Kültür dünyasının en gizemli hikâyelerinden biri

Pazartesi, 23 Ocak, 2017
Kentin ve ülkenin yöneticileri, medyası, iş adamları, sanat dünyası az bulunur bir fikir birliği içinde o kültür merkezinin yapılmasını istiyordu. Ama bir türlü olmadı. 12 yılda yılan hikâyesine dönen bu proje, şimdi gerçekleşebilir mi? Belki...

Suna ve İnan Kıraç’ın bir hayali vardı. İstanbul’da kentin kültür ve sanat hayatına imzasını atacak devasa bir proje gerçekleştirmek. Suna Kıraç’ın adını yaşatacak, görkemli bir kültür merkezi yaptırmak. Türkiye’nin en büyük sanayici ailelerinden birine mensup olan Suna Kıraç ve otomotiv sektöründe etkili bir işadamı olan İnan Kıraç, servetlerinden önemli bir payı bu işe ayırmaya hazırdılar. 100 milyonu inşaat, 100 milyonu işletme giderleri için 200 milyon dolarlık bir harcamayı göze almışlardı.

2005 yılında, Şarık Tara, İnan Kıraç’a hayalini kurdukları kültür merkezi için Tepebaşı’nda belediyeye ait fuar merkezi ile TRT’nin stüdyosunun olduğu yeri önerdi. Buranın karşısındaki bir eski yapıda Pera Müzesi’ni, onun yanıbaşındaki bir başka tarihi yapıda ise İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nü kurmuşlardı ve dolayısıyla Meşrutiyet Caddesi üstünde bir kültür adası oluşturacak bu fikir onları çok heyecanlandırdı.

Hemen temasa geçtikleri Belediye Başkanı Kadir Topbaş da fikri destekledi. Ve hatta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da… Herşey yolunda gözüküyordu, Kıraç ailesi proje için çalışmaya koyuldu. Zaha Hadid, Jean Nouvel, Herzog-De Meuron ikilisini gibi dünyanın en ünlü mimarlarını düşündüler ve neticede işi Gugenheim Bilboa binasıyla bir şehrin kaderini değiştirmiş Frank Gehry’e kabul ettirdiler. Gehry, İstanbul’a geldi bölgeyi havadan inceledi, Tarlabaşı sokaklarında gezindi ve projesini hazırladı. Ayasofya ve Sultanahmet camileriyle de diyaloğa girecek, belli ki dünyanın ilgisini çekecek ve kesinlikle kentin simgelerinden biri olacak bir projeydi bu. Ama iş bir türlü başlayamadı. Kentin ve ülkenin yöneticileri, medyası, iş adamları, kültür sanat dünyası az bulunur bir fikir birliği içinde bu konuyu desteklemelerine rağmen nedense bir türlü yol katedilemedi…

Belediye eskiden, TÜYAP’ın olduğu sergi alanıyla, kat otoparkı Suna İnan Kıraç Vakfı’na devretmeye hazırdır. Ne var ki TRT bir türlü bu işe yanaşmaz. Binanın devri için önce 14, sonra 20, sonra 24 milyon dolar ister. Bir koşul da, belediyenin yeni stüdyo binası için yer göstermesidir. Daha sonra önerilecek yerler beğenilmeyecek, o devir bir türlü gerçekleşmeyecektir. Zamanla belediye, sergi salonunu başka bir kuruma dönüştürür, otoparkın sözleşmesini yeniler. (Hatta geçtiğimiz aylarda otoparkı elden geçirip işletmesini kendisi üstlendi, İSPARK oldu). Frank Gehry mesleği bırakır, dönemin valisi, kültür bakanı ve hatta TRT Genel Müdürü hepsi değişir… Ve mesele öylece kalır.

Türkiye kültür dünyasının en garip hikâyelerinden biri bu. Aradan 12 yıl geçti ve hâlâ gizemini koruyor. Türkiye’nin en güçlü iş adamları, siyasetçileri, kültür insanlarının çözemediği bir denklem. Kimilerine göre belediye ve TRT’nin derin bürokrasisi bu işi yokuşa sürdü. Tayyip Erdoğan gibi güçlü bir siyasetçiye rağmen böyle bir şey olabilir mi?

Geçen hafta İnan Kıraç, Hürriyet’ten Elif Ergu’ya, ‘FETÖ’yü kastederek “O dönemde bize karşı çıkarılan engelleri düşününce bu yapıdan kuşkulanıyorum” demiş. Belki de İnan Kıraç’ın dediği gibi. Eğer öyleyse, hâlâ bir umut var demektir. Cemaatin kamudan tasfiyesi sonrası, belki bu yılan hikayesi mutlu sona doğru ilerler. 2005’in en önemli siyasi aktörleri bugün de iktidarda olduğuna göre, neden olmasın?

Haliç’ten, Beyoğlu’na baktığınızda gördüğünüz en büyük yapı, hâlâ o fena TRT binası. TRT’nin ne için kullandığını tam olarak anlayamadığım renkli camdan yapılmış bu küp şeklindeki yapının hiçbir mimari albenisi olmadığı aşikar. Son yıllarda cephesine TRT dizileri giydirilerek Türkiye’nin en büyük ilan panosuna dönüşmüş durumda ki, hiç değilse ‘işlevi arttı’ diyebiliriz…

Evet, kültür sanat yatırımlarından söz etmek için hiç uygun zaman değil. Taksim Meydanı’ndaki terkedilmiş AKM bile neredeyse görünmez oldu, kimse ondan bahsetmiyor. Ama yaşananları unutmamamız, iyi fikirlerin peşini bırakmamamız gerek. Kaderde bir gün, TRT stüdyolarının kartonpiyer süslemeleri olan bir otele dönüştüğünü görmek de var ve buna karşı Kıraçların projesini gündemde tutmaktan daha iyi bir çare yok.

Başta anlattığım hikâyeyi, Rıdvan Akar’ın yazdığı ‘İdealler Gerçekleşirken-Suna Kıraç’ın İzinde 10 Yılın Öyküsü’ adlı kitaptan özetledim. Dilerim, Suna Kıraç’ın bu ideali de gerçekleşir.

Ortada bir emare olmasa bile ben 1500 kişilik o salonda konser dinlediğimizi, Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda oyunlar izlediğimizi, Haliç manzaralı kafede sohbete daldığımızı hayal etmeyi sürdüreceğim.

Şu soğuk günlerde içimi ısıttığı için.

YAZARIN DİĞER YAZILARI