Kadın darağacına çıkıyorsa kürsüye de çıkmalı!

Salı, 4 Aralık, 2018
Meclis’teki 600 vekilden yalnızca 103’ü kadın. Yüzde 17 gibi bir orana tekabül ediyor yani. Yüzde 50’ye gelene kadar acaba daha ne mücadeleler vermemiz gerekiyor?

Olympe de Gouges-Nezihe Muhiddin

“Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır”

Bu pek haklı söz tarihin önemli kadın figürlerinden Olympe de Gouges’e ait. Kendisiyle ne yazık ki biraz geç tanıştım. Geçtiğimiz günlerde siz sevgili okuyanlara da muhakkak izlemenizi tavsiye ettiğim dört bölümlük “Kadının Yükselişi (Ascent of Woman)” adlı bir mini belgesel serisi vesile oldu. Yapan ve de sunan Dr. Amanda Foreman’ın emeğine sağlık.

Olympe de Gouges –gerçek ismi Marie Gouze- Fransız Devrimi zamanında insan hakları ve bilhassa kadının insan hakları özelinde mücadele vermiş bir kadın. Aynı zamanda siyahların hakları, ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, gayrimeşru çocukların tanınması, evlat edinilmesi, gelir vergilerinin adaletsizliği, yoksulluk ile mücadelede de son derece aktif. Bu alanlarda yazdığı oyunlarla ve siyasi makalelerle ünleniyor.

Esasında Fransız Devrimi ilerici ve umutlu bir hareket. Devamında anlatacağım sebeplerle ironiktir; Versay’ın basılması ile başlayan devrim kadınların başlattığı bir hareket. Fakat Olympe, eşit hakların erkekler için talep edildiğini ve erkeklere verildiğini görebilen cesur bir kadın ve bu adaletsizliğe boyun eğmek istemiyor. Bu sebeple 1791 yılında kadınlar için eşit, politik ve yasal haklar talep eden bir dernek olan Cercle Social’a katılıyor. İşte yazının başındaki meşhur sözünü de o derneğin toplantılarından birinde söylüyor.

Biliyorsunuz, Fransız Devrimi’nin en önemli ürünü İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin yayınlanması ve kabulüdür. Evet, aydın bir metindir; fakat yetersizdir. Çünkü bu metinde kadınlar görmezden geliniyor ve uygulamada bu metinle eşit haklar yalnızca erkeklere tanınıyor. Olympe, bu süreçte zekice bir çıkışla bu metnin “man” vurgusu olan yerlerini “woman” olarak değiştiriyor ve böyle “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni yayınlıyor. Olympe’nin hazırladığı bu bildirge bir nevi eşit insan hakları taleplerinin gerekçelerini açıklıyor. Talepleri “akıl ve doğa” ya dayandırıyor. Kadınların da siyasi hakları olması gerektiğini, erkeklerle aynı görevleri yapabileceklerini, örneğin kadınların da avukat olabileceğini açık açık yazıyor. Hatta yazının giriş cümlesini, bildirgenin bu gerekçeleri açıklayan 10’uncu maddesine yerleştiriyor.

Bildirgenin giriş kısmını sizinle paylaşmak isterim:

Adam, sen, adil olabilir misin? Sana bu soruyu bir kadın soruyor. En azından bu hakkı ondan alamazsın. Söyle bana, benim cinsimi baskı altına alan, kendinden menkul iktidarı kim verdi sana? Gücün mü? Yeteneklerin mi? Yaratıcıyı hikmetinde tanı. Yakınlaşmayı ister göründüğün doğanın ihtişamı içinde şöyle bir yürü ve eğer cesaret edebilirsen, senin baskıcı egemenliğine kaynak oluşturabilecek bir örnek bul. Hayvanlara git, elementleri araştır, bitkileri incele, evet, doğanın işleyişine bak ve eğer sana bunun için gerekli araçları gösterirsem, kanıtlarımı kabul et. Eğer yapabilirsen, doğanın düzeni içinde cinsleri ara, araştır ve karar ver. Onları her yerde, herhangi bir ayrım olmadan birlikte görebilirsin; onlar her yerde uyumlu bir topluluk olarak bu ölümsüz şaheseri yaratmak için çalışıyor.

Yalnızca erkek, istisnayı kendisine kural edindi. O, alışılmadık biçimde, kör, bilim cephesinden de destek alarak ve dejenere olmuş bir biçimde, aydınlanma ve aklın yüzyılında görülmedik bir bilgisizlik ve despotizmle, bütün entelektüel yeteneklere sahip bir cinsi boyunduruk altına almak istiyor. O, devrimin getirdiklerinden yararlandığını iddia ediyor; daha fazlasını söylememek için, eşitlik hakkını öne sürüyor.

Döneme göre muhteşem ve çok güçlü bir çıkış olduğunu söylemek lazım. Olympe, yazılarını her zaman Ulusal Meclis’e ve birkaç temsilciye, gazete müdürlerine ve her türlü siyasi topluluğa gönderirmiş. En azından Meclis’te kadın hakları tartışılsın düşüncesiyle bildirgeyi de gönderiyor; fakat ciddiye alınmıyor. Tartışma dahi yaratmıyor. Bu bildirgenin yanı sıra Olympe, her ne kadar devrime ilham verse de “Erkekler güçlü ve aktif, kadınlar zayıf ve pasif olmalıdır” diyen Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne karşılık toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savunduğu kendi Toplum Sözleşmesi’ni de kaleme alıyor. Ve böylece devrimle birlikte dönemin siyasi iktidarı olan fakat bir süre sonra halkı ağır şekilde baskılayarak terör saltanatı sürmeye başlayan Jakobenlerin idam listesine giriyor. Jakobenler beş veya daha fazla kadının bir araya gelmesini bile yasaklıyor. Yine ironiktir, Versay’a yüksek güvenlik önlemleri alıyorlar. Olympe canı pahasına sessiz kalmayı reddediyor. Yazdığı yazılar her geçen gün sertleşiyor. Fransızları şiddeti reddetmeye çağırıyor. “Üç Çömlek” başlıklı Fransa’nın nasıl yönetileceğine insanların karar vermesi gerektiğini anlatan bir yazı kaleme alıyor ve broşür olarak dağıtıyor. Neticede tutuklanıyor ve hapse gönderiliyor. Yargılamayı elbette hiçbir zaman tarafsız olmayan “devrim mahkemeleri” yapıyor. Hatta Olympe’nin kendi savunmasını yapabilecek yeterlilikte olduğunu belirterek avukat tutmasına bile izin verilmiyor. Olympe, kendi kendini savunuyor. Celladını beklerken oğluna bir mektup yazıyor: “Ölüyorum oğlum, vatanım ve insanlar için, putperestliğin kurbanı olarak.” Ve 3 Kasım 1793’te giyotinde idam ediliyor.

Erkeklerle birlikte, eşit insan haklarının yanı sıra siyasi haklarını da talep ettiği için…

Olympe de Gouges’nin idamı kadınlara siyasal tepkinin başlangıcı oluyor. 1795’te Ulusal Meclis’ten yasaklanıyorlar. Evlerine dönmeleri emrediliyor. Bu süreç Napolyon döneminde de en sert şekilde devam ediyor. Ancak 1946’da oy haklarını kazanıyorlar ve hatta kocalarının izni olmadan çalışabilmek için bir 20 yıl daha beklemeleri gerekiyor.

Biliyor musunuz, aslında bir kilise olan fakat Fransız Devrimi’nden sonra anıt mezar olarak kullanılan Pantheon’a gömülmeyen tek kahraman Olympe. Aydınlanmanın ve insan haklarının sembolü haline gelen Olympe’nin Pantheon’a taşınması yönünde Fransa halkı istikrarlı bir talepte bulunsa da 25 yıldır bu talep görmezden geliniyor. Görünen o ki, Olympe’nin anısı dahi birilerine halen fazla geliyor…

* * *
Şimdi bir başka hikayeye geçelim: Türkiye’de kadına seçme ve seçilme hakkı Fransa’dan 12 yıl önce veriliyor. Cumhuriyet Devrimi ve Mustafa Kemal Atatürk ilericiliği bize bu gururu yaşatıyor. Lakin, bu hakkımızı kazanışımızdan bahsederken kadınlarımızın mücadelesini genellikle es geçiyoruz kendi hikayemizde. Oysa, Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının kadınların Meclis’e girebilmesi, oy hakkına sahip olabilmesi için ne büyük mücadeleler verdiğini, Kadınlar Halk Fırkası’nı kurma çabaları sırasında yerleşik ataerkil zihniyet tarafından nasıl bir baskıyla karşı karşıya kaldıklarını yeteri kadar konuşmuyoruz. Oysa böyle bir gerçek var.

Kadınlar 1923’te her ne kadar Nezihe Muhiddin öncülüğünde Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmak üzere bir araya gelmiş ve bu taleplerini hükümete iletmişseler de bu talep reddediliyor. Sonrasında bu topluluk Türk Kadın Birliği adı altında bir cemiyet olarak çalışmalarına devam ediyor ve kadının hem siyasi hem medeni hem de insan hakları için çok önemli girişimlerde bulunuyorlar. Nezihe Muhiddin’in şu sözleri kadınların kararlılığını son derece açık şekilde ifade ediyor:

“Onları bize vermeseler bile biz onları alacağız. Hiç şüphesiz hak; azmin, fiilin ve liyakatindir. Kadınlarımızın şu 15 seneden beri ibraz ettiği fikr-i teşebbüs ve faaliyet o mevkilere oturmak için bize bir hak bahş etmiştir. Memleketin ihtiyacat-ı hakikiyyesi (gerçek ihtiyacı) de o mevkilere bizim sahib olmaklığımızı emrediyor.”

Nitekim, 5 Aralık 1934’te kadınların da bu büyük kararlılığı ile seçme ve seçilme hakkımıza kavuşuyoruz.

* * *
Günümüz Türkiye’sine gelince, vaziyet kadınlar bakımından her alanda olduğu gibi siyasi alanda da eşitliksiz. Meclis’teki 600 vekilden yalnızca 103’ü kadın. Yüzde 17 gibi bir orana tekabül ediyor yani. Yüzde 50’ye gelene kadar acaba daha ne mücadeleler vermemiz gerekiyor? Bu kadınların değil, ülkemizin, hepimizin ayıbıdır. Bakın İsveç’e, yüzde 45 kadın parlamenter oranı ile kendini “feminist hükümet” olarak adlandırmış durumda ve bununla gurur duyuyor. Bizde ise muktedirler “Kadınla erkek bir olur mu, ikisine de 100 metreyi mi koşturacağız” minvalinde sözler sarf ediyorlar. Fakat tarihte de gördük; kadın hareketi hiçbir zaman geriye gitmez, her daim ilerler, gelişir. Bizde de böyle olacak. Yalnızca gücümüzün farkında olalım yeter. Eğer gücümüzün farkında olursak, zaten kendiliğinden harekete geçmiş olacağız. Tam da buna istinaden yazıyı ünlü feminist yazar Alice Walker’ın beni çok etkileyen bir sözüyle sonlandırmak isterim:

“İnsanların güçlerinden vazgeçmelerinin en yaygın sebebi; aslında güce sahip olmadıklarını düşünmeleridir”.

 

 


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI