istemiyor, buna kafa yor. İnsan yerine koymadıklarını, neden yok sayıyorsun, bunu düşün. İnsan, var olanı neden yok sayar, kafa yormaya değmez mi?

Küçük görüp horlamak, nasıl da insan onurunu zedeleyen bir davranış. Ayrıca sen o sınıf kibrinin, beğenmediklerinde nasıl bir öfke biriktirdiğini hâlâ anlamadın mı? Görmüyor musun?

Her şey bir yana, çok ayıp değil mi?

Neyse ki, aklı başında, duyarlı, bir arada yaşamaya azimli çok insan var şu memlekette. Onların yüzü suyu hürmetine oluyor, iyi ve hoş ne varsa…

Bir teşekkür:

Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu’nun, kendi fotoğrafıyla Binali Yıldırım’ın eşi Semiha Yıldırım’ın fotoğrafını karşılaştırarak münasebetsiz yorumlar yapan ahlaksızlara verdiği olgun ve güzel yanıtı buraya bırakıyor ve bir yurttaş olarak kendisini kutluyorum: “Bu tarz paylaşımların iyi niyetli olduğunu düşünmüyorum. Eğer bir aşağılama ya da güzelleme yaptıklarını sanıyorlarsa bilmeliler ki beni de aşağılıyorlar. Çünkü ben Sayın Semiha Yıldırım’ın fotoğrafına bakınca kendi annemi, kendi ablamı görüyorum. Onların tercihi de böyle. O yüzden bu paylaşımı hiç iyi niyetli bulmuyorum.”


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI