Ulusalcılar kazanabilir mi?

Pazartesi, 10 Aralık, 2018
Kuşkusuz ulusalcılığın toplumsal tabanı liberallerden çok daha geniş ve muhtemelen hala elindeki imkanlar daha fazla. Ama bu yine de Erdoğan ile girdikleri bu ittifak oyununun mutlaka onların lehine sonuçlanacağı anlamına gelmiyor.

Bir süredir dünya sisteminde küreselleşmeden toptan olmasa da kısmi ve aşamalı bir geri çekilme sürecinin yaşanmakta olduğunu, bunun da siyasal ve toplumsal etkilerinin giderek daha fazla hissedileceğini tartışıyorum. Trump’ın seçilmesinin ve uluslararası ticaret ve göç konularında (şu anda finansal serbestleşmeye kimsenin dokunma niyeti yok) kapanmaya gitmesinin, İngiltere’nin AB’den çıkmasının ve dünyada hızla yayılan sağ otoriter popülizmin küreselleşmeden çekilmenin nedeni değil, sonuçları olduğunu, kapitalizmin daha kapanmacı bir yönelime girdiği için bu türden gelişmelerin yaşandığını savunuyorum. Bu yazıda söz konusu gelişme ve dönüşümün Türkiye siyasetine etkilerini özellikle 2000’lerde belirginleşen “ulusalcılık” akımı üzerinden tahlil etmeye çalışacağım. Son günlerde Cumhuriyet gazetesi etrafında yaşanan tartışmalar, AİHM kararının uygulanmaması bağlamında Erdoğan’ın ulusalcılıkla kurduğu üstü örtülü ittifakın nasıl bir sonuca yol açabileceği üzerinde duracağım.

MİLLİYETÇİLİK VE ULUSALCILIK

Milliyetçilik her dönem ve her toplumda kendisine özgü farklı biçimler alabilen bir ideolojidir. Örneğin, emperyalizmin güdüleyicisi olarak gerici bir role sahip olabileceği gibi, bir ulusal kurtuluş mücadelesinin meşrulaştırıcı bir ideolojisi olarak ilerici bir işlev de görebilir. Milliyetçiliğin Türkiye’deki tarihsel seyri de birçok aşamadan geçerek günümüze ulaşmıştır. Bir kurucu ideoloji olarak milliyetçilik ilk evresinde ulus inşa etmeyi sağlarken, bu ilk dönemde Türk milliyetçiliğinde Sovyet karşıtlığı bulunmuyordu. Soğuk Savaş sonrasında ise milliyetçilik Batı sisteminin hizmetine sunulan bir siyasal harekete dönüşmüş ve 1960’larda solun yükselişine karşı Ülkücülüğe evrilmiştir. Diğer uluslar yerine bir ideoloji olarak komünizm ve Sovyetler Birliği ötekileştirilmiş ve daha çok içe yönelik olarak kullanılan elverişli bir araç haline gelmiştir. Bu yönüyle Ülkücülükle temsil edilen milliyetçilik düşünsel derinliğe sahip bir ideoloji olmaktan çok bir hareket, sol karşıtı bir Soğuk Savaş pratiği olarak anlam taşımıştır. Ülkücü hareket devletin kontrolünde bir yedek kuvvet olmuş, Soğuk Savaş bitince ise bu kez Kürt meselesinin silahlı çözümünde kullanıma sokulmuştur.

Soğuk Savaş sonrasında milliyetçilik ulusalcılığa dönüşmemiştir. Sistem tarafından kısmen terk edilmiş bir ayakbağına dönüşmüştür. Ulusalcılık ise, Ülkücülüğün temsil ettiği milliyetçiliğe paralel bir akım olarak belirmiş ve temelde küreselleşme sürecine tepki olarak çıkmıştır. Sosyolojik olarak kentli orta sınıf, coğrafi olarak milliyetçiliğin iç Anadolu dayanağından farklı olarak büyük ve kıyı kentler, siyasal olarak Aydınlanmacı ama Batı karşıtı, yine milliyetçilikten farklı olarak dine mesafeli laik bir milliyetçilik anlayışı olarak yükselişe geçmiştir. Tarihselliğini cumhuriyetle sınırlayıp, Osmanlı ve onun öncesini görmezden gelirken, milliyetçiliğin diğer Kafkasya ve Orta Asya Türk dünyası fikri, ulusalcılığın odağında bulunmamıştır.

Bu türden ulusalcı tepkiler aslında küresel olarak da yaygındı ve neoliberal küreselleşmenin girdiği her toplum geçmişin sağ-sol eksendeki ayrımını küreselleşmeye eklemlenen ve ona karşı çıkan güçler arasında yaşamaya başladı. Bu açıdan bir aşağılanmayı değil nedensel bir incelemeyi hak ediyor ve tarihsel siyasal bir bağlama oturtulması gerekiyordu. Sonuçta, toplumsal düzlemde ulusalcılar ayrıcalıklarını, sahibi olduğunu düşündükleri devleti kaybetmenin şokunu yaşayan ve küreselleşmeye karşı çıkarken tarihin çarpık bir okumasından hareket eden bir kesimdi. Her yerde zayıflayan sol hareketler de bölünerek ya kimlik siyasetine kayıp küreselleşmeci liberal projenin taşıyıcıları oldular ya da ulusalcı/milliyetçi güçlerle ittifak yaptılar. Sonuçta ulusalcılar küreselleşmeyi bir tehdit olarak görürlerken, İslamcılar bir fırsat olarak gördüler ve kendi siyasetleriyle küreselleşmeyi çok iyi bir şekilde uzlaştırabildiler.

Ulusalcılık 1990’larda çıkmakla birlikte asıl şokunu 2000’lerde AKP’nin iktidara gelişiyle yaşadı. Batı Türkiye’nin dönüşümünü ılımlı İslamcı, Gülen ve liberal ittifakı üzerinden gerçekleştirmek isterken, milliyetçilik, ulusalcı görünümünde de olsa ilk kez muhalif bir konumda kalıyordu. Öyle ki, 2008’de İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı bir raporda ulusalcılık aşırı sağ bir siyasi faaliyet olarak tanımlanıyordu. Uluslararası düzeyde ABD, AB ve başta Körfez olmak üzere tutucu Arap çevrelerin, içeride TÜSİAD ile MÜSİAD’ın, İslamcılar ile liberallerin, Gülen ile diğer tarikat ve cemaatlerin bir araya gelip desteklediği bu yeni hegemonik blok karşısında ulusalcıların parti kapatma, 27 Nisan bildirisi, cumhuriyet mitingleri gibi hamleleri başarısız kalmıştı. Karşı hamle olarak ise küreselleşmeciler Ergenekon ve Balyoz süreçleriyle ulusalcılığın son sığınağı olan orduyu siyaseten etkisizleştirmiş, hatta itibarsızlaştırmıştı. İttifak kurabileceği iç ve dış güçlerin kalmadığı, burjuvazinin bu küreselleşmeci bloğun en kritik bileşeni olması nedeniyle sınıfsal temeli bulunmayan ulusalcılık, hakim hegemonik dil tarafından yoğun bir aşağılanmaya tabi tutuldu. Bu koşullarda kendisini bir korku dili geliştirerek ve komploculuğa başvurarak var etmeye çalıştı. Küreselleşme sonucu dünyada devlet sayısının 500’e çıkacağı, İstanbul’da bir Fener devleti kurulacağı, AB üyeliği sürecinde gizli bir hüküm konup bir Kürt devleti kurulacağı, Lozan’da gizli bir madde olduğu ve 100 yıl sonra kazanımların geri alınacağı vs. çok sayıda tevatür 1990’lar sonunda yeni keşfedilen bir mecra olarak internet aracılığıyla yayıldı. Ulusalcılar kendi ürettikleri bu türden söylencelere en çok kendileri inandılar. Birçok ülkede olduğu gibi ulusalcılık bir küreselleşme karşıtı bir duruş olarak işçi sınıfı ve diğer kaybeden kesimlerle sınıfsal temelde bir ittifak kuramadı, ideolojik önderlik yapamadı ve bu haliyle kaybetmeye mahkumdu. Türkiye’de de ulusalcılık aynı akıbeti yaşadı, bir hayat tarzı üzerinden kurumsal olarak ordu ve bürokrasi, tarihsel olarak Atatürk ve siyaseten devletçilik üzerinden bir direniş geliştirmeye çalıştı.

KÜRESELLEŞME GERİ ÇEKİLİRKEN ULUSALCILIK

Aslında küreselleşmenin en güçlü olduğu zamanda ve mekanda ulusalcılığın kaybeden olması anlaşılır bir şeydi. Ama küreselleşme geri çekilirken ulusalcılığa ne olduğu daha fazla önem taşıyor çünkü dünyada yayılmakta olan bu yeni siyaset ulusalcı dünya görüşüyle büyük ölçüde örtüşüyor. Buna rağmen Türkiye’de AKP ve Erdoğan döneminde küresel sistemden farklılaştığımız bir istisna yaşandı. Dünyadaki diğer örneklerinde otoriter yönetimler, eski küreselleşmeci güçlerin yerine o mirası reddederek, hatta kötüleyerek iktidara geldiler. Türkiye’de ise Erdoğan bir bakıma kendi mirasını reddederek, ittifak kurduğu müttefiklerini ötekileştirerek ve kriminalize ederek otoriterliğe geçebildi. İslamcılığı da, demokratikleşmeyi de, otoriterliği de kendisinin yapacağı merkezi ve kalıcı bir siyasi aktör haline geldi. Oysa yeni küresel siyaset içe kapanmadan, mülteci karşıtlığına, liberalizm ve insan hakları karşıtlığından küreselleşmenin kötülenmesine kadar ulusalcıların söylem ve fikirlerine çok uygun bir nitelik taşıyordu.

Bu noktada Türkiye siyasetinde kendisine özgü bir başka gelişme yaşandı. Özellikle 2015’ten itibaren başlayan ama darbe girişiminden sonra belirginleşen bir şekilde, Erdoğan görünürde milliyetçi siyasetle ittifaka giderken, eski ulusalcıların da örtük desteğini almaya başladı. Ulusalcılığın bu yeni hamlesinin birkaç özelliği var. Birincisi, bir dönem toplumsal tabanı olmayan liberallerin kendi program ve gündemlerini Erdoğan üzerinden hayata geçirmeye çalışmaları gibi, bu kez ulusalcı grup Erdoğan üzerinden daha sınırlı bir projeyi uygulamaya çalışıyor. Bu da FETÖ’yü tasfiye etmek, Kürt meselesini silahlı yoldan halletmek ve Batı’yla ilişkilere mesafe koymak şeklinde görünüyor. Yoksa, Erdoğan aynı anda kendi İslamcılaştırma programına devam ediyor. İkinci olarak ulusalcılık, Kürt sorunu dolayımıyla milliyetçilikle de ittifak kurmuş oldu. Böylece, bir on yıl öncesi tutumundan farklılaştı. Üçüncüsü, ulusalcı kitlede çok güçlü bir Erdoğan karşıtlığının bulunmasına rağmen, onun bürokrasi ve medyadaki kritik uzantıları Erdoğan ile örtük bir ittifakı sürdürebiliyorlar.

Erdoğan bu ulusalcı, milliyetçi ve Avrasyacılardan oluşan yeni ittifakın her bir bileşenine uygun düşecek hamlelerle şimdilik ittifakı ayakta tutabiliyor. Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonu, liberallere ve Soros’a saldırı, Batı ile kavga ediyor görüntüsü, zaman zaman Rusya’ya yakın tavır alış bu siyasetin ve dış politikada savrulma görüntüsünün nedenini oluşturuyor.

Kuşkusuz ulusalcılığın toplumsal tabanı liberallerden çok daha geniş ve muhtemelen hala elindeki imkanlar daha fazla. Ama bu yine de Erdoğan ile girdikleri bu ittifak oyununun mutlaka onların lehine sonuçlanacağı anlamına gelmiyor. Eğer Erdoğan kendi kurduğu bu son ittifakı yine kendisi bitirirse, ulusalcılar Erdoğan karşısında bir kez daha ama bu kez küresel ortam kendi lehlerine iken yenilmiş olacaklar.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI