Yalan haber savaşları

Pazartesi, 30 Nisan, 2018
Avrupalı siyasetçiler sosyal medyanın nasıl da çılgınlara ve aşırı sağcılara yarayan bir yer olduğunu fark ettiklerinden beri bir takım çareler peşinde koşuyorlar. Durum şimdilik biraz umutsuz gözüküyor. Ne de olsa internette en hızlı yayılan şey ‘yalan haber.’

Avrupa Birliği ‘yalan haber’e savaş açmaya karar vermiş. Önceki gün Avrupa basınında yer alan bu haberde, (http://www.dw.com/tr/ab-yalan-habere-sava%C5%9F-a%C3%A7%C4%B1yor/a-43570267) 2019’daki seçimlerden önce AB’nin, internet platformları ve sosyal medya siteleriyle işbirliğine gitmek istediği bildiriliyor. AB komisyonunun güvenlikten sorumlu üyesi Julian King, ‘1984 romanındaki gibi bir hakikat bakanlığı kuracak değiliz, neyin doğru neyin yanlış olduğuna yine internet kullanıcıları karar verecek’ demiş. Anlaşıldığı kadarıyla AB, ‘ortak değerlere zarar verecek’ yalan haberler ve sosyal medya trendlerinin önüne geçmek için yeni mekanizmalar inşa etmeye çalışıyor. Ya da başka bir deyişle Avrupa, dünya siyasetinde gittikçe güçlenen aşırı sağcılardan, delilerden ve despotlardan kendini korumak için tedbirler düşünüyor. Bunun için ‘güvenlik kodeksleri’ oluşturacaklarmış. Yani internet sitelerini yalan haberlere karşı önlem almaya zorlayacaklar. Tabii ki bu işin arkasında geçtiğimiz ay patlayan Facebook skandalı var. ABD seçimlerini Rusların Trump lehine twitter üstünden maniple ettiğine dair bir genel kabul uzun süredir vardı. Üstüne Facebook bilgilerini kolayca yağmalayıp siyasi propaganda için kullanan Cambridge Analytica şirketinin yaptıkları ortaya dökülünce Avrupalı siyasetçilerin de internetin nelere kadir olduğu hakkında bir şüphesi kalmadı.

Şimdi kanıtlanmış hatanın sahibi Facebook neredeyse tüm suçun kabahatlisi durumunda. Hayatında ilk kez Kongre’deki soruşturma için tişörtünü çıkartıp takım elbise giymek zorunda kalan Zuckerberg, bir İngiliz gazetesinin dediği gibi hakikaten de ‘bir gecede büyüdü’. Biz bunu ‘bir gecede yaşlandı’ diye de çevirebiliriz aslında. Tabii ki sahip olduğu güç ve zenginlik geçen asrın demiryolu ve banka zenginleri Rockefeller’ları filan geçen Zuckerberg için üzülecek değiliz. Hele hepimizi kendine bağlayan Facebook’un reklamlardan yetmedi kişisel bilgi satışından da para kazandığını öğrendikten sonra biraz kızmakta da haklıyız. Sanırım Zuckerberg de bize hak veriyor olmalı ki Facebook bir iki gün önce San Francisco’da düzenlediği Fighting Abuse @Scale adlı etkinlikle ‘yalan haber’e karşı yeni uygulamaya gideceklerini açıklamış. Teknoloji sitelerinde yer alan habere göre Facebook artık yalan haberleri daha küçük gösterecek ve sahte haberlerin foyasını ortaya çıkartan ‘haber doğrulama’ sitelerine yönlendirme yapacak. (https://techcrunch.com/2018/04/27/facebook-false-news/) Eğer doğruysa, Facebook’un yeni algoritmaları haberleri tarayacak ve içinde yalan haber ögeleri olduğuna kanaat getirirse (bunun nasıl olacağını anlama işini Serdar Kuzuloğlu’na havale ediyorum) paylaşımı ‘haber doğrulayıcı’ üçüncü kişilere yönlendirecekmiş. Onlardan ‘yalan’ raporu gelirse de linkin boyutunu dikkat çekmeyecek seviyeye indirecekmiş. Standart hikayeden daha küçük görünmesi, o paylaşımın bir ‘yalan haber’ olarak bayraklanması anlamına gelecek…

Kendimizi ılık sularına saldığımız sosyal medyada bir şeylerin ters gittiğinin farkına tek tek ne zaman vardık acaba? ‘Politik doğruculuk’ adına insanların kendi benzerlerini linç meydanına sürüklemekte hiç tereddüt etmediklerini gördüğümüzde olabilir. Zaten bütün meselenin de buralarda bir yerlerde olduğu zamanla ortaya çıktı. İnsanların sadece kendileri gibi olanları takip ettikleri sosyal medyada, linç gibi yalan haberi çoğaltma eğilimleri de kitlesel bir histeriden besleniyor. 2017’de Amerikan üniversitesi MIT’nin yaptığı bir araştırmaya göre yalan haberin yayılma hızı, doğrusundan altı kat daha fazla. Çünkü sosyal medya kullanıcılarının bir yalan haberi paylaşma ihtimali yüzde yetmiş daha çok. Herkes gerçeği değil, duymak ve görmek istediğini arıyor internette. Haberlere de film ya da roman muamelesi yapılıyor sanki. Sevdiği türden, içinin istediği gibi olsun istiyor. Üstelik ne hikmetse içimiz hep ‘diğerlerine’ yönelik kızgınlığımızı pekiştirecek şeyler okumak istiyor. O nedenle de her nevi yalan dolan, şehir efsanesi sosyal medyada çığ gibi yayılabiliyor. Bu çığa kapılanlar bir Hakan Günday karakteri gibi dahil oldukları şiddetten adeta varoluşsal bir haz alıyor ve onu çoğaltıyorlar. Artık geri dönülmez noktaya geldiklerinde gerçek en açık haliyle karşılarına çıktığında da onu kabul etmemeyi tercih ediyorlar. İşte o noktada 2016’da yılın kelimesi seçilen ‘post-truth’ yani ‘gerçek ötesi’ durumu kendini gösteriyor. Kişinin gerçeğe değil, gerçek olmasını istediği şeye inanması hali. Kendine defalarca tekrar edilen, empoze edilen olgulara bağlanması, bunlardan vaz geçmemesi, aksi ispat edildiğinde bile inanmaya, o söylenenleri daha önce onayladıklarını doğru kabul etmeye devam etmesi…

Bunu önlemeye çalışanlar yok değil. Günümüzün kahramanları teyid.org sitesini kurup yönetenler. Hiçbir siyaset ayırmadan, sadece internet saçmalıklarını düzeltmekle uğraşıyorlar. Ama ne yazık ki bu durumun farkında olan başkaları da var; büyük devletler, iktidarlar, siyasetçiler… Öylesine acımasızca kullanıyorlar ki, Trumpgillerden siyasetçiler varoluşlarını, siyasi başarılarını ‘gerçek ötesi’nin üstüne kurabiliyor. Yani kanıtlanmış olana değil, kendi ağzından çıkana göre kurgulanmış bir dünya. Doğrunun değil liderin sözlerinin geçerli olduğu bir ülke. İşte, bu nedenle sanıyorum, AB’li siyasetçiler ne derse desin, 1984 hali yaşıyoruz ve bu ülkenin de arasında olduğu pek çok yerde son yılların en çok okunan yazarı George Orwell.

Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre Avrupalılar’ın yüzde yetmişi hala en çok basılı gazetelere, radyo ve televizyonlara güveniyormuş. Yani aslında herkes bir şeylerin yanlış gitmekte olduğunun farkında. Ama ne var ki dünyanın sadece yüzde 13’ünün özgür basına ulaşabildiği var sayılıyor. Türkiye bu yüzdelerin neresinde bilmiyorum. Ama fena halde internet bağımlısı olduğumuza eminim. Nitekim Oxford Üniversitesi bünyesindeki Reuters Gazetecilik Çalışma Enstitüsü’nün 2016 Dijital Haberler Raporu’nda Türkiye “sosyal medyanın bir haber kaynağı olarak görülmesinde” 26 ülke arasında yüzde 73’lük oranla ikinci sırada… Yani bütün bu meseleler en çok bizi ilgilendiriyor gibi

İşin ilginci Türkiye’de ben ‘yalan haber’ diye bir kavramın konuşulduğunu pek duymuyorum. Bu eski bir gazetecilik terimi gibi akıllarda kalmış. Eh artık gazetelerin tümü de emin ellerde olduğuna göre, bu terimi tekrar telaffuz etmek mantıksız geliyor olmalı hepimize. Oysa yalan haberin hası sosyal medyada ve internette dolaşıyor ve aslında sandığımız kadar da ‘sivil’ değil. Yani bu haberleri üretenler sadece sıradan insanlar değil. Sanırım şimdi biraz da twitter, facebook ve hatta instagram hesaplarımıza bu gözle bakmak gerek. Bize ilginç gelen her haberi, paylaşımı yaymadan önce iki kere düşünmek, kaynağının ne olduğunu merak etmek hiç değilse işin içinde mantık olup olmadığına bakmak şart. Bunu yapmadığımız sürece, eşi dostu ilginç havadislerle besleyeceğiz derken kendi kendimizi zehirlediğimizi fark etmeyeceğiz bile…

YAZARIN DİĞER YAZILARI