İmkansız değil, üstelik gerekli*

Pazartesi, 25 Eylül, 2017
Türkiye'ye çağdaş sanatı tanıtan, pek çok kurumun oluşmasını, yepyeni ve başarılı bir sanatçı kuşağının önünün açılmasını ve en önemlisi farklı bir sanat izleyicisi kitlenin yetişmesini sağlayan İstanbul Bienali 30 yaşında.

1989 sonbaharında üniversiteye kaydımı yaptırmamın hemen ardından tek başıma çıktığım ilk Sultanahmet turumda İstanbul Bienali ile karşılaşmıştım. O zaman beni Ayasofya’dan çok, Ayasofya Hazine Dairesi’nde asılı duran unutulmaz neon avize etkilemişti. Meydandaki performansları, Aya İrini’de Erol Akyavaş’ın enstalasyonunu hala çok iyi hatırlıyorum. Cumhuriyet’in kültür sanat sayfalarından haberdar olduğum Bienal’in ortasına düşmüştüm. O kadar etkilenmiştim ki bir daha da oradan çıkamadım… Bugün 2. Bienal’in kataloğunu karıştırırken, ben pek çoğuna gitmemiş olsam da o zamanki serginin ne kadar çok mekanda, ne kadar çok sanatçıyla gerçekleştiğini fark ediyorum. Aynı kataloğun kendisi de, içindeki yazılar, yazarlar, bölümler ve grafik anlayışıyla bile, çağdaş sanat alanında ne kadar çok şeyin değiştiğini gösteriyor… 30 yılını kutlayan İstanbul Bienali’nin, hiç değilse 28 yılını takip etmiş biri olarak, hayatımıza neler kattığının çok iyi biliyorum. Bugün Türkiye’de bir ‘çağdaş ve güncel sanat’ birikiminden söz ediyorsak, bunda onun rolü büyük.

İlk yıllarda, farklı uluslardan sanat eserlerinin, dünyadan önemli sanatçıların işlerinin Türkiye’den seçilen çok sayıda sanatçıyla birlikte sergilendiği bir tür ‘seçki’ özelliği taşıyordu. 1995’te dördüncü Bienal’den itibaren ‘küratör’ün ve temanın öne çıktığı, ‘modern resimler’in değil ‘çağdaş sanat işlerinin’ yer aldığı bir sergiye dönüştü. Bu alanda bir efsane olan Rene Block’un küratörlüğünde hazırlanan 4. Bienal’in basın toplantısında Türkiyeli sanatçıların protestosunu hatırlıyorum. Bu tarihten sonra ulusal kimlikler, yerini sanatsal temsile bırakacaktı… Bienal, yolda bir yerde adındaki ‘uluslararası’ sıfatını da bıraktı ve dünyada geçerli olan sergi düzenleme anlayışına uygun biçimde her tür ulusal kimliğin ötesine geçecek bir adım attı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Bienal’i kısa sürede hem Türkiye’de hem de dünyada çok ilgi çeken bir sanat etkinliğine dönüştürdü. Daha sonra yıllarca Türkiyeli sanatçılarla ilgilenecek Rene Block gibi pek çok diğer küratör, Rosa Martinez, Paolo Colombo… buradaki sanat ortamına katkıda bulunmayı sürdürdü. Bir yandan çağdaş sanatın ustalarını, klasikleşmiş akımları, grupları tanıdık, bir yandan da Türkiyeli sanatçıların uluslararası sanat dünyasında yerini almasına tanık olduk. Buradan pek çok yıldız isim çıktı. 2000’lerin ilk yıllarından itibaren dünyadaki sergi ve bienallerin gözdesi olan yeni bir sanatçı kuşağının yetişmesini önemli ölçüde İstanbul Bienali’ne borçluyuz. Nasıl İstanbul Film Festivali bir sinema izleyicisi kitlesini oluşturdu, onları yetiştirdi ise İstanbul Bienali de çağdaş sanata meraklı, bu alanı takip eden bir izleyici kitlesinin oluşmasını sağladı. Daha sonra fuarların itici gücü olacak koleksiyonerlerin bile ilk eğitimini Bienal’den aldığını söyleyebiliriz sanıyorum… Sanatla karşılaşmanın verdiği aşkınlık duygusu ve estetik algıya, düşüncenin önemini ekleyen, kavramsal yaklaşımla tanıştıran, eserlerin yarattığı duygunun ötesinde anlattıklarına kulak vermeyi, onları ‘okumayı’ gösteren İstanbul Bienali oldu. Genç ya da değil, pek çok sanatsever için tuvalin ötesinde video, fotoğraf, heykel, hazır nesne, performans ve tüm bunların birlikteliğinden oluşan enstalasyonları görüp tanıyıp sevmeye vesile oldu. Yarattığı rüzgar, gerekli enerjinin ortaya çıkmasını sağladı ve ardından başka küratörlü sergiler düzenlendi, yeni galeriler, kültür merkezleri, sergi mekanları, müzeler açıldı ve bienaller Anadolu kentlerine bile sirayet etti. Sinop, Mardin, Çanakkale bienalleri düzenlenmeye başlandı.

Kentin tarihi mekanlarının kullanımı pek gözde bir uygulamaydı bir zamanlar. Bunun uluslararası alanda İstanbul Bienali’nin çekiciliğini artıran bir unsur olarak tercih edildiğini de söyleyebiliriz. Tabii ki bu büyülü yapılar mekana özgü düzenlemelerle, eserleri bambaşka bir noktaya taşıyordu. Ama bir yandan da pek çok İstanbullu için bile Yere Batan Sarnıcı’ndan, Darphane ve Feshane’den Küçük Mustafa Paşa Hamamı’na, Troçki’nin Köşkü’nden, Ayasofya Camii’ne ve Garibali Binası’na ziyaretlere ve bu mekanlarla tekrar tekrar karşılaşmaya Bienal vesile oluyordu.

Sonra tarihi mekanların modası biraz geçti. ‘Beyaz küp’e ihtiyaç arttı ve 4. Bienal’den itibaren çağdaş sanata ev sahipliği yapan antrepolar ile daha sonra orada açılan İstanbul Modern ana mekanlara dönüştü. Bugün de sürmekte olan 15. İstanbul Bienali’nin ana mekanı orası.

İki yılda bir düzenlenen bu büyük sergi, Türkiye’nin belleğine de tanıklık etti. 1999’da Paolo Colombo’nun Tutku ve Dalga temalı bienali, Marmara Depremi’nin travmasıyla birlikte açıldı. Ya da 2013’te Fulya Erdemci’nin ‘Anne ben barbar mıyım’ diye soran bienali, Gezi Olayları’nın ardından büyük soru işaretleriyle izleyicisinin karşısına çıkabildi…

Biliyorum ki İstanbul Bienali’nin tarihi, Türkiye’de çağdaş ve güncel sanatın tarihi gibi. Dolayısıyla hafızadan yazılmaz. Eminim, birileri şimdi 30. yılda harıl harıl bunu yazmakla uğraşıyordur… Bense masamın üstündeki bienal katalogları yığınını karıştırmadan, kendi hafızamı yokluyorum, kendi kişisel çağdaş sanat tarihimde yer eden işleri hatırlıyorum. 4. Bienal’de AKM’deki Fluxus sergisini, 9. Bienal’deki video silolarını, bir başka bienalde Yere Batan Sarnıcı’nın duvarlarında izlediğim William Kentridge videosunu, Antrepo’da Kutluğ Ataman’ın raporunu ve yırtık yatağını, Darphane’de Halil Altındere’nin kimliğini, Dolmabahçe Kültür Merkezi’nde Ömer Uluç’un duvarını, Feshane’de Hale Tenger’in kazanını; Elina Brotherus’un Bienal’den çıkıp evlerin duvarlarına ulaşan hüzünlü afişini, Tütün Deposu’ndaki doğu Avrupalı sanatçıları, küratör ekibi WHW’nin Ses Tiyatrosu’ndaki gösterili basın toplantısını, Büyük Ada sahillerinden bize doğru yürüyen Adrian Villar Rojas’ın heykellerini, Hou Hanru’nun başlattığı tartışmayı ve bir esere dönüştürdüğü AKM’yi bir çırpıda sıralıyorum…

İstanbul Bienali’ne çok kişinin emeği geçti; sayısız kişi, kurum, sanatçı, sanat profesyoneli. Hayatımıza yaptıkları bu müthiş katkı için hepsine teşekkürler. Ama en çok, ilk iki bienalin küratörü Beral Madra’ya, sonra Vasıf Kortun’a ve Bienal’in ilk direktörü Fulya Erdemci ile hala bu işin yükünü taşıyan Bige Örer’e…

* “İmkansız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik”, 2007’de, Hou Hanru küratörlüğünde düzenlenen 10. İstanbul Bienali’nin temasıydı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI