Murat Sevinç
Murat Sevinç

Müşteriye fırça atabilen garson kadın, ne güzeldi

Salı, 17 Temmuz, 2018
Masanın yanına vardığımda kıyamet kopmuştu, herkes profesörün ceketini temizleme telaşında, o da bas bas bağırıyor. Özürler özürler... Tabii hepsini ben dilemek zorundayım! Ceketini kuru temizlemeye göndermek için alıp bir torbaya koyduk, arkasından özür kadehleri! Mutfağa gidip işgüzara olanı biteni anlattım kızgınlıkla. Ne mi yaptı dersiniz?

Belki bir gün yine başlarım, şimdilik son garson yazısı olsun bu. Lokanta çalışanlarının ‘çeşitliliği’ üzerine. Sonu yok çünkü, anlattıkça anlatılacak başka şeyler geliyor insanın aklına.

Hatırladıklarımızın yekûnu kadarız sanırım. Bazı şeyleri hatırlıyorum, bazı şeyleri hatırlamıyorum ve bazı şeyleri de yanlış hatırlıyorum, muhtemelen. Yanlış hatırlama ihtimalim olanları anlatırken, zihnimin ne ölçüde oyun oynadığını kestiremiyorum. Bazı şeyler tam olarak öyle miydi, emin değilim. Ancak burada anlattığım hikâyeleri, en iyi hatırladıklarım arasından seçtim, yalan olmasın!

Özellikle ilk zamanlarda dil bilgisiyle ilgili matrak maceralar yaşanabildiğini söylemiştim. İkinci Fransız lokantamdı. Yalnızca bir ay çalıştığım. Bir ayın sonunda yerime, destansı güzellikte bir Fransız kadını istihdam edip beni çıkardılar! O kadın kurstan arkadaşımdı ve bizim lokantada iş bakabileceğini söylemiştim. Gidip iş istemiş, beni çıkarıp onu aldılar. Matrak bir durumdu! Bu Fransız lokantası da Güney Londra’da epey canlı bir mekândı. İlk gün yönetici ile buluşup tanışmak için gittiğimde, Jill adlı, kısa boylu, at kuyruklu, cıva gibi bir arkadaş karşıladı ve çalışanların tümünün Fransız olduğunu sonradan öğrendiğim mekânı gezdirmeye başladı. Yaklaşık on dakika boyunca hiç susmadan, peşine takarak koştu (!), araya girip tek sözcük sarf etmeme izin vermedi. Söylediklerinden hiçbir şey anlamadığım hiperaktif bir deliyle karşı karşıyaydım! Bir ara nasıl olduysa bir kaç saniye susunca can havliyle “Çok naziksiniz ancak ben Fransızca bilmiyorum, İngilizce konuşabilir misiniz!” deyince, “On dakikadır İngilizce konuşuyorum” deyiverdi! O anda anladım, ‘dil bilgisi hiçbir şeydi, aksan ise her şey!’ Daha sonra da aksanı güçlü arkadaşlarım oldu elbette. Örneğin bir Japon arkadaşımın kursta en çok sevdiği insan bendim çünkü uzun süre aynı sınıfa devam ettiğimiz için onu yalnızca ben tam olarak anlayabiliyordum. Fakat Jill’inki gibi bir aksanla bir daha karşılaşmadım. Dediğim gibi, macera bir ay sürdü, son derece seviyeli bir ayrılık yaşadık. Oradaki tüm işten ayrılmalarım düzeyli oluyordu, çünkü düzeysizleşmek ve kompleks bir tartışmaya girmek için, daha fazla dil pratiği gerekliydi!

Her lokanta başka bir şey kattı hakikaten. Hem mutfak kültürü hem de insan davranışları bakımından. Londra’ya adım attığımda, havaalanı kapısından benimle birlikte çıkan bir Türkiye vatandaşı, “Oh be sonunda Londra’dayım”demişti, bunu hiç unutmuyorum. Bir zaman sonra, herhangi bir yere duyulacak hayranlığın ne denli lüzumsuz olduğunu fark ediyor insan. Çetin Altan’ın ‘Çemberler’ adlı bir oyunu vardır, dönüp dolaşıp aynı şeyleri yaşamaya dair. Dışarıda da insanın başına gelen çok farklı değil aslında. İlk günlerde ilginç ve hatta şaşkınlık verici gelen her şey, bir süre sonra olağanlaşıyor, monotonlaşıyor ve bir başka sıkıcılığın parçası haline getiriyor sizi. Hintli bakkal, bakkal işte. Kasiyer de kasiyer. Ev sahibi, her yerdeki ev sahipleri gibi. Misal, ilk kaldığım pansiyonda iki yaşlı kadın (kardeş) vardı ve Türkiye’deki tahammül edilmezlerden farkı, İngilizce konuşan tahammül edilmez insanlar oluşlarıydı. Her sabah erkenden kakıp bozuk paralarını sayarlardı. Eh siz de her sabah bu saçmalığı seyrediyorsunuz işte, ne kadar heyecan verici olabilir ki…

Çok insan tanıyorsunuz ve dinmeyen bir hız söz konusu, tanıma, daha doğrusu ‘tanışma’ mesaisinde. Garsonlarla konuşmayı seviyorlardı. Bir kısmı salt nezaketten, bir kısmı zevzeklikten, kimisi de içten bir tanıma isteği ve merakla. İlk soru, tahmin edilebileceği gibi, “Nerelisin?” oluyordu. O kadar çok soruldu ki, bir süre sonra bunu bir oyuna çevirip “Tahmin et” demeye başladım. Neden bilmiyorum, hiç ‘İskandinav’ olabileceğim tahmininde bulunan çıkmadı! İtalya ile Fas arasında bir yerlere denk düşüyordu tahminler. “Türkiye” dediğimde çok ilginç tepkiler verenler oldu. Birini hiç unutmuyorum. Soruyu soran adam, nereli olduğumu duyunca son derece ırkçı bir refleksle, “Hayret, Avrupalı gibi görünüyorsun” deyivermişti. Ne eksik ne fazla, tüm ırkçı milliyetçiler gibi dangalak görünümlü bu adama hak ettiği dersi de, yanında oturan hanımı vermişti, “Ne saçmalıyorsun”diye azarlayarak. ‘Nerelisin?’ oyunu, işin en sıkıcı yanlarından biriydi tüm garsonluk kariyerim boyunca…

İnsan çeşitliliği derken hiç abartmıyorum. Müşterisi bol olan yerlerde nelerle karşılaşabileceğinizi tahayyül dahi edemezsiniz. Zarifler, kabalar, işgüzarlar, müşkülpesentler, uyanıklar, pazarlıkçılar, kompleksliler, sinirliler, uyuzlar, yüksek sesle konuşanlar, ne dediği anlaşılmayanlar, kararsızlar, fazla kararlılar, havalılar, mahcuplar… Hepsiyle, bir bir diyaloğa girmek ve onları memnun etmek zorundasınız. Masaya ne getirirseniz getirin –bu yağda yumurta da olabilir!- ‘fantastik’ diyerek tezahürat yapan ve hiç bir şeyi beğenmemeye yeminli olan, yan yana oturuyor; düşünün neler yaşayabileceğinizi. Hiç unutmuyorum, düzenli ve kibirli müşterilerden biri, bir gün tabağından çıkan metal nevi bir parça nedeniyle dakikalarca bağırıp çağırıp herkesin sinirini bozmuş, sonrasında o parçanın dişindeki dolgu olduğunu fark etmişti! Ve siz bu adama ‘Hıyar’ deme hakkına sahip değilsiniz ne yazık ki…

Tabii yalnızca müşteriler değil, patron ve çalışan çeşitliliği de takdire şayandı. Örneğin bir lokantanın patronu, her gecenin hasılatının evine getirilmesini isterdi. İki kişi, yorgun argın çıkar ve lokantaya yakın evine gidip kapısındaki metal bölmeden atardık zarf içindeki parayı. Çoğu zaman hemen açardı kapıyı; uyumamış, bekliyor olurdu. Ne acayip bir davranış değil mi! Garsonlar da, her işte olduğu gibi, temelde işini iyi yapanlar ile kaytaranlar şeklinde ayrılıyordu. Kaytarmak öyle kolay iş değildi aslında, bu yüzden kaytarmaktan çok ‘isteksizlik’ sözcüğüyle tanımlayabilirim belki o davranışı. Başka bir hayat yaşayabileceğini düşünen ama onu yaşayamayan, bunun acısını hiç olmadık yollarla, olmadık insanlardan çıkarmaya çalışanlar. Akademiden de tanıdıktır gerçi. Aslında Princeton ya da Harvard’da çalışabilecekken, olmamış, Cebeci’de mukim… Bulunduğu yerin tadını çıkarıp kıymetini bilerek her ne yapıyorsa olabildiğince verimli hale getirmek dururken, bir ömür, ‘olmayanı’ düşünüp karşısında kim var kim yok eziyet etmek! Garsonlukta da vardı böylesi. Elinden tutsalar Saray’ın baş aşçısı olabilecekken koşullar nedeniyle tek yıldızlı İngiliz lokantasında bulaşıkçı olmuş. Ah şu koşullar… Ah şu, elden tutmayanlar… Kimi garson arkadaşlar, 19’uncu yüzyıl başlarında Sanayi Devrimi’nin ilk etkileri karşısında duydukları kızgınlıkla makine kırıcılığına yönelmiş işçiler gibi, her tepeleri attığında patrona zarar verme eğilimindeydi. Çocuksu yöntemlerle. Örneğin, tuvalete giderken Evian su alıp ‘marka suyla’ taharetlenen civanlar vardı!

Çok iyi garson ve mutfak işçisi arkadaşlarım oldu. Ama son lokantadaki ‘komim’ Giovanni ile adını vermeyeceğim ‘deniz yüzbaşı’ abimizin yeri, başkadır. Tabii bir de diğer komim olan Türkiyeli gencecik bir kadın…
Giovanni, anlayabildiğim kadarıyla günde iki saat uyuyarak uzun süre yaşayabilmenin formülünü bulmuş bir İtalyan’dı. İnanılmaz sempatik ve bulaşıkçılıkla başlayan kariyerini kısa sürede garsonlukla taçlandırmış, yetenekli biriydi. Mutfaktan salona terfi ettiğinde, bir süre benim komiliğimi yaptı ve herhalde en eğlenceli birkaç haftayı o zaman geçirmiştik. Bizimki, çevresine neşe vermek için doğmuş gibiydi ve haftanın dört beş günü, gece işi bitince soluğu gece kulüplerinde alır sabaha kadar dans eder, sonra öğlene doğru zıpkın gibi gelir ve gece neler yaşadığını anlatırdı. Tabii adam İtalyan, aklı fikri hoş kadınların olduğu masalara servis yapmaktaydı ve öyle bir masa geldiğinde servisi yavaş yapmam için adeta yalvarır, mutfağa inerken sürekli İtalyanca bir şeyler mırıldanırdı, gülümseyerek. Güzel, mutlu ve yine hızlı bir hayat sürüyordur, dünyanın bir yerlerinde.

Deniz yüzbaşıya geçmeden önce, diğer komi Türkiyeli genç kadından da söz etmek istiyorum bir iki cümleyle. O da dil öğrenmek için gelmiş üniversite mezunu bir mühendisti. Çok iyi kalpli, çok hevesli, çok agresif ve çok açık sözlüydü. Bir de çok zayıf! Çoğu zaman taşımaya çalıştığı tepsiler ağırlığında. Servis yükü fazla olduğunda mutfağa inip yardım ederdik. Unutamadığım bir şey yaşattı bir akşam. Çok yakınımızda olan LSE’nin hocaları yemeğe gelmişti. Yemek sonuna doğru, tabakların toplanması anı… Tabakları garson toplar ve eğer bir komi varsa yanında, taşıdığı tepsiye dizer. Yoksa kendisi taşır. Ancak komi, masa toplamaz. Masanın birkaç metre uzağındaydım. Bizimki masanın yanına geldi ve Yunanlı olduğunu bildiğim bir profesörün önündeki tabağı hızla çekip aldı. Müdahale edemedim ve yavaş çekim bir film karesi gibi seyretmek zorunda kaldım. Çizgi filmlerdeki gibiydi. Çekip aldığı tabağın üzerinde ne kadar yemek artığı varsa bir an havada dondu sanki ve adamın ceketine boca oldu. Bizimki hiç farkına varmadan mutfağa indi! Masanın yanına vardığımda kıyamet kopmuştu, herkes profesörün ceketini temizleme telaşında, o da bas bas bağırıyor. Özürler özürler… Tabii hepsini ben dilemek zorundayım! Ceketini kuru temizlemeye göndermek için alıp bir torbaya koyduk, arkasından özür kadehleri! Mutfağa gidip işgüzara olanı biteni anlattım kızgınlıkla. Ne mi yaptı dersiniz? “Dur, ne yapıyorsun” demeye fırsat vermeden üst kata fırladı, arkasından koşarken masaya yöneldi ve müşterinin yanına koşup “Ne bağırıyorsun, kaza olmuş işte” gibi bir şeyler diyerek fırçalayıp adama küçük dilini yutturdu ve sonra yeniden mutfağa indi. İnanılması zor bir manzaraydı. Müşteri lâl olmuştu! Bu durumda, tüm son içkiler ve tatlılar da müesseseden geldi haliyle! Görkemli servis kariyerimde tanık olduğum en güzel sahnelerden biriydi. Garsonun intikamı! Patrona anlatılmadı, menajerlerin haberi olmadı, müşteri de şikâyet etmedi, öylece kapandı. Şimdi bir yerlerde mühendislik yapıyordur herhalde.

Gelelim son hikâyeye. Çok kısa. Daha doğrusu uzatılmayacak kadar güzel olanına…

Deniz yüzbaşı abimiz… İstanbul Heybeli’de rütbeli asker iken, bir İngiliz kadına aşık olmuş, her şeyini bırakıp Londra’ya gelmiş ve garsonluk yapıyordu. Para biriktirip kendi işyerini açacaktı. Hayata bak, kamyon arkası yazısı gibi! Çok iyi, vicdanlı, çalışkan bir insandı. Aşık olduğu kadının şehrinde, garsonluk yaptığı için hiç mutsuz değildi. Muhtemelen açmıştır lokantasını, inşallah keyfi yerindedir onun da. Güzel insandı…

Başlarken söyledim, anlatılacak çok şey var ama şimdilik bu kadar garsonluk hatırası yeter herhalde. Sizi de çok sıkmamalı.

İşte muhterem okuyucu… Çeyrek yüzyıl önce, dünyanın bir yerinde parasız pulsuz başlayan garsonluk macerası. Sıradan, çok insanın yaşadığı ya da yaşayacağı türden hatıralar. Her açıdan çok öğreticiydi. Okulunu bitiren bütün meraklı öğrencilere tavsiye ederim. KPSS kurslarına birkaç yıl geç gidip o dandik memuriyetlere daha geç başlasalar ve o son derece ciddi kıyafetleri bir iki yıl gecikmeyle giyseler, fazla bir şey kaybetmezler hayatta. Buyurunuz, nasihatimi yapıp sosyal mesajımı da verdim, bu da demektir ki, yazı bitti!

O yaşlardaki her genç insanın, benzer maceralar yaşamasını dilerim…

Şarkı önerisi: İntizar’dan, Ihlamurlar Altında adlı şarkıyı buraya bırakıyorum.

 


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI