Kutuplaşma tüm siyasetçilerin işini kolaylaştırır

Cuma, 9 Şubat, 2018
Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Doç. Dr. Emre Erdoğan’ın yaptığı “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” araştırmasına göre, Türkiye'de herkes kendi mağduriyet öyküsü üzerinden bir kimlik oluştururken 'kendi öteki'sini de yaratıyor. Türkiye'deki kutuplaşmanın önüne siyasetçilerin geçmesini beklememek gerektiğini söyleyen Erdoğan ve Uyan Semerci, ötekileştirmenin üstesinden gelmenin en önemli yolunun farklılıkların birbiriyle temasından geçtiğini düşünüyor.

Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci ve Doç. Dr. Emre Erdoğan’ın İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde yürüttüğü “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları” araştırmasının sonuçları, bir arada yaşam koşullarının nasıl tüketildiğini ortaya koyduğu kadar, bir alarm zili olarak da okunmalı.

Araştırmanın sonuçlarına göre, görüşülen kişilerin yüzde 79’u kızlarının en uzak hissettikleri partinin taraftarlarından biriyle evlenmesini istemiyor. Yüzde 74’lük bir kesim o partinin taraftarlarından biriyle iş yapmak istemediğini belirtirken, komşu olarak istemeyenlerin oranı da yüzde 70. Çocuklarının o partinin taraftarlarından birinin çocuklarıyla oynamasını istemeyenlerin oranı da yüzde 68!

Araştırmaya katılanların yüzde 53’ü, kendilerini en uzak hissettikleri kesimin HDP taraftarları olduklarını ifade etmiş. Bu sayıyı yüzde 24’lük bir oranla AKP’lilere duyulan uzaklık izliyor. AKP’lilerin yüzde 64’ü, MHP’lilerin yüzde 80’i ve İYİ Partililerin yüzde 63’ü HDP taraftarlarını kendilerine en uzak parti taraftarı olarak görüyor. CHP’liler için AKP’liler, HDP’liler içinse MHP’liler en uzak hissedilen parti taraftarları.

Görüşülenlerin yüzde 47’si kendilerini en uzak hissettikleri parti taraftarlarının yürüyüş yapmasına olumsuz yaklaşıyor. Yüzde 44’lük bir kesim o grubun toplantı düzenlemesini, yüzde 43’lük bir kesim de basın açıklaması yapmasını onaylamıyor. Diğer grubun telefonlarının dinlenmesini onaylayanların oranı da yüzde 50.

Suriyelilerin ülkelerine geri dönmesi konusu en geniş ortaklığın olduğu alan olarak öne çıkıyor, bu konuda parti tabanları hemen hemen aynı fikirdeler. Yani tüm kutupların buluştuğu ortak çatılardan biri Suriyeli karşıtlığı! (Araştırmanın detaylı sonuçlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Projenin koordinatörlüğünü yürüten Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emre Erdoğan ve Bilgi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Pınar Uyan Semerci’nin en çok dikkat ettiği husus ise kutuplaşmayı gösteren verileri kutuplaşmanın derinleştirilmesi için değil giderilmesi için kullanmanın hayatiliği…

Şimdi “Kutuplaşmanın Boyutları” araştırmasının yürütücüsü Erdoğan ve Uyan Semerci’ye kulak verelim…

Türkiye’de muhalefet uzun zamandır kutuplaşmanın derinleştiğini ifade etse de bu tespit, bilimsel çalışmalardan ziyade gündelik hayattaki deneyimlerden çıkarsanıyordu. Yaptığınız çalışmayı bu tespitin bilimsel kaydı olarak okuyabilir miyiz?

Emre Erdoğan: Öncelikle araştırmamızın kutuplaşmanın failini aramadığını, durumu tespit etmeye odaklandığını söylemeliyiz. Fakat kutuplaşmada siyasilerin büyük etkisi olduğu da bir gerçek. Kutuplaşma tüm siyasetçilerin işini çok kolaylaştırıyor. Çünkü kutuplaşma derinleştikçe, oy almak için fazla çaba sarf etmenize gerek kalmaz. İnsanlara tercih edebilecekleri kutupları göstermeniz yeterli oluyor.

İktidarı kastediyorsunuz galiba…

Emre Erdoğan: Tüm siyasileri kastediyorum. Kutuplaşmış bir seçmen, muhalefetin de iktidarın da işini kolaylaştırır. En azından kutuplaşmayı engelleyecek adımları atmadıkları için siyasetçilerin bu sorunda kolektif bir sorumluluğu var. Öte yandan hangi kurumların, hangi düzeneklerin kutuplaşmayı çoğalttığına da bakmalıyız. Medyadaki çeşitliliğin kaybolması, herkesin kendine ait bir medyasının oluşması yeni ve çok dikkat çekici nokta. İkinci sorun seçimlerden, daha doğrusu seçim sıklığından kaynaklanıyor. Türkiye çok uzun bir zamandır, çok sık aralıklarla referandum veya referandum benzeri seçimler yaşıyor. Bunlar sakıncalı şeyler.

REFERANDUMLARDA KAYBEDENLER SİSTEMDEN UZAKLAŞIYOR

Neden?

Emre Erdoğan: Çünkü referandumlarda herkesin kazanması mümkün değil. Biri kazanırken biri mutlaka kaybeder. Ama sürekli, arka arkaya kaybedenlerin sisteme dair rahatsızlıkları sürekli artar. Oysa demokrasi dediğimiz şey, toplumdaki istekleri taşıyabilme mekanizmasıdır. Biz 1999’dan itibaren sürekli referandum benzeri seçimler yaparak, her şeyi referandumlaştırarak siyasal sistemin sürekli “kaybedenler” üretmesine sebep oluyoruz.

Sık referandum veya seçim, toplumun yönetime katılımının, dolayısıyla demokrasinin işlerliğinin temel unsurlarından biri değil mi?

Emre Erdoğan: Popülistlerin söylemi tam olarak bu! Popülistler, “sizin çok katmanlı demokrasiniz bir işe yaramıyor. Bu da belli bir elitin kendi istediklerini yapmasına yol açıyor ve halkın iradesini yansıtmıyor” diyor. Bunu söyleyip doğrudan demokrasinin yolu olarak da referandumları gösteriyorlar.

Bu tespitteki sorun ne?

Pınar Uyan Semerci: Demokrasi, çoğunluktan farklı düşünenlerin haklarının da korunduğu sistemlerdir. Oysa referandum veya referandum benzeri her tür seçim, diğerinin kaybetmesiyle neticeleniyor. Kaybedenler kendi argümanlarını veya taleplerini sistemin içinde ifade edemez hale gelince de o sisteme inanmamaya ve sistemden uzaklaşmaya, meşruluğunu sorgulamaya başlıyor.

CHP DE KUTUPLAŞMADAN FAYDALANIYOR

Az önce kutuplaşmanın tüm siyasetçilerin işini kolaylaştırdığını söylediniz. Yapılan referandum veya seçimlerin galibi hep AKP iken, örneğin CHP’nin kutuplaşmadan nasıl çıkarı olabilir?

Emre Erdoğan: CHP’nin 1999 ve 2004 seçimlerinde İstanbul-Beşiktaş’ta yüzde 25 dolaylarındaki oyu yüzde 75’e çıktı. CHP’nin de gittikçe Batı’ya çekilmesi, kendi duvarlarının arkasına geçmesi söz konusu. Ankara’da Çankaya, İzmir’de Konak, İstanbul’da Kadıköy… Buraların banko CHP olması da kutuplaşmanın bir sonucu. Oranını bilmiyoruz ama insanlar artık kendilerini daha rahat hissettikleri bölgelere, semtlere taşınmaya da başladı.

Pınar Uyan Semerci: Evet, mekânsal ayrışma da oluyor. Başka araştırmalarda birebir mülakatlarda karşılaştığımız bir öykü bu. İstanbul’da insanların mekânları kullanma biçimleri bile değişikliğe uğruyor. Belli gruplar örneğin artık Taksim’de değil de Kadıköy’de kendini daha rahat hissediyor.

Emre Erdoğan: Herkesin kendine göre özgürlük alanları ortaya çıkıyor.

Devlet sınırları değişmese bile benzer düşünce veya algılara sahip insanların ayrı bölgelerde kümelendiğini söylemek mümkün mü?

Pınar Uyan Semerci: Araştırmamızda “Yankı Odaları” dediğimiz Facebook, Twitter gibi sanal ortamlarda insanların kendi yansımalarını, kendi yankılarını aradıklarını, daha ziyade onlarla temas kurmaya çalıştıklarını gördük. Bunun benzeri gerçek hayatta da yaşanıyor. Daha önce yaptığımız “Ötekileştirme” araştırmasında insanların birbiriyle temasının ne kadar hayati olduğunu vurgulamıştık. Oysa insanlar istediği gibi yaşayabilmek için ötekisiyle temas etmekten kaçınıp benzeriyle belli kabukların içine çekiliyor. Ve bu Türkiye’ye özgü de değil.

ŞİDDET UYGULAYAN, KARŞISINDAKİNİ İNSAN OLARAK GÖRMÜYOR

.

Son yıllarda bir iç çatışma tehlikesine çok sık dikkat çekiliyor. Siz ise bir iç ayrışmaya dikkat çekiyorsunuz. Bu ayrışma, çatışmanın zeminini artırıyor mu?

Emre Erdoğan: Ayrışmanın meşru görülmesinin önemli bir aracı “Ahlaki üstünlük”; çok tehlikeli bir zincirin ilk halkası. Ahlaki üstünlükten “ben ve benim gibiler üstündür, benim veya bizim gibi olmayanlar aşağıdır” algısını kastediyoruz. “Gezici” ile “çapulcu” farklı iki ahlaki üstünlük söylemi içeriyor mesela. Kendisine “Gezici” diyenler kendilerini ‘daha zeki’, ‘aydın’ görürken, onlara “çapulcu” diyenler de kendilerini ‘daha düzgün’ görüyor. Kendisini ahlaken üstün gören, giderek karşısındakini “insandışılaştırmaya,” onu insan gibi görmemeye başlayabiliyor. Dolayısıyla iş şiddet uygulamaya vardığında, şiddet uygulayan, şiddet uyguladığı kişiyi zaten insan olarak görmüyor. Göçmen karşıtlığında da bu mekanizma çalışabiliyor. “Suriyeliler pistir, Suriyeliler hastalık bulaştırır, ama ben temizim, hastalık bulaştırmam…” Dikkat edin, “Ahmet, İbrahim, Fatma” değil, “Suriyeli” diyoruz. Böylece tek tek insanları bir grubun, bir kategorinin parçası haline getiriyoruz. Aynısını “AK Partililer, CHP’liler, bidon kafalılar, çokbilmişler, bölücüler” derken yapıyoruz. Öte yandan her gün, yaşam tarzına müdahale dediğimiz sayısız sembolik şiddet olayına da tanıklık ediyoruz. Bodrum’da başörtülü kadına gösterilen reaksiyon da, minibüste şortlu bir kadına gösterilen reaksiyon da sembolik şiddettir. Bunun bir adım sonrası fiziksel şiddettir.

Pınar Uyan Semerci: Fiziksel şiddete doğru gidişin önlenmesi çok önemli. Bu önlem, farklılıkların bir arada yaşamasını engelleyen toplumsal düzeyde kutuplaşmanın ve bireysel düzeyde ötekileştirmenin önüne geçilerek alınabilir. Bir gruba atfettiğimiz topyekün özellikler, giderek o gruptan kişileri insan olarak görmememize neden olabiliyor O zaman bu grubun veya mensuplarının yaşadığı haksızlıkları da görmemeye başlıyoruz. Bu da herkesin kendi mağduriyet öyküsüne sığınarak, diğerinin yaşadığı mağduriyeti görmemesiyle neticelenebiliyor, meşrulaştırılabiliyor. Herkes kendi mağduriyetini kişisel ya da aile öyküsü üzerinden anlatıyordu. Bu noktada Emre’nin vurguladığı “Ahlaki üstünlük” duygusu, mağduriyet anlatıları siyasal hoşgörüsüzlükle sonuçlanabiliyor.

İNSANLAR KENDİLERİNİ MAĞDURİYETLERİNDEN ÖTÜRÜ ÜSTÜN GÖRÜYOR

Kendine ahlaki üstünlük atfetmek, kişiyi mağdur dilinden uzaklaştırmıyor mu?

Pınar Uyan Semerci: Kesinlikle uzaklaştırmıyor. Zaten insanlar kendilerini mağduriyetlerinden ötürü de üstün görüyor. “Bütün bu yaşadıklarımıza rağmen biz kendi çıkarımızı düşünmüyoruz”….

Emre Erdoğan: Herkesin kendine ait büyük bir mağduriyet öyküsü var.

Bu mağduriyet öykülerini yeniden dirilten şey ne?

Emre Erdoğan: Zamanın ruhu bu öykülerin dirilmesine katkı sunuyor. Erasmus’tan beri ötekini dinlemenin ahlaki bir gereksinim olduğunu biliyoruz. Oysa artık insanlar, “ötekisini dinlemeden de varlığımı sürdürebilirim” diyor. Bu noktadan itibaren hayatı siyah-beyaz görmek kolaylaşıyor.

Peki nasıl oluyor da ezen de ezilen de mağdur diline sığınıyor?

Emre Erdoğan: Kolektif mağduriyetinizin siyasal bir sebebi, bir bağlamı olması gerekiyor. “Ben yoksulum çünkü Kürdüm, çünkü kadınım, çünkü işçiyim, çünkü Lazım, çünkü laikim, çünkü muhafazakârım” dediğiniz zaman sadece kişisel bir durum değil kolektif, kimliğe bağlı bir mağduriyet oluşturuyorsunuz. Ve bu söylemle kolektif mağduriyetin müsebbibini işaret edip mağduriyetin giderilmesini istediğiniz zaman, kimliğiniz siyasallaşmış oluyor. Başarılı siyasallaşmış kimlikler bu döngüyü tamamlayanlar aslında.

MAĞDURİYET ÖYKÜSÜ, MAĞDUR YARATAN İÇİN DE İŞLEVSEL

.

Pınar Uyan Semerci: Böylece netleşmiş bir kimlik tanımına gidiyor ve “bizlik” ile “ötekiler” konusunda bir harita oluşturuyorsunuz aslında. Siyasal kimlik oluşumunu sadece mağduriyet öyküsü belirlemiyor ama o öykü, siz mağdur olmaktan çıktıktan sonra, mağdur yaratmaya başladığınızda da sizin için işlevsel olmayı sürdürüyor. “Bunu yapıyorum, çünkü bana bu yapılmıştı” diyebiliyorsunuz. Bir kimlik kendini yaratırken ötekini yaratıyor ve o öteki de bunun üzerinden kendi kimliğini yaratıyor.

Türkiye’de Kürtler de, solcular da, bir zamanlar İslamcılar da, Kemalistler de gerçek mağduriyetler yaşadı veya yaşıyor. Bu mağduriyetlerin siyasi taleplere dönüşmesi niçin kutuplaşmaya sebebiyet versin?

Emre Erdoğan: 19’uncu yüzyılın sonunda bu topraklara göç etmiş hangi aileye giderseniz, bir mağduriyet öyküsü dinlersiniz. “Osmanlı parçalandı, atalarımız öldürüldü, dedemiz savaşta öldü, göç etmek zorunda kaldık. Peki kim yaptı bunu? Batılılar. Biz ne yapacağız, ödeteceğiz. Nasıl ödeteceğiz? Ulus devlet olacağız, bizden olmayan herkesi dışarıda tutacağız, diğerleri bize benzemeyecek ve kaybettiğimiz her şeyi geri alacağız…” Böylece mikro düzeydeki öyküler, bir üst kimliğe dönüşerek, Vamık Volkan’ın bahsettiği kolektif travmaya taşınıyor. Her milliyetçiliğin öyküsü böyledir.

Pınar Uyan Semerci: Siz mağduriyet öyküsü üzerinden güçlü bir bizlik kimliği çıkartırken, bir yandan da bunun müsebbiplerini tanımlıyorsunuz. Eğer “müsebbipler” aynı siyasal ortam içinde, farklı siyasi partiler arasındaysa, bu elbette partiler arası kutuplaşmayı derinleştirir. Yani bu kutuplaşma içeride de olabilir, dışarıya karşı da geliştirilebilir. İçeride yaşandığı zaman, aynı sosyal ortamda birlikte yaşamama eğilimini derinleştiriyor.

MAĞDURİYETTEN KAYNAKLI KİN ÖLDÜRÜCÜ OLABİLİR

Kolektif travması olan ve bunun üzerinden kimlik oluşturarak kutuplaşan toplumların hepsi bizdeki gibi bir gerilimi yaşamıyor. Bu sorunu aşarak barış içinde bir arada yaşamayı başaran toplumlar neyi doğru yapıyor?

Emre Erdoğan: Frene basabilenler bunu başarıyor. Geçmişle yüzleşmek çok önemli bir yol açıyor. Güney Afrika bunu bir dereceye kadar denedi. Kuzey İrlanda bu konuda önemli bir olumlu örnektir. Popülizm literatüründe kin politikasından, kaybedenin kininden bahsedilir. Bir kere kin sahibinin frene basması gerekiyor. Mağduriyetten kaynaklı kin öldürücü olabilir Ne yazık ki hiçbir akıllı siyasetçi bunun önüne geçmez. Çünkü siyasetçi olarak size artı bir oy bile kazandırmıyorsa, o kin duygusunun etrafında oluşturduğunuz sınırları genişletmek yerine onu muhafaza edersiniz. Dolayısıyla kutuplaşmayı siyasetçiler kırmaz. Bunu yapacak olan tek tek bireyler veya sivil toplumdur. Siyasetin barışmayı tetiklediğine dair bir örnek bilmiyorum. Barış yukarıdan değil aşağıdan gelir.

Pınar Uyan Semerci: Elbette siyasetçiler arasında da bunu yapmaya cesaret edecek insanlar çıkabilir. Ama siyasetçiler için işlevsel veya kolay olan, yarattığı sınırları koruyup o dalgayla yukarı çıkmak. Popülist dil zaten bundan besleniyor.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Kadri Gürsel, çalışmanızla ilgili yazısında Türkiye’nin bir suskunluk sarmalı içinde olduğunu söylüyor. Elisabeth Noelle-Neumann’ın kavramsallaştırması olan suskunluk sarmalı, bireyin topluluğun genel eğilimi dışına çıkmasının zorluklarına işaret ediyor. Çoğunlukla algı ve davranışlarını siyasetçilerin veya tabi olduğu topluluğun söylemine göre belirleyen bireyin, siyasetçilere rağmen farklı bir hat izleyerek frene basmasını beklemek ne kadar gerçekçi?

Emre Erdoğan: Araştırmaya katılanlara kritik bir konuyu, OHAL’i seçelim dedik. “Ne düşünüyorsunuz” diye sormadık. “Ailenizle bunu tartışıyor musunuz” diye sorduk. Gördük ki, insanlar aileyle bunu tartışıyor ama sokakta dillendirmiyor, sosyal medyada bahsini bile etmiyor. Herkes bu konudaki düşüncesini gizleyince, farklı sesler duymamaya başlıyorsunuz. İnsanlar, bilgilerini, etraftakilerin ne bildiklerine bakarak oluştururlar. Farklı bir ses duymayınca, etraftaki herkesin sizinle aynı fikirde olduğunu, dolayısıyla gerçek bilginin de sizin ve etrafınızdakilerin kafasındaki bilgi olduğunu düşünürünüz. Bir anda sizinle aynı fikirde olmayan biriyle karşılaşınca, bunu anlayamıyorsunuz. “Buna nasıl siyah dersin, bu apaçık ki beyaz” dersiniz. İşte tam bu noktada ahlaki üstünlük riski ortaya çıkıyor: “Sen buna siyah diyorsan, bunda bir çıkarın vardır. Veya aptalsındır, yahut kandırılmışsındır…” İnsanlar kendiliğinden bu çemberden çıkmazlar. Bu belli bir çaba gerektirir. Az önce “bireyden frene basmasını beklemek ne kadar gerçekçi” diye sordunuz. Aslında bireyin vatandaşlık çabasının ötesinde bir çabaya göstermesine gerek yok. İşe, karşındakinin seninle denk olduğunu kabul etmekle başlanabilir.

Pınar Uyan Semerci: Karşındakinin ihtiyaçlarını, düşünme yapısını anlamak için bile masaya eşit şekilde oturmak lazım. İhtiyaçlarımız ve taleplerimiz farklı olabilir ama beraber yaşamaktan kaynaklı ortak ihtiyaçlarımız da olabilir. “Benim ihtiyaç ve taleplerim daha haklı” noktasından ziyade birinin diğerinin ihtiyaçları üzerinden güç ve iktidar kullanmadığı, eşitler arası bir konuşmanın mümkün kılınması lazım.

YAPAY KONULAR ÜZERİNDEN SAHTE BİR KONSENSÜS OLUŞTURULUYOR

“İktidar değişirse, işler rayına girer” veya “cumhurbaşkanının söylemi değişirse kutuplaşma azalır” tespitlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Emre Erdoğan: Öyle bir zamandayız ki, mevcut iktidarın yerine kim gelse, belki de onunla aynı araçları kullanacak. Çünkü bu tür kutuplaştırma araçları onlar açısından da çok işlevsel olabilir.

Siyasetçilerin bu kutuplaştırıcı yöntemin işlevselliğini yeni keşfettiğini mi düşünüyorsunuz?

Emre Erdoğan: Hayır, ama yeni diyebileceğim nokta, öteki partiye dair hoş olmayan duygular. Yani onu aşağılamak, onunla bir arada yaşamayı istememek, onun burayı terk etmesini istemek. Siyasetin yapısı giderek bunu tetikliyor. Kutuplaştırıcı siyaset, Fraser’ın dediği gibi insanları içi boş bir liberalizmle popülizm arasına sıkıştırmış durumda. Sadece Türkiye’de değil, Amerika’da da bu böyle. Gerçek konuları bırakıp yapay konular üzerinden sahte bir konsensüs oluşturuluyor.

Pınar Uyan Semerci: Belirsizlik duygusunun derinleşmesi korkuyu da artırıyor. İnsanların fiziksel ve ekonomik açıdan yaşam şekillerini muhafaza edemeyeceklerine dair. Bu korku göçmen karşıtlığı çalışmalarında çok dile getiriliyor ama aslında bu korku, tehdit algısı toplumun içindeki farklılıklar arasında da oluşabiliyor. Biz daha önce de farklılıklar arası gerilim ve çatışmalara şahitlik ettik ama şu anki korku insanları içe kapanmaya ittikçe, ötekine olan mesafe de artıyor. Giderek farklı gerçeklikler içinde yaşamaya, dahası ‘olgu’ları kaybetmeye başlıyoruz. İzlediğimiz TV kanalına veya takip ettiğimiz gazeteye bağlı olarak apayrı Türkiyeler görüyoruz.

NELERDEN KORKACAĞINIZ SOSYAL VE SİYASAL ALANDA İNŞA EDİLİR

Son zamanlarda muhalefetin “cesaret” kavramını çok sık vurgulaması, yaratılan korku ikliminin boyutlarına işaret ettiği gibi, üstesinden gelinmesinin ne kadar politik bir eylem olduğunu da tarif ediyor galiba…

Emre Erdoğan: Duyguların siyaseti üzerine yazan Sara Ahmed bize korkunun çok kolay devreye giren ve frene basılmadığı sürece bütün vücudu kitleyen bir duygu olduğu söylüyor. Korktuğunuz zaman bloke olur, iyi yargılama yapamaz, yabancıları sevmez, içe kapanırsınız. Nelerden korkacağınız ise sosyal ve siyasal alanda inşa edilir. Cesaret, siyasal ve toplumsal alanda inşa edilen korkuya karşı başka bir inşadır.

Peki korkuyu inşa edenler, karşıdakine, ötekiye saldırma cesaretini de inşa etmiş olmuyor mu?

Emre Erdoğan: Tabii, zaten kutuplaşma tam da buradan kaynaklanıyor. O yüzden kutuplaşmaya karşı içi boş değil, mantığı olan, akılcı bir cesarete ihtiyaç var.

.

Pınar Uyan Semerci: Araştırmamızda en fazla öne çıkan bulgulardan biri Suriyeli mültecilere yönelik ortak tutumdu. Odaklarda da birkaç istisna dışında neredeyse her parti taraftarının Suriyelilere karşı bir kızgınlık, öfke veya mesafe, onlara tanınan haklara dair kibar ifadeyle “eleştirel bir tutum” olduğunu gördük. Peki bu tutumları yaratan korkular neler? Tehdit olarak algılanan noktalar neler? Kendinden fazla hakka, imkana sahip olması, hastalık bulaştırması, nüfusun artması gibi sayısız sebep. Çoğu da aslında doğru bilgiye dayanmıyor. İnsanların birbiriyle temasının önemini vurgulamamız boşuna değil. Sürekli “Suriyeliler” diyerek, aslında , bütüncül, tekil bir gruptan bahsediyorsunuz. Oysa bir Suriyeliyle tanışmaya başladığınızda, onun öyküsünü dinlediğinizde, ondan duyduğunuz korkuyu yenmeye başlıyorsunuz. Temas edebildiğinizden, tanıdığınızdan korkmazsınız. Aslında bunu yapabilmeye “cesaret” değil, olsa olsa ‘ötekine, farklı olana açık olmak’ denebilir. Daha önce yaptığımız “Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileştirme” araştırmasında gençlere nasıl bir Türkiye hayal ettiklerini sormuştuk. Gençlerin çoğunluğu, hayal ettiği Türkiye’de ötekileştirdiği gruba yer vermiyor, yani mesafe koyduğu grupla beraber bir hayat hayal etmiyor, ‘öteki’ olanı dışarıda bırakan bir kapanma hali.

Araştırmanızda dikkat çekici verilerden biri de toplumun yüzde 68’inin, çocuklarının, başka bir partiden olan insanların çocuklarıyla oynamasını istememesi.

Emre Erdoğan: Şu da çok dikkat çekici: “Ne demek kardeşim, bunu istememek ayıptır” veya “bu nasıl soru” demiyor insanlar. Doğrudan “oynamasınlar” diyorlar. Bu aslında geçmişten beri olan bir şey ama insanların bunu açıkça söylemesi dikkat çekici. Öte yandan okulların sınıfsallaşması, buradan bir ayrışmanın yaşanması da zaten biliniyor. 1970’lerin sonunda okuduğum ilkokulda her kesimden çocuk vardı. Şimdi de aynı mahallede yaşıyorum ama o okul artık aynı okul değil. Herkes yok orada, belli kesimden insanların çocukları var sadece.

Pınar Uyan Semerci: Ayrışma daha ilkokuldan, anaokulunda başta sınıfsal sebepler olmak üzere başladığı için karşılaşma da çok sınırlı oluyor. Oysa bu ayrışma olmasa, farklılıklar birbiriyle karşılaşsa, belki de farklı bir algı gelişecek.

Emre Erdoğan: Dolayısıyla aslında şu anki kutuplaşma dünden bugüne gelişmedi. Son 20 yılın adım adım gelişen ayrışmanın çıktısıyla da karşı karşıyayız.

HER TÜRLÜ KİMLİK KUTUPLAŞMAYA ETKİ EDİYOR

Kutuplaşmanın görünürlüğünün artması, kutuplaşmanın derinleşmesine de etki ediyor mu?

.

Emre Erdoğan: Amerika’daki bir hipoteze göre insanın dünyaya dair algısında doğrudan deneyimin etkisi sınırlıdır. İnsanın dünya hakkındaki algısı daha çok dolaylı deneyimlere dayanır ve o dolaylı deneyimlerde kitle medyasının ağırlığı vardır. Kitle medyası ise dünyayı olduğundan farklı gösterir. Bunun en basit örneği de şiddet olaylarıdır. Haberlerde çok fazla şiddet haberi görürsünüz ve o zaman “dünya şiddet dolu” diye düşünmeye başlarsınız. Bunun bir sonraki adımı, belli tiplerin toplumsal temsilidir. Örneğin medyada yaşlı temsili yoktur; olduğu zaman da belli roller içinde temsil edilirler. Eşcinsel, Roman, Kürt temsilleri de belli kalıplar içinde sunulur. Medyada Kürt’ü görüyorsunuz, şivesi bozuk, Roman’ı görüyorsunuz, darbukatör… Televizyonlarda çok sık görürüz: belli tipte asker, yargıç, laik teyze, Kürt… Yaratılan bu imajlara toplumdan itiraz gelebilmesi için daha iyi alternatiflerin olması gerekiyor. Ama dikkat edin, Netflix’i bile kapatmayı düşündüklerini görüyoruz. Etraf yavaş yavaş homojenleştiriliyor. Fakat insanların bunu aşmaya dönük bir enerji de taşımadıklarını görüyoruz. En basitinden, Wikipedia yasağı var ama önüne “0” koyup o yasağı delebiliyorsunuz. Peki kaç kişi Wikipedia adresinin önüne “0” koyma zahmetine katlanıyor? Bu çok basit işareti bile koyup yasağı aşma enerjisi sarf etmiyoruz.

Pınar Uyan Semerci: Tabii çok temel ihtiyaçları bile karşılanmayan insanların, homojenleştirmeye karşı bu türden bir enerji sarf etmemesini, ailedeki çemberi kırıp başkalarıyla temas kurma çabası göstermemesini de anlayabiliriz. Çok sayıda kimliğimiz var ama bir tanesi çok baskın hale gelince, onun tarifiyle dünyayı okumaya, siyah-beyaz olarak görmeye başlıyorsunuz. Bu da aslında karmaşık dünyayı anlamayı kolaylaştırıyor.

Emre Erdoğan: Hangi kimlik olduğu önemli değil, her türlü kimlik, kutuplaşmaya etki ediyor. Fakat çıkardığımız haritanın çarpıcılığı, yatay geçen kimliklerin azalması. Kürtler ve Türkler diye iki ana ekseni net olarak görüyoruz artık. Türkler de kendi aralarında AK Parti’yi sevenler ve sevmeyenler olarak ayrışmışlar.

SURİYELİLER KOLEKTİF ÖTEKİLERİMİZ HALİNE GELİYOR

Fakat her kimliğin bir üstü de var galiba. Kendinizi AKP karşıtı olarak tanımlarken, örneğin Afrin savaşı söz konusu olduğunda artık o tanımın ötesine geçip AKP’yle aynı hatta durabiliyorsunuz… Yani kimliklerin toplumsal, politik veya askeri koşullara göre yeniden şekillendiğini söyleyebiliriz, değil mi?

Emre Erdoğan: Elbette! Başka bir ülkeyle yapılan maçta herkesten Milli Takım’ı tutması, başka bir ülkeyle savaşta herkesin iktidarın yanında olması beklenir. Bu açıdan Türklük projesinin başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Pınar Uyan Semerci: Verilerimize yansımıyor ama odak görüşmelerde fark ettik ki, MHP taraftarları da Kürtlerle beraber yaşamayı dışlamıyor. Elbette onun Kürt tarifi, Kürtlerin kendilerine dair tarifleriyle örtüşmüyor. Fakat esas çarpıcı olan, Suriyelilere yönelik karşıtlıkta oluşan ortaklık.

Emre Erdoğan: “Tamam, burada Kürtler de yaşıyor ama onlar bizim insanlarımız” cümlesini duyduk. Kürtlerin de Suriyelilere karşı çok şefkatli olmadığını söyleyebiliriz. Suriyeliler, günden güne kolektif ötekilerimiz haline getiriliyor.

“GEZİCİLER” HDP’YE DOĞRU HAREKET EDİYOR

2015’te de kutuplaşmanın boyutlarına ilişkin benzer bir çalışma yapmıştınız. İki yıllık arada ne tür farklar gözlemlediniz?

Emre Erdoğan: Çok büyük bir fark yok. Aslında son iki yılda o kadar çok şey yaşadık ki, çok ciddi bir kümelenmeye tanık olabilirdik. Örneğin HDP karşıtlığı konusunda minör farklar var. Fakat İYİ Parti’nin MHP’den kopması üzerinden de gördüğümüz gibi yeniden mevzilenme söz konusu. Pek dikkat edilmez ama 15 Temmuz, MHP’lilerin hafızasında da önemli bir yer edinmiş, “halkın iradesine karşı yapılmış bir saldırı ve 28 Şubat’ın bir devamı” fikri satın alınmış durumda. MHP’liler son yirmi yılda devletten dışlanmış olduklarını düşünüyordu ama artık öyle düşünmüyorlar. Devleti geri aldıklarını düşünüyorlar. Özetle, saflaşmanın bir yönünde bu var. Öbür taraftan da Gezici denen kitlenin HDP’ye doğru hareket ettiğini görüyoruz. Eskiden Gezicilerin önemli bir kısmı CHP’liydi ama artık o kadar değiller.

Türkiye’deki kutuplaşmanın boyutlarına ilişkin elde ettiğiniz verilere bakarsak, vaziyetin ürkütücü olduğunu söyleyebilir miyiz?

Emre Erdoğan: Ürkütücü değil ama zor bir durum. Kutuplaşmadan bahsederken hepimizin Suriyeli karşıtlığında ortaklaşması da kötü bir sonuç. Ama esas ürkütücü olabilecek durum, var olan bu kutuplaşmayı yok saymaktır.

ARAŞTIRMAMIZIN SONUÇLARININ CIMBIZLANMASI KUTUPLAŞMAYA HİZMET EDER

Yaptığınız bu araştırmanın sonuçlarının da kutuplaşmanın aracı haline getirilebileceğini düşünüyor musunuz?

Pınar Uyan Semerci: Araştırmacı olarak bizim hedefimiz, resmi doğru çekmek ve ortaya çıkan tabloyu olabildiğince doğru kelimelerle, ufuk açıcı kavramlarla aktarmak. Oysa bu araştırmanın temsili, aktarımı kutuplaşmayı derinleştirdiğini söylediğimiz medya kanalları üzerinden oluyor. Doğrusu bir araştırmacı olarak benim için ürkütücü olan şey, zaten kutuplaştırıcı olan medyanın, kutuplaşmanın boyutlarına ilişkin bulguları yine kutuplaştırmanın aracı haline getirmesi. Farklı medya kanalları, araştırma sonuçlarının kendi taraftarlarının hoşuna gidebilecek kısımlarını cımbızlayabiliyor.

Örneğin HDP karşıtı bir medya organı, araştırmanıza katılanların yüzde 53’nün kendilerini en uzak hissettiği partinin HDP olduğunun altını çizerek bunu yapabilir…

Pınar Uyan Semerci: İşte tam da bu, olmaması yönünde bunca söz sarf etmemizin nedeni. Elde ettiğimiz verilerle yüzleşmek yerine kendi görüşleri açısından verinin bir kısım bulgularını cımbızlamak, bu işte kutuplaşmaya hizmet eder.

Emre Erdoğan: Bu risk her zaman var ama önemli olan bu verileri çözüm lehine kullanmak. Şu anda böylesi bir araştırma için doğru zaman mı, bilmiyoruz ama ne zaman doğru zaman, bunu da bilmek çok zor.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI