Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Şu bizim kırılganlığımız

Cumartesi, 5 Mayıs, 2018
"insan olarak hepimiz, buz gibi kırılganız. Güçlü olan ya da görünen, genellikle, aslında daha kırılgan. Kalbini gerçekten açan, en kırılgan. İki yabancı bedenin on dakikada birleşebildiği bir çağda, kalbi açmak en ‘müstehcen’ davranış çünkü."

Hüzün, üç parçadan oluşur: Geçmiş, gelecek ve ‘gelmeyecek’.
Yalnızca sevincin zamanı ‘şimdi’… En kırılgan duygu sevinçtir o yüzden. Yine de bizimdir.

İki yıl önce yazdığım bu satırların içerdiği düşünceler bu aralar çok sık geçiyordu aklımdan. Birkaç gün önce Eugenio Borgna’nın YKY’den çıkan bir kitabına rastladım. Kitabın beni hemen avucuna alan başlığı, bu yazının da başlığı oldu.

“Sevinç çok kırılgan ve elle tutulmaz bir duygulanımdır, geçmiş ya da gelecekten değil, şimdiki zamandan beslenir, mutluluktan büsbütün farklı bir şeydir,” demiş Borgna da. Kitap hem bambaşka coğrafyalarda insan kırılganlığının bu gibi kesişen ifadelerini yakalamak açısından, hem de bugünlerin ruh halini çözümlemekte çok anahtar bir kavram gibi görünen kırılganlığı tüm boyutlarıyla ele almasından ötürü çarptı beni.

Bu aralar seçimlerle ilgisiz bir yazı yazmak insana biraz saçma hatta ayıp geliyor. Ama içimiz dışımız da seçim oldu. Ağır çekimde yalıya doğru ilerleyen gemi etkisi yaratarak yaklaşan seçimlerin gölgesi altında, bu kitap rehberliğinde ‘bizim kırılganlığımız’a bir göz atmak, hafta sonu için iyi bir seçim gibi göründü o nedenle!

Giderek daha belirgin bir biçimde, geçmişte ve gelecekte yaşıyoruz: Yüzleşilemeyen geçmiş ve bir felaket kurgusu olarak gelecekte. Zamanının ruhuyla Türkiye’nin durumu ortak yapımı, Oscarlık ‘şimdisizliğimiz’ nedeniyle, genel olarak gerçeklik hissinden epey uzaklaştık. Gerçek ilişkiler kurabilme ve birbirimize gerçek insanlar gibi davranabilme kabiliyetimizi önemli ölçüde yitirmiş gibi görünüyoruz, maalesef.

Bir bilgisayar oyununun ‘karaktersiz’ karakterleri gibi birbirimize çarpıyor, ateş alıp vuruyor, birbirimizin hayatına hızla eklenip siliniyor, merak ya da mahrem bilgiyi ele geçirme dürtüsüyle başkalarının kalbine şöyle bir bakıp çıkıyor, tüm bunları bir tık marifetiyle yaparken sürekli olarak da başkalarının fenalıklarından şikayet ediyoruz. Gönül ilişkilerinde değil sırf, arkadaşlık ilişkilerinde de giderek genelleşen bir kalıp bu. Çok kırıcıyız ve hiç utanmadan, bir o kadar da kırılgan. Teoman şarkısındaki gibi hani,

Gönülçelen gönülçelen
Aynı anda utanmadan
Hem kırıcı hem kırılgan
Yordun beni gönülçelen.

Şarkının devamındaki ‘hem yara bandı hem yara’ olma durumuna da pek uymuyoruz, daha çok Baudelaire şiirindeki gibi, ‘hem bıçağız hem de yara’. Yara bandı bir başkası oluyor, onun açtığı yaraya kapaklanan da bir başkası. Böyle böyle uzayan, ihmal edilmiş, fotoğraflarda ise ısrarla gülümseyen bir yaralar külliyatı.

Kitabının farklı yerlerinde, kırılganlığın göründüğü şey olmadığından ya da kırılgan görünmeyen şeyin kırılgan olabileceğinden bahsediyor Borgna. Bu bana bizde bu kırılganlık meselesinin itinayla yanlış anlaşılması meselesini düşündürdü. Ego kibirle, kibir kompleksle, hepsi birden kırılganlıkla karıştırılıyor gibime geliyor. Mağduriyetle beslenme, mağduru oynama, hoşnutsuzluk, dedikodu, hakkı yenmişlik duygusu üstünden ilişki kurma gibi kalıplar çok yaygın. Çünkü gerçekte bir emek ve zaman gerektiren arkadaşlık ilişkisini ‘suç ortaklığı’na dayandırmak daha kestirme bir yol.

Şu Bizim Kırılganlığımız, Eugenio Borgna, Çev: Meryem Mine Çilingiroğlu, YKY, 70 syf.

Kırılganlık sık sık alınganlıkla da karıştırılan bir kavram. Biri gelip sigarasıyla balonunu patlattığında gösterdiğin tepki alınganlık değildir. Biri çakmağını çıkardığında senin balonunu patlatmak niyetinde olduğunu zannetmektir alınganlık. Devamında küsmek ya da türevi triplere girmek, kendini geri çekmek, pasif agresyon olarak tanımlanabilir. Çakmağını çıkarmış birine sokak ortasında durduk yere “balonumu patlatıcak bu!” diye bağırmak, şirretliktir. Küserken yanına başkalarını da almak, olayları çıkarlarına göre manipüle ederek ittifaklar yaratmaksa, bildiğin yerli dizi kötülüğüdür. Gerçek hayatta da rastlanmıyor değil valla… Bir kişiyle farazi bir çakmak-balon ilişkisine girdiğiniz anda dört-beş kişiyle birden giriyorsanız ya lisedesinizdir ya da ortada gaz sızdıran simbiyotik bir ilişkiler ağı vardır. (Bir başka deyişle, büyük ihtimalle 30+ insanlarla, bir tür lisedesinizdir, kaçın oradan!)

“Kalbin imgesi olarak sevinç ve sevincin imgesi olarak kalp, her ikisi de o kadar kırılgandır ki!” diyor Borgna. Benim örnekten devam edersek her durumda biri sigarasını kolumuzda söndürmeye kalkışabileceğinden çünkü dünya haksızlıklar, eşitsiz güç ilişkileriyle dolu olduğundan, hayatta kimse balonumuzu patlatmaya kalkmadığında bile nihayetinde, Eco’nun deyimiyle “ölüm gibi çok cesaret kırıcı, aşağılayıcı bir sınırımız” olduğundan, insan olarak hepimiz, buz gibi kırılganız. Güçlü olan ya da görünen, genellikle/aslında daha kırılgan. Kalbini gerçekten açan, en kırılgan. İki yabancı bedenin on dakikada birleşebildiği bir çağda, kalbi açmak en ‘müstehcen’ davranış çünkü.

“Dünyada hâkim olan sloganlar kırılganlığı gereksiz ve köhne, ham ve hastalıklı, sağlamlıktan ve anlamdan yoksun bir şey olarak görüyor; oysa kırılganlıkta duyarlılık, incelik, haysiyet ve bitkin bir nezaket, dile getirilemeyen ve görülemeyen şeylere dair bir sezgi bulunuyor ve bunlar, başkalarının ruh halleriyle, duygulanımlarıyla, varoluşsal tarzlarıyla daha kolaylıkla ve şevkle özdeşleşmemizi sağlıyor,” diyor Borgna.
Yalnızlıktan kadınlık, erkeklik, yaşlılık, ‘delilik’ ve ölüm hallerine uzanan geniş bir çemberde insanın kırılganlığından bahseden Borgna’nın düşünceleri, güç fetişi etrafında şekillenen çağımızda kırılganlığın bir yanıyla olumlu, ‘aydınlık’, bizi insan yapan bir kavram olduğunu hatırlatması açısından da çarpıcı geldi bana.

Taşlaşmış varlıklar olmadığımızı, ‘kapalı ve tecrit halinde bulunan monatlar’ olmadığımızı, başkalarıyla ilişkiler içinde anlam kazanan varlıklar olduğumuzu vurguluyor Borgna. Hayatlarımız birbiriyle sürekli temas halindeyken kendimize ne denli korunaklı kaleler inşa edersek edelim, kırılmaktan muaf değiliz. Bunun yerine hep gücü ve avantajı elinde bulunduran taraf olma refleksini bir yana bırakıp kendimizin ve başkalarının kırılganlıklarını gerçek anlamda ve şefkatle, tanımanın önemini vurguluyor.

İnsan kırılganlığının çerçevesini, davranışlar kadar sözcükler hatta sessizlikler de oluşturuyor Borgna’ya göre. Akademisyenliğinin yanı sıra, uzun yıllar İtalya’da bir hastanede Psikiyatri Başhekimi olarak çalışan Borgna, sözgelimi ağır ya da ölümcül hastalıklarla ya da yasla baş etmeye çalışan bir insanla ilişkide, onun ‘sessizlikleri’ne de sessizlikle iştirak edebilmenin önemini anlatıyor kitabın bir bölümünde.

Ruh hali olarak hüznü, klinik ve patolojik durumlardan, radikal depresyondan ayırt edebilmek gerekliliğinden de bahsediyor. Yatkınlığı kişiden kişiye değişkenlik gösterse de, hüzün ve melankoli her insanın zaman zaman kapıldığı ‘sağlıklı’ duygulanımlar. Almanca’da ikisini içeren bir kavram varmış ki Almanlar böyle bir durumu ‘kavramasa’ şaşardım zaten: Schwermut. “Ruhun ağırlığı” anlamına gelen bu kavram, içinde bulunduğumuz dönemde özellikle muhalif kesimlerin bir kısmını tatlı tatlı içine çeken pekmez kıvamındaki bataklıkla örtüşmesi bakımından, önemli göründü bana.

Borgna, en kırılgan duygular olan, ‘şimdi’de filizlenebilen sevinç ve henüz var olmayan gelecekte yaşayan umudun da en acılı ve çorak hallerde bile hayatta kalma potansiyelinin altını çiziyor öte yandan. 1941-1943 yılları arasında her gün ölümü bekleyerek Hollanda’daki bir toplama kampında bulunan Etty Hillesum’a ait günlükteki şu sözler, bu açıdan çok çarpıcı.

“Dikenli telleri, ölümün hâkimiyetini görmüyorum mu sanıyorsunuz siz? Evet, bunları görüyorum ama gökyüzünden bir kesit de görüyorum ve bu gökyüzü kesiti benim kalbimde ve kalbimdeki bu gökyüzü kesitinde ben özgürlüğü ve güzelliği görüyorum. İnanmıyor musunuz yoksa? Böyle oysa.”
Sevincin bir toplama kampının karanlığında, gündelik vahşetin ağırlığı ve kesin ölümün gölgesi altında bile ruhu ışığa eriştiren, ‘sırrına erilmez bir kader” olduğunu vurguluyor Borgna. “Ama bize, her birimize düşen görev, sevincin narin kırılganlığının izlerini hayat boyu karşılaştığımız her tebessüm ve bakışta aramaktır. Sevinci buz gibi dikkatsizliğimizde kurutmayalım,” diye ekliyor.

Bu güce tapınmalar, seçmeli yalnızlıklar, aceleci yakınlıklar ve alacağını alıp hızla uzaklaşmalar çağında, hayatta bizi zaman zaman dezavantajlı kılması pahasına, başkalarının ve kendimizin kırılganlığını tanıyıp anlamanın hayati öneminden bahsediyor Borgna. İnsan elbette ki kendini makul ölçülerde koruması da gereken bir yaratıktır. Yine de buzdan bir hissizlik kalesinde kendi kendimize top çevirmektense, ayağımıza cam batması riskini göze alarak ‘dışarıya’ zaman zaman yalınayak çıkmazsak ne anlamı kalır ki hayatın?

Bu yazıyı küçük bir ‘anarşik’ sürpriz bozanlıkla, kitabın son paragrafıyla bitirmek istiyorum. Defalarca yeniden okunduğunda bile yeni keşifler barındıracak türden, tüketilmesi güç bir eser çünkü bu incecik kitap, bana göre.

“Bir tebessümden daha kırılgan hiçbir şey yoktur ve içinde, zaman zaman, kalpten ara ara geçen acı, özlem, yitirilmiş ve asla unutulmamış vatan, Noel’de düşen kar ve sevdiğimiz bir kitaba düşen ay ışığı gizlidir ve bu karaltılı ve alacalı metaforlardan kırılganlığa dair son bir imge: Ancak gözyaşlarıyla ıslanmış gözlerin görebileceği bir imge yeniden filizlenir.”


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI