Performans her şeydir!

Cuma, 3 Kasım, 2017
‘Turist’ filmiyle tanıdığımız Ruben Östlund’un Altın Palmiye ödüllü yeni filmi ‘Kare’, hayat ile sanat arasındaki mesafenin muğlaklaştığı ve belki de her ikisi için de performansın ana belirleyici olduğu bir dünyayı çarpıcı detaylarla anlatıyor

Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye kazanan Ruben Östlund imzalı “Kare”yi (The Square) konuşabilmek için iki sahneyi hatırlatmak gerekiyor. İlkinde bir modern sanat galerisinin yöneticisi olan kahramanımız Christian sokakta yürürken bir erkek tarafından tehdit edilen kadını korumak durumunda kalıyor ve cüzdanı ile telefonunu çaldırıyor. İkincisi de Christian’ın yöneticisi olduğu müzenin bahçesinde bulunan ve muhtemelen ‘klasik’ döneme ait olan heykelin parçalanarak yerinden kaldırılması, aynı yere ‘içi insanlar tarafından doldurulacak’ bir kare çizilmesi.

Bu iki sahne filmin her şeyin artık performansa dayalı olduğunu düşündüren evrenini anlamak için önemli veriler. İlkinde, hırsızların beceresine ve yaptıkları gösteriye şapka çıkarıyor Christian. Önce fazla üzülmüyor kaybettiği şeyler için. Karşısındakilerin işlerini yapabilme becerisine hayran oluyor. Ama biraz zaman geçtiğinde hırsızların yerini biliyor olmasına rağmen polise gitmek yerine karşı performans gösterisi ortaya koymak onu daha fazla heyecanlandırıyor. İkincisi ise ‘sanat’ dediğimiz şeyin artık galerinin önünde duran heykel gibi somut, görülebilir, dokunulabilir ve ilk bakışta anlamlandırılabilir olmaktan çıktığına dair bir öngörüyü içeriyor. Heykelin kaldırılıp, yerine kaldırıma bomboş bir kare çizilmesindeki amaç da bu. Böylece, karenin içine giren insanlar bu yeni ‘sanat’ı kendileri anlamlandıracak, her yeni insanla birlikte yeni bir anlam ortaya çıkacak!

Galerinin iletişim işlerini yapan şirketin bu yeni projeyi çarpıcı bir performans videosuyla tanıtması da yaratımın sınırları, özgürlük, sansür gibi tartışmaların kapısını aralıyor ki, henüz ortada içi doldurulmuş bir ‘sanat’ ürünü bile yok! Ama film, baştan sonra içi boş bir karenin etrafından dönen performanslarla ilerliyor, bir süre sonra kendisi de bir performansa dönüşüyor.

‘TURİST’İN AÇTIĞI KAPIDAN DEVAM… 

Daha önce “Gitarrmongot” (2004), “De ofrivilliga” (2008) ve “Play” (2011) filmlerini çekmiş olsa da hem bizim hem de dünyanın 2014 tarihli “Turist” filmiyle yakından tanıdığı Ruben Östlund’ün özel bir yönetmen olmaya aday olduğunu belirtmek gerekiyor. “Kare”yi beğenip beğenmemekten ziyade, filmin dünyasının temas ettiği alanlarla bambaşka bir ilişki kurduğunu, onları anlamlandırma biçimiyle kendisini ayrıştırdığını söylemeden geçmemek gerek. Östlund, ana odağı olmasa da, ‘talihsiz’ bir anın ardından sarsıntı geçiren aile kurumunun hem kendilerine hem de çevreye karşı geliştirdikleri küçük performanslarla yeniden inşa edilişini gösteriyordu bir bakıma. Bu performans hissi, yazının girişinde de belirtildiği gibi “Kare”nin ana duygusu olarak şekilleniyor.

Üstelik yalnızca sanat ya da onunla ilgili alanlarda değil. Gündelik hayatın da bir tür performans alanına dönüştüğünü ve bu durumun giderek sanat ile günlük hayatı iç içe geçiren ve Christian’ın kimliğinde neredeyse aynılaştıran bir hal aldığını da gösteriyor bizlere. Örneğin sanat galerisindeki törende yapacağı konuşma öncesi ayna karşısında prova yaparken kâğıttan okuduğu metnin saçma olduğu fark ediyor ve doğaçlama yapmaya başlıyor Christian. Biraz sonra konukların karşısında yine kâğıttan okumaya başlıyor ve ne kadar sıkıcı olduğunu belirtip doğaçlamaya geçiyor. Böylece Christian’ın ayna karşısındaki doğal hali bir performansa, konuklar önündeki resmi hali ise ‘doğal duruma’ dönüştürülüyor. Performansın nerede başlayıp, doğal halin nerede bittiği birbirine karışıyor böylece. Benzer şekilde kızının okulundaki dans gösterisi, başına musallat olan çocuğun tavırları, iş yerindeki arkadaşıyla hırsızları bulmak için yaptıkları da aslında performans gösterisinin bir parçası haline geliyor.

KURGUDAN GERÇEĞE, GERÇEKTEN KURGUYA

Bu durumun zirve yaptığı an ise kurgunun ‘gerçek’ dünyaya konuk olup, kurgu mu gerçek mi olduğunu anlamadığımız bir gösteri gerçekleştirdiği sahne oluyor. Son “Maymunlar Cehennemi” serisinin önemli karakterlerinden Rocket’i canlandıran Terry Notary burada performans sanatçısı Oleg olarak çıkıyor karşımıza. Ancak, “Maymunlar Cehennemi”ndeki performansı dijital efektlerde dolatılıp maymun görüntüsüyle perdede görülen karakter bu kez insan olarak yer alıyor. Ama bir yemek daveti sırasındaki “Maymunlar Cehennemi”ndeki gibi maymun olarak izliyoruz onu ve fakat fazlasıyla provokatif. Böylece başka bir filmin ‘kurgu’ evrenindeki oyun, bu filmin ‘gerçek’ evrenine taşınmış oluyor. “Kare”nın en etkileyicisi olduğu su götürmez bu sahnenin sonunda yaşananların gerçek mi, yoksa orada olan başka oyuncuların da dâhil olduğu yeni bir performans gösterisi mi olduğu havada kalıyor. Bu kez filmin gerçek sandığımız evreninin de ne kadar gerçek olup olmadığı sorusu çıkıyor ortaya.

‘ÖTEKİLERLE’ SIKINTILI YAKINLAŞMALAR

Kanımca “Kare”nin en zayıf noktasını film boyunca gösterilen yoksullar, dilenciler, sokak insanlarına dair bölümler oluşturuyor. Ruben Östlund, bu performanslar evreninde onları tam olarak nereye oturtacağına karar veremiyor bir türlü. Kimi zaman bir dilencinin para isteme anının filmin diğer alanlarındaki performanslarla aynı olduğunu düşünürken, kimi zaman bu ısrarlı tekrarların filmde işlemediği duygusuna kapılıyorsunuz.
“Kare”, bize çok da uzak olmayan bir ‘Batı’ evreninde günlük ilişkilerin dinamikleri ile sanatın aldığı form arasındaki mesafenin kaybolduğunu ve hatta birbirinin içine geçmeye başladığını anlatıyor özetle seyirciye. Filmin modern insan halleri, sansür, özgürlük, yaratıcılık gibi girdiği alanlar da tali kalıyor bu yüzden kanımca.

ORİJİNAL ADI: The Square
YÖNETMEN: Ruben Östlund
OYUNCULAR: Claes Bang, Elisabeth Moss, Dominic West, Terry Notary, Christopher Læssø, Marina Schiptjenko
YAPIM: 2017 İsveç, Almanya, Danimarka, Fransa
SÜRE: 142 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI