Murat Sevinç
Murat Sevinç

İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...

Salı, 2 Ekim, 2018
Ben geçtiğimiz hafta sonu, özellikle şu aralar çok nadir yaşayabildiğim bir şeyi yapıp şehir dışına çıktım ve Bursa’nın Nilüfer Belediyesi’nin ‘Misi’ köyüne/mahallesine gittim. Tümüyle kendi cehaletimden kaynaklanan şaşkınlığı hâlâ yaşıyorum. Müthiş bir yer. Siz/biz bir yerlerde bunalır ve lanet okurken, birileri de bir köyü/mahalleyi İskandinav ülkesine dönüştürmüş. Ya da Ecevit’in ve Çetin Altan’ın hayalindeki köye!

Zor zamanlarda; zamanın o zorluğunu inkâr etmeden, görmezden gelmeden, pes etmeden nasıl hayatta ve ayakta kalınır? Ne yapmalı? Ne düşünmeli? Nasıl yaşamalı?

Bilmiyorum. Tahmin etmeye, el yordamıyla keşfetmeye, zamanında keşfetmişlere kulak vermeye çalışıyorum.

Bu hafta yazacağım konuyu son anda değiştirdim ve birden bire, başıma da bir şey düşmemişken üstelik, başka bir yazının başına oturdum. Ne yazacağımı çok iyi bildiğimden de değil; muhtemelen, çevremde giderek gözle görülür hale gelen yorgunluk/bıkkınlık hissinden yorulmuş olmaktan.

İnkâr etmemek, bir şey olmuyormuş gibi davranmamak, sanırım ilk işe yarayan tercih olur. Dert her neyse, onunla yüzleşebilmek önemli. Yüzleşmemek ya da yüzleşememek, bireylerin ve toplumların başına gelmiş gelebilecek en belalı alışkanlıklardan biri belki de. Düşünsenize Türkiye’nin halini. Hemen hiçbir ‘günahıyla’ hesaplaşmaya cesaret edemeyen ve bununla gurur duyan bir devlet ile toplum. Hastalıklı bir durum. Haliyle, yaşadığı güncel travmaları da atlatamıyor. Mübarek memleket hiç hata yapmamış ve yapmıyor ki, ders alsın!

Hata yapmadığını zanneden kusursuzluk illetiyle malul insanlar gibi, mütemadiyen kendini övüyor Türkiye. Böyleleri vardır; kendini o kadar çok över ki size iyi bir şey söylemek için fırsat kalmaz. Bir süre sonra gerek de duymazsınız, nasıl olsa mütemadiyen üstün niteliklerinden söz ediyordur, rahatını bozmak istemezsiniz. Oysa bir gün, yalnızca bir gün bir saçmalığıyla yüzleşse ve kendi canını yakmayı göze alsa, belki siz de “Yok yahu kendine haksızlık etme” diyerek moral vereceksiniz.

İnsanların, toplumların ve devletlerin, tabiri caizse kendi canlarını yakması çok iyi bir şey aslında. Sağaltıcı. Bu nedenle, evvela yüzleşebilmeli. Tabii bunun için, bıkkınlık veren her neyse önce onun doğru teşhis edilmesi gerekiyor.

Dünyada bir şeyler oluyor. Muhtemelen, yüz elli yıl önceki ‘hayalet,’ bir kez daha, ancak yalnızca Avrupa’nın değil tüm dünyanın üzerinde dolaşıyor. Eh Türkiye de dünyaya dahil çok şükür; henüz, “Dünya bizim için yok hükmünde” diyemediler neyse ki! İşte o dünya, yaklaşık beş yüz yıllık ömrünün sonuna geldiği görülebilen bir sistemin, kapitalizmin tükenişine ve tükendikçe daha da büyük bir eziyete dönüşmesine tanıklık ediyor. Kapitalizmle birlikte, yaratığı olan kurumlar çatırdıyor. Ya sona erecek bu rezillik ve insanlık ferahlayacak ya da zaten dünyanın sonu gelecek. Bu vahşete ne su dayanır, ne diğer doğal kaynaklar ne dağ taş. Ne de insan. Bizimle aynı yerkürede nefes alan sekiz on kişinin serveti, dünya nüfusunun yarısına eşit. Deliliğin sürmeyeceği ama tükendikçe daha çok şiddete ve zorbalığa tanık olacağımız açık.

Çok ilginç bir dönemden geçiyoruz. İki-üç yüz bin yıllık homo sapiens, yalnızca beş bin yıllık devlet, üç beş asırlık modern devlet ve kapitalizm. Yaşadıklarımız, bütün olarak düşünüldüğünde koskoca tarihte bir ‘an’dan ibaret. Bilişim Devrimi çağında, Sanayi Devrimi yıllarındaki gibi bir alt üst oluş. Herkesin payına bir şeyler düşüyor. Devletler, toplumlar, farklı ölçü ve şekillerde etkileniyor olup bitenden. Kuşkusuz her birinin sarsıntısı ve yaşadığı dönüşüm kendi tarihi ve siyasal düzeniyle ilişkili. Fransız’ın yüz yüze kaldığı şiddetle, Suriye’deki ve Türkiye’deki bir değil. ABD’nin payına düşene baksanıza, Donald Trump. Evlerden ırak! Devletlerin payına, toplumların payına, bireylerin payına, o bireylerin dahil oldukları diğer aidiyetlerin, kimliklerin payına…
Türkiye’de de kapitalizmin bir türü, az gelişmişlere mahsus nitelikleriyle ve bolca din sosuyla sunuluyor. Tercih edilen sermaye birikimi modelini topluma dayatmak siyasal İslamcılara nasip oldu ve onlar da 1970’lerin milli görüşçü zihniyeti ile 2018’i idare etmeye çalışıyor. Ancak yalnızca ‘eski’ zihniyet değil sorun olan. Hakikaten eşi benzeri olmayan insanlarla karşı karşıya gibiyiz ve son derece hırpalayıcı ‘tekrarlar’ söz konusu. Özellikle Gezi’den bugüne neredeyse her gün, bir önceki günün daha zorlusuyla yaşamaya çabalıyoruz. Bir gün söylenenin tersi söyleniyor ertesi gün ve bu anormal durum milyonlarca insanda hiçbir etki yapmıyor gibi. Kemal Can’ın Duvar’daki yazısında ‘acayiplik’ olarak adlandırdığı kabullenilmesi zor durum, aklı başında insanlar açısından çok yıpratıcı hakikaten. Dünyada olup bitenlerden bizlerin payına düşen bu hâl.

Ayakta kalacak kadar olsun morale sahip olabilmek için, belki biraz daha serinkanlı bakmak gerekiyor. Kuşkusuz, ‘ne kadar serinkanlı bakarsan bak, çekilen çile aynı,’ denilebilir ve bu da kısmen doğru. ‘Kısmen’ diyorum çünkü, farkında olmak ve serinkanlılık, o çilenin çekilme şekli üzerinde belirleyici. Sorunların teşhisini ve çözüm üzerinde kafa yormayı biraz daha kolaylaştırıyor sanki. Haliyle, yüzleşme olasılığını da artırıyor. Koca dünyanın yalnızca bir noktasında olup yaşayanların çoğunluğunun kendisini evrenin merkezinde zannettiği güzel memleketimizde, bugün konuştuğumuz, kavgasını yaptığımız ‘sorunların’ her birinin tarihsel kökenleri var. Varlığını kabul etmediğimiz olaylar/olgular hakkında nasıl konuşabiliriz ki! Devlet bunu yapmıyorsa, o devleti oluşturan yurttaşlar olarak deneyebiliriz ‘konuşmayı.’ Önce kendi aramızda, en yakınımızdakilerle. Sonra giderek genişletebiliriz çemberi. Ne kadar olursa…

Ancak herhangi bir şey yapabilecek gücü kendimizde bulabilmek için, öncelikle bireysel moral ve asgari mutluluğa ihtiyacımız var. Ödünsüz biçimde ‘açık sözlü’ olmalıyız mesela. Olabiliriz. Kırıp dökmeden açık konuşmak, eteğimizdeki taşları dökmek mümkün olabilmeli. Ders deneyimiyle sabittir, karşınızdaki insanı küçümsediğinizde artık ona bir şey anlatmak ve onun sizi samimiyetle dinlemesi mümkün olmuyor. Hiç kimseyi küçük görmemek gerekir.

Yazan çizen insanlar, ‘belki’ ifadesine daha sık başvurmayı deneyebilir. Cümlelerin, düşüncenin sonunda biraz ‘açıklık’ olmalı. Başöğretmenlik misyonu genellikle yorar, baş olmayanları! Nefretle dolu olmayan bir siyasi hareketin neferliğini yapmayan, kendisini satmamış, iyi kötü özerkliğini korumuş herkesle ‘konuşmak’ ve asgari ‘iletişim kurmak’ mümkün. Kolay değil ancak mümkün. Arzulanan bir şeyin ‘olasılık dahilinde’ olduğunu düşünmek dahi moral verici.

Herkes, yeniden enerji depolamak için özellikle yakın olduklarıyla biraz daha fazla zaman geçirmeyi deneyebilir. Aynı insanlarla aynı şeyleri konuşmak ve hep aynı şeyleri yapmak, zannedildiğinden çok daha büyük güç verebilir insana. Yalnızlık, örneğin benim gibi düşünen biri için çok hoş ve gerekli bir durum olabilir ama sorun, yalnızlık hissinde. Çok ürkütücü. Oysa unutmayalım, bu toprak yalnızca onu yaşanmaz hale getirenlerden oluşmuyor. Sizler/bizler gibi düşünen ve aynı endişeleri paylaşan, buna mukabil adını bilmediğiniz, hiç karşılaşmadığınız milyonlarca insan var. Bunu düşünmek dahi sakinleştirici ilaç etkisi yapabilir.

Bir başka yol, sosyal medya kavgalarından uzak durmak olabilir. Gereksiz tartışmalardan kaçınmak mümkün. Her şeyden, her an haberdar olmak zorunda mıyız? Ayrıca herkesi okumak ve tepki göstermek de zorunluluk değil. Unutmayalım, hiç kimsenin ciddiye almadığı bir sürü serseri, siz sinirlendiğiniz ve tepki gösterdiğiniz için gündeme geliyor. Ya da kimi şarkıcılar, oyuncular… Şunu anlamakta hakikaten zorluk çekiyorum: Feşmekan türkücü ya da filanca oyuncudan, ülke olarak büyük beklentiler vardı ve gerçekleşmedi mi? Çevremdeki çoğu eş dostun, sosyal medya tartışmaları ve oradaki nefret söylemi/ küfür kıyamet nedeniyle moral bozuklukları yaşadığını gözlemliyorum. “Okudun mu, bilmem kim bugün neler demiş…” Bana ne! Yeryüzünde keşfedilmiş ilk karaktersiz o mu? Ya da o insandan büyük beklentisi mi vardı insanoğlunun? Beni neden mutsuz etmeli? Cep telefonlarını hiç olmazsa akşamları birkaç saat bir kenara koymak mümkün değil mi? İletişmeden duramıyor muyuz? Ne tuhaf!

Bolca kitap ama mutlaka roman okumaya zaman ayırmalıyız. Sinema ve tiyatroya. Sanata. Eğer piyangodan ciddi bir para çıkarsa, özel tiyatrolara da elbette! Yeniden hayata dönebilmek için başkalarının hayat hikâyeleri yardımcı olabilir.

Uzun yürüyüşler çok önemli. Eğer bir sağlık sorunu yoksa, kulaklık takmadan, yolun sesini dinleyerek yürüyebildiğimiz kadar yürüyelim. Çok iyi geliyor. Hatta mümkünse, eğer şehir sokaklarında yürüyorsanız, bazen ‘sizden olmayan’ muhite doğru gidin. Emin olun iyi gelecek. Moraliniz bozulsa da iyi gelecek. İyidir moral bozukluğunun böylesi!

Hiç görmediğimiz yakın yerlere de yolculuk yapabiliriz. Ben geçtiğimiz hafta sonu, özellikle şu aralar çok nadir yaşayabildiğim bir şeyi yapıp şehir dışına çıktım ve Bursa’nın Nilüfer Belediyesi’nin ‘Misi’ köyüne/mahallesine gittim. Tümüyle kendi cehaletimden kaynaklanan şaşkınlığı hâlâ yaşıyorum. Müthiş bir yer. Siz/biz bir yerlerde bunalır ve lanet okurken, birileri de bir köyü/mahalleyi İskandinav ülkesine dönüştürmüş. Ya da Ecevit’in ve Çetin Altan’ın hayalindeki köye! Yazar evi. Müze. Çocuk kütüphanesi. Restore edilmiş mekânlar… Ve kendisini bu işlere adamış, iğneyle kuyu kazanlar. Bir de dikkat çekici bir biçimde, kadın çalışanların inisiyatifi ve başarısı. Öyle zannettiğiniz, zannettiğimiz kadar tek başımıza değiliz aslında. Kabul, söz konusu parlak ve emekçi insanların sayısı az. Buna mukabil, varlar. Mesele bu. Marifet mütemadiyen bunalmakta değil, o azlığın kıymetini bilip çoğaltmaya çalışmakta.

Bakın mesela Diyarbakır Kitap Fuarı. Her gün binlerce insanın ilgisi, sizi de heyecanlandırmıyor mu? O insanın Diyarbakır’da kitap fuarına koşması mıdır ilgilenilmesi gereken, yoksa feşmekan dizi oyuncusunun ya da iktidar tetikçisi zavallıların zırvaları mı? Akla fikre yazık değil mi!

Bir de örneğin, hafta sonu herkesin okuduğunu tahmin ettiğim Gökçer Tahincioğlu’nun Milliyet’teki son yazısı. Yalnızca içeriği değil, o yazının kaleme alınış şekli. Sözcük tercihlerindeki nezaket. Var işte. Tahincioğlu gibi insanlar da var ve sayıları az değil. Hakikaten değil. Havuz medyasında şu şunu demiş, bu bunu demiş, boş verin ne olur. Muhalifler tepki göstermese kimin haberi var bu tiplerden. ‘Diğerlerini’ görmeye çalışalım. O süflilik havuzuna girmeyi reddedenleri.

Muhterem okur, bir kez daha: Moral ve asgari mutluluğa ihtiyacımız var. Türlü saçmalıklarla mücadele için her yerdeki iyinin, niteliklinin bir araya gelebilmesi, birbirinden haberdar olması, önemli. Bir de elbette, fazla dikkat çekmeyen, kenarda kalmış görünen iyi ve güzelin fark edilip kıymetlerinin bilinmesi.

Umut kuyunun dibinde ve elimizde bir iğne olabilir. Olsun. O iğne de olmayabilirdi. İğneyi de mi aldılar? Eyvallah, tırnak var…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI