Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Günümüz ıssız adamının soyağacı: Büyük düşüş, imkansız kurtuluş

Salı, 23 Mayıs, 2017
70’lerin beyaz orta sınıf erkeği için “ev”, eksik, örselenmiş, yaralı biçimde de olsa engelleri aşıp halen dönebileceği, sığınabileceği bir yerken 90’ların erkeğinin artık dönebilecek bir evi yok… Bu yerinden edilmişlik, 90’lardan itibaren filmlerde rastladığımız erkek karakterleri okumakta önemli bir anahtar sunuyor.

Masal diyarları her şeyin olduğundan daha iyi göründüğü yerlerdir; herkes zaman zaman bir masala sığınmak ister. Sinemada ve televizyonda aşk hikâyeleri bu nedenle hiç hız kesmiyor. Popüler film ve dizilerde dünyadaki karizmanın yarısını bakışlarında toplamış ultra cazip Alfa erkeklere sürekli rastlıyoruz. Kadını her manada kolundan tutup sürükleyen güçlü, karizmatik zamane beyaz atlı prensleri tahtlarından hiç inmiyor.

Boileau’nun meşhur senaryo önerisine de uyuluyor bu karakterler yaratılırken: “Yüce ruhlara bazı zayıflıklar verin.” İşte ve aşkta her şeyi başarabilen bu erkeklerin ciddi bir arızaları, sırları, zayıf noktaları oluyor mutlaka. Böylece hem biz fanilerin arasına inmiş oluyorlar, hem de kadın karaktere kimselerin giremediği bir kalbe girerek büyük ikramiyeye hak kazanmak gibi bir amaç verilmiş oluyor. Kadın karakterin fendi erkeği yeniyor ve kadın izleyiciye de umut damardan veriliyor: “Umudu yitirmeyin, size de çıkabilir!”

Gerçek hayattaysa bu hikâyelerdeki cazip Alfa erkeklerin izine rastlamak çok mümkün değil. Hayata ve kurmacadaki “öteki”, daha az pembe hikâyelere damgasını vuran durum, şiddeti giderek artan bir erkeklik krizinin yarattığı ıssız mı ıssız adamlar (1). Sheryl Crow’un, “Are you strong enough to be my man?” (benim erkeğim olabilecek kadar güçlü müsün?) diyen şarkısı, günümüz kadınının hislerine tercüman olmayı sürdürüyor. Ama hayaller cesur ve sürükleyici Alfa ise, hayatlar daha ziyade: “Aradığınız erkeğe ulaşılamıyor!”

Bu yazıda bugün pek çok filmde, dizide karşımıza çıkan bu erkeklik krizi meselesine klişeleşmiş deyimle iki “eski ama eskimeyen” film üzerinden bakmak istedim. Erkeklik anlatısının 70’lerden bugüne nasıl şekillendiği hakkında fikir veren filmler bunlar. Daha önemlisi de, ıssız adamların ıssızlığını oluşturan koşulları daha iyi anlamamıza yardımcı oluyorlar.

BÜYÜK DÜŞÜŞ

Deliverance, Jon Voight Ed rolünde

Deliverance, Jon Voight Ed rolünde

“Bazı şeyleri bulmak için önce kaybolmak gerekir.” İçerdiği erkeğe tecavüz temasıyla, görüp görebileceğiniz en sarsıcı hikâyelerden birine sahip Deliverance/Kurtuluş (John Boorman, 1972) filminden bir cümle bu. Film, dört erkek arkadaşın çıktığı bir hafta sonu macerasının hayatlarını değiştirecek bir kabusa dönüşmesini anlatıyor.

Baraj yapımıyla büyük bir göle dönüşmeden önce üç arkadaşını Cahulawassee Nehri’nde bir rafting turuna çıkaran macera tutkunu Lewis (Burt Reynolds), yolculuğu riskli kılan macera ve keşif öğesini bu sözle tanımlıyor. Doğaya yolculuk, erkeği tam bir erkek olmaktan çıkaran kent yaşamının, sistemin boyunduruğundan kurtulmanın da bir yolu. Ne var ki bir tür “erkeklik simülasyonu” niteliğindeki bu macerada dört erkeğin payına düşen, kazanabileceğinden çok daha fazlasını kaybetmek oluyor…

Dört hemcins arkadaş, popüler anlatının yaygın karakter kalıplarından biri. Dört rakamının toplumsal cinsiyet stereotiplerini temsil etmekte yeterli bir sayı gibi görünmesi, bunun başlıca nedeni olsa gerek.

Deliverance’ta dört arkadaşın her biri, beyaz- kentli- orta sınıf erkeğin farklı yönlerini barındırıyor. Gururla sergilediği kaslı bedeni, cesareti ve hazırcevaplığıyla Lewis, sessiz/güçlü kahramanın yerini zeki ve nüktedan adama bırakmaya başladığı 80’lerin aksiyon filmlerindeki (2) yeni erkeğin habercilerinden. Yetmişlerden sonraki filmlerde erkekler daha çok “konuşmaya” başlıyor. “Erkek adam ağır olur, gevezelik etmez,” savı bir parça yıkılıyor yani.

Arkadaşları Bobby (Ned Beatty) ve Drew (Ronny Cox) farklı açılardan, Lewis’in temsil ettiği Alfa erkeğin tam zıddı. Bobby, kas yoksunu, hantal, beyaz, etli vücudu ile seyircinin bilinçaltında “kadınsı” çağrışımlar uyandırabilecek bir adam. Barışçıllığı, sanatçı kişiliği, uyumluluğu nedeniyle toplumsal cinsiyet varsayımları açısından kadınsılığa öbürlerinden daha yakın duran “entel” Drew’se, maalesef hikâyenin harcananı oluyor. Dördüncü erkek karakter Ed’se, (Jon Voight) zor koşullar altında potansiyelinin farkına varan ortalama adamın, bir diğer deyişle sağduyunun temsilcisi sayılabilir.

Bu dört kentli erkeğin doğa yolculuğundan beklenebilecek şey, av veya en azından hoş macera anıları gibi somut-soyut ganimetler olur normal koşullarda. Oysa bu filmde erkekler, bu yolculuktan her anlamda hem eli boş hem de bedensel/zihinsel bütünlükleri ciddi ölçüde zarar görmüş, “eksilmiş” olarak dönüyorlar. Yola çıktıktan kısa bir süre sonra Bobby ve Ed, iki dağ köylüsünün saldırısına uğruyor. Bobby’nin uğradığı korkunç tecavüz ve Ed’in, silah tehdidi altında olan biteni izlemeye zorlanması, bu tür bir macerada olası en kötü senaryo. Ancak kabus burada bitmiyor, başlıyor!

Sally Robinson’ın sözleriyle Deliverance, “engellenmiş ve lanetlenmiş erkeklik üzerine” bir film (3). Filme damgasını vuran tecavüz sahnesi, dört arkadaşın temsil ettiği orta sınıf, beyaz erkeklikle ilgili daha geniş çaplı bir krize yalnızca dehşet verici bir giriş bileti.

Bu filmdeki dört erkeğin konumu, toplumsal yaşamda hem çağcıl koşulların hem de yükselen kadın hareketinin “tehdidi” altında feminenleşen “yeni erkeğin” oldukça trajikleştirilmiş bir temsili aslında. Bu yeni erkeğin “Rambo Çağı” olarak anılan 80’lerin eşiğinde, “intikamcı erkeğe” dönüşmesi umulabilir. Ancak intikamda bir zafer beklentisi gizlidir. Onlarınsa başlarına gelen şey, gururla peşine düşülmek bir yana, ömür boyu ağızlarına bile alamayacakları, gömmek zorunda kalacakları büyük bir sır. Telafisi mümkün olmayan bu durumda, dört erkek de geri döndürülemez biçimde kurban artık.

Drew’ün öngörülebilir yitiminin ardından filmdeki potansiyel intikam hikâyesi de bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Yolculuk boyunca dört erkek arasında güç/iktidara dair roller sürekli değişse de beklenen karakter dönüşümü tam anlamıyla gerçekleşmiyor. Dört erkek de bu macerada temelde “av” olmaktan kurtulamıyor. Ama üçü hayatta kalmayı ve yara bere içinde, korkunç bir sırrın yüküyle epey “eksilmiş” biçimde de olsa, en azından evine dönmeyi başarıyor.

İMKANSIZ KURTULUŞ

Falling Down

Falling Down

90’ların beyaz orta sınıf erkeği ise, onlar kadar bile şanslı değil. Falling Down/Sonun Başlangıcı’nın (Joel Schumacher, 1993) erkek kahramanı, şehir içinde günlük, görece basit bir yolculuğu aşıp evine dönemiyor!

Filmi izlemediyseniz bile çıldırtıcı şehir trafiğinde arabasına hapsolup kalmış D- Fens’in (Michael Douglas) yakın çekimlerle resmedildiği ünlü giriş sahnesine bir yerlerde rastlamışsınızdır. Bu sahneden itibaren Falling Down da aslında bir tür yolculuk filmi. Fakat burada yol hem daha kısa ve tanıdık hem de daha zorlu. Filmin orta sınıf beyaz erkeği bilmediği bir doğa parçasında azgın dalgalar ve vahşi yabancılarla boğuşmak zorunda değil. Ancak bu kez de ötekilerin, azınlıkların “işgali altındaki” kentte, kendi doğal yaşam alanında kendisini yabancı gibi hissetmekte. Üstelik de eşi tarafından terk edilmiş, çocuğunu görmesi yasaklanmış ve yıllarını verdiği işinden atılmış. Erkekliğin üç temel enstrümanından, başarı, babalık ve kadın-erkek ilişkisindeki egemen konumdan yoksun biçimde, 3-0 yenik çıkmış bu yolculuğa. Deliverance’ın erkeklerinden farklı olarak hayatta kalabilmek için savunmayı değil saldırıyı seçiyor. Hakkı saydığı ayrıcalıklı konumu yeniden elde edebilmek için bir tür yıkım makinesine dönüşüyor. Film boyunca defalarca söylediği gibi, bu adamın tek isteği evine dönmek! Ancak ölürken bile bu hayaline yaklaşamıyor.

Falling Down ve Deliverance birbirinden çok farklı dönem, tür ve mekânlarda geçmekle birlikte beyaz-orta sınıf erkeklik krizini ele alan birer “yolculuk” filmi. Her iki filmde de erkek, ev/işyeri gibi, hâkim konumda olabileceği mekânların uzağında. Birinde, çoktan yabancılaşıp uzaklaştığı doğanın göbeğinde. Diğerindeyse içine doğduğu kent yaşamında ayrıcalıklarını yitirmiş, sürgün edilmiş halde, “hiçbir yerde”.

70’lerin beyaz orta sınıf erkeği için “ev”, eksik, örselenmiş, yaralı biçimde de olsa engelleri aşıp halen dönebileceği, sığınabileceği bir yerken 90’ların erkeğinin artık dönebilecek bir evi yok… Bu yerinden edilmişlik, 90’lardan itibaren filmlerde rastladığımız erkek karakterleri okumakta önemli bir anahtar sunuyor. Gündelik yaşamın her alanına sızan iletişimsizlik, şiddet ve sıkışmışlığı başarıyla anlatan bu iki “erkek filmi”ne dikkatle bakmak, günümüz erkeğini daha iyi okumamızı sağlıyor.

Kendi ayakları üstünde giderek daha dik duran günümüz kadını soruyor: “Benim erkeğim olabilecek kadar güçlü müsün?” Bu filmlerdeki erkeklere sorulsa alınabilecek yanıt herhalde şöyle bir şey olurdu: “Gelme üstüme kadın! Ben evime dönüş yolunu bulabiliyor muyum!”

(1) Issız adam karakterlerine ilişkin ayrıntılı bir çözümleme için bkz. http://www.ekranella.com/haber/issiz-adamlar-sarmis-dort-yanimizi

(2) Yvonne Tasker, “Masculinity, Politics and National Identity”; Spectacular Bodies: Gender, Genre and the Action Cinema içinde, ABD: Routledge, (1995) 2000, s. 73-90.

(3) Sally Robinson, “Emotional Constipation and the Power of Damned Masculinity: Deliverance and the Paradoxes of Male Liberation”, Peter Lehman (der.), Masculinity: Bodies, Movies, Londra: Routledge, 2011, s.133-147


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI