Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Sizinle eğlendi, benimle evleniyor

Salı, 15 Mayıs, 2018
Azımsanmayacak bir toplum kesiminin kadınları için, ‘nihayet kafeslenmiş kocayı’ “sizinle eğlendi, benimle evleniyor” şeklinde lanse etmek gayet normal. Muhtaç olunan görgüsüzlük düzeyi de TV ve basından siyaset diline her damarda mevcut. İlişkiler göstere göstere, öç alınır gibi yaşanıyor, çiftler sanki birbirlerini değil bizi s…seviyor! Kendi içinden inandırıcı biçimde beslenemeyen aşk anlatısı bile bir düşman varsayımına ihtiyaç duyuyor çünkü.

Yazının başlığı, bir gelin arabası arkası yazısından. Kamyon yazıları kadar olmasa da bu yazılardaki çeşitlilik de gün geçtikçe artıyor. Hem gönül iklimimizin, duygu dünyamızın hem de toplumsal şuur(suzluk) hâli ve riyakarlık düzeylerimizin yazılı göstergeleri olarak önemleri de artıyor.

Uzun zamandır öyle “evleniyoruz, mutluyuz”la geçiştirilebilecek bir şey değil düğün hadisesi. Büyük paraların, maddi-manevi büyük yatırımların döndüğü dev bir pazar.

Sosyal medyada epey geyiği dönen bu yazıya ilişkin tepkilerin yarısı “ne biliyosunuz belki de damat yazdırdı?” şeklindeydi. Bence bu pek mümkün değil Türkiye’de. Oto tamircisinden profesörüne, evleneceği kadının geçmiş ilişkileriyle bu diyelim ‘genişlikte’ hava atacak kaç tane erkek tanıyorsunuz? Gerekli mi, orası da ayrı. Partnerinin geçmiş ilişkileriyle hava atmanın herhangi bir bakış açısıyla, kadın ya da erkek için, pespayelik içermeyen bir yanı yok. Ama özel olarak da erkekler için, bu resmen ‘gavatlık’ diye nitelendirilen tarzda bir durum toplumsal açıdan. Bir tür photoshop durumu vs. söz konusu değilse bu yazıyı bir kadın yazdırmış olmalı, özetle.

Bu yazıyı gelin arabasına ‘kapak’ edecek duygu ve düşünce dünyası ne menem bir dünyadır peki, düşünelim… Beş yaşından itibaren gelinlik hayalleriyle beslenip büyütüleceksin… Hemcinslerinle beşikten mezara rekabet hikâyenin doruk noktası bu düğün sekansı olacak… Öyle “mutluyuz” falan keser mi? Kesmez tabii… O araba katiyen iki kişilik bir yer değil. İlkokulda saçını çeken kızdan sevgilini elinden alan kıza, katıldığın binlerce düğünden izlediğin bir milyon tane Instagram story’sine, seni bugünlere getiren herkesin, her olayın irili ufaklı rolleri var.

Üstelik tehdit de ortadan kalkmış değil ha! ‘Kociş’ aslanın ağzında! Kadınlar çok fena artık anacım, o parmak kadar genç kızlar bile ay suya götürüp susuz götürür adamı. Arkanı döndüğün gibi kapıverirler kocişini. Allah yarabbi sen kocişlere yönelen gözleri şaşı, dilleri lal et, sürüm sürüm sürünsünler, her fön çektirdiklerinde yağmur yağsın, her Cumartesi evde ağlayarak yastık kemirsinler, hiçbi ‘date’leri yolunda gitmesin, storylerine bakan olmasın, düz yolda yürürken topukları kırılsın, kekleri kabarmasın, fincanlarında kalp çıkmasın, aylaynırı düzgün çekemesinler.

Kociş akımında zeytin

 

Yukarıdaki paragraf senin, benim iç sesimiz değil elbette canım okur. Bizler tüm bunlardan azade, erdem ve bilgelikle donatılmış varlıklarız. Tamam, o kadar da değiliz, arada bu iç sesin daha ‘yontulmuş’, ufak çeşitlemelerini duyup kendimize gıcık olduğumuz anlar olmuştur, hadi itiraf edelim. Ummadığımız bir anda ilişkimizi, işimizi, bize tahsis edildiğini varsaydığımız yaşam alanlarını tehdit eden bir hemcinsimiz karşısında, dile gelmese bile kalbimizden dolu dolu kopan ‘o….u’ sözcüğü tüylerimizi diken diken etmiştir en azından. Mutsuz olduğumuz anlarda bundan % 90’a varan oranlarda hemcinslerimiz sorumludur!

Fark etmeden kurtulunabilecek bir eğilim değil bu, çok sağlam kurulmuş, bin yıllık bir tuzak. Kadınlara şu erkekler dünyasında istedikleri ölçüde varlık gösteremedikleri her durumdan hemcinslerini sorumlu tutmak öğretilmiş. İddia sahibi olduğunuz alanda kendinizi yeterince gösteremediğinizi düşünüyorsanız bundan mutlaka kendine ayrılan yere razı olmayan işgalci bir hemcinsiniz sorumludur. Aynı şekilde, kocanız, sevgiliniz aldattıysa kendi iradesiyle gitmemiştir, muhakkak baştan çıkarılmıştır. Düşünemez ki öyle uzun uzun zaten, erkek o ayol. Üşüse üşüdüğünü bilmez, acıksa acıktığını bilmez. Baştan çıkarıldığını nereden bilecek, zaten onlar çokeşli olup spermlerini dünyaya saçacak şekilde programlanmışlar. Öyle doğalarının oyuncağı düz kişiler, canlarım benim ya.

Her gün, her basit olaya dair tepkilerde, özetlediğim bu toplumsal cinsiyet varsayımlarının izlerine hâlâ rastlıyoruz. Komik olan pek çok şey var burada. İlki, erkeklerin hem elde edilmesi gereken yüce varlıklar olarak hem de kandırılıp yola getirilecek küçük çocuklar biçiminde kodlanması. Bu tabii “erkekler dünyayı kurtarır, kadınlarsa erkekleri” şeklinde özetlenebilecek, iki yaşımızdan başlayarak bize empoze edilen bir düşünceden besleniyor. ‘Ev’ kadının, dünya erkeğin. ‘İç’ (ki buna iç dünya da dahil) kadının, ‘dış’ erkeğin.

Dünyayı kurtarmaya çalışan erkek ve onu kurtarmaya çalışan kadın.

 

Günümüz yaşamında aslında karşılıklarını her kesimde büyük ölçüde yitirmiş bu varsayımlara hâlâ alttan alta inanıldığı için, erkek bir ‘büyük proje’ olma özelliğini koruyor. Karşılaştıkları ilgi ve proje bolluğu, bu durumun sağladığı cazip olanaklar nedeniyle de her şey erkeklerin, ‘başına geliyor’. Nasıl olduğunu o bile anlamamış oluyor, bir etki/itki, koruma duygusu vs. basit bir şeye kaptırmış gitmiş… Oyun olduğunu görmeden oyunda buluvermiş kendini. Acaba gerçekten öyle mi? Yoksa bazı açılardan oldukça sıra dışı görünen erkeklerin bile bir kısmı klasik kaçma-kovalama oyununda kendini daha ‘erkek’ ve daha güvende hissettiği için mi gönüllü oluyor bu ilişkilere? Seçimleri kendilerine ait değil mi gerçekten?

Nasılsa tekrar bir vesileyle döneceğim bu konuyu burada bırakıp gelin arabasına döneyim şimdi.

Azımsanmayacak bir toplum kesiminin kadınları için, ‘nihayet kafeslenmiş kocayı’ “sizinle eğlendi, benimle evleniyor” şeklinde lanse etmek gayet normal. Muhtaç olunan görgüsüzlük düzeyi de TV ve basından siyaset diline her damarda mevcut. İlişkiler göstere göstere, öç alınır gibi yaşanıyor, çiftler sanki birbirlerini değil bizi s…seviyor! Kendi içinden inandırıcı biçimde beslenemeyen aşk anlatısı bile bir düşman varsayımına ihtiyaç duyuyor çünkü.

Bu olayın bir diğer komik noktası, eğlenilecek/evlenilecek kadın ayrımında ikinci cepheyi hevesle benimseyen çiçeği burnunda gelin adayının ‘geliyorum’ diyen boynuz serisini görmezden gelmesi. Bu mantıkla evlenmiş, geride gözü yaşlı (olduğu umulan) bir eğlenilen kadınlar serisi bırakmış adam, eğlenmesel ihtiyaçlarını benzeri kadınlarla gidermeye de devam edecektir yani tatlım, ikiyle ikiyi toplasana?

Herhalde mutluluktan ve gururdan burun kanatları mecazen hoparlör genişliğine ulaşmış gelin adayımızın pek umurunda değil bu. O kocasına bir nesne olarak sahip olmak istiyor. Aşk evliliği değil ki bu. Birbirini gerçekten seven iki insanın, dünya, hava atacak kadar da umurunda olmaz. Bir statü sembolü, bir başarı hikayesi olarak kocişini istiyor o. Düğünün her anı gibi evliliğin mühim kısmı da kadınlar dünyasında dönmeye devam edecek zaten. O libido düşmanı, kitschlik deposu dantelli kurabiyelerin, çocuk bezli mandalinaların, ayaklı çay bardaklarının, onca tül, dantel ve gıda boyasının da başka bir açıklaması olamaz. (Elbette ki burada tarif edilen kadına tam denk düşen ve kendine özgü sebeplerle bu dekorla işbirliği yapan bir adet de erkek var.)

Peki erkek dışarda eğlenmeye devam ederken bu kadın ne yapıyor? O kısım değişkenlik gösteriyor herhalde. Belki bütün tatmini sahip olduğu evde ve eşyalarda, giderek yeni bir proje olarak ürettiği çocuklarda (sevgi içerdiği için en masum kısım orası herhalde ama asla yeteri kadar, gerektiği kadar masum değil…) buluyordur, cinselliğini öteliyordur. Belki o da başkalarıyla eğleniyordur? Bu da ihtimal dahilinde. Zaten istatistiki olarak aldatan bu kadar erkek varsa, yaklaşık bir o kadar da kadın olmalı, düşünsenize? “Erkekler spermlerini saçmak üzere programlanmıştır”cı ‘iyimser’ kadın ve erkeklerin dikkatine…

Hayatta basit bir matematik ve istatistik hesabını tutabilmenin önemi büyük. Gerçekleri kendi lehine yontmanın bazı sınırları var ve seçimlerimiz kabul edelim, etmeyelim, büyük ölçüde bize ait. Dalga geçip durduğumuz, zeka düşüklüklerinden dem vurduğumuz, aşırılıklarıyla da durmadan buna malzeme üreten kesimlerdeki arızalardan tamamen muaf olduğumuzu varsaymak için de yeterli delilimiz yok, hayatımıza bakınca.

 

Hayattaki seçimlerimizden sorumluyuz. Siyaseten durumumuz da, her türlü, bunu gösteriyor. Beraber olduğumuz erkekler ve kadınlar ‘başımıza gelen’ şeyler değil, onları biz seçiyoruz. İşin hile hurda ve yolsuzluk boyutlarını ayırırsak, başımızdakilerin başımıza gelmesinde de her zaman, en azından oyumuz ölçüsünde payımız var. Bu noktada bize dokunmayan yılanları görmezden gelip, belli barajların aşılması gerekliliği gibi noktaları mesela kapris ya da önyargılarımız uğruna bir kenara itersek olacaklardan da en az eleştirdiğimiz kesimler kadar sorumluyuz…

Hayat, aşk hatta politika bir matematik meselesi değil. Ama kendimizi aşka da teslim etsek, mantığa da, basit ‘matematik bilgisi’ önemli. Sevmek, anlaşmaktır da aynı zamanda, nedensiz de ayrı yazılır! İçten gülümsemeler, sahici aşklar ve gerçek ilişkiler, kokusuyla her şeyi örten Kurbağalıderesi ıslah edilmiş bir politika dünyası dilerim hepimize.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI