Biz bir aileyiz!

Pazartesi, 5 Eylül, 2016
Ulvi havalimanı projesinin “aile içindeki” bir vahşetin üzerinden yükseldiği bilgisi hâlâ “tatsızlık” yaratabilir. Fakat gidişat böyle devam ederse, ortada vahşet ve onun bilgisinin “içeride” tutulmaya çalışıldığı bir kötülükler ittifakı olan “aile” bile kalmayacak.

Biz bir aileyiz. Vahşet bizim aile içi sorunumuz. Başkasının bilmesine, bilse de karışmaya hakkı yok! Birbirimize her türlü kötülüğü yapar ama yine de “iyi aile” görünümümüze halel gelmemesi için işbirliğimizi sürdürürüz. Biz bir aileyiz. İçi karanlık, dışı pir-u pak bir bütün. Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkesiyle, Sünnisiyle Alevisiyle, bin yıllık geçmişi ve menzili sonsuzluk geleceğiyle… Tek millet, tek dil, tek devlet, tek tek tek… Biz milyonlarız ve tekiz!

Aile güzellemelerinin tümünün kara bir örtü olduğunu hepimiz biliriz. Ama n’aparsın işte, madem biz bir aileyiz, dağılmamak için birbirimizin suçlarını gizlemeliyiz.

“Ailemiz” giderek büyüyor, güçleniyor. Bizi çekemeyenlerin kem gözlerine şiş, projelerimizi genişletiyoruz. Ne yazık ki İstanbul’da tüm dünyayı kıskançlıktan çatlatan ulvi 3. Havalimanı’nda hazırlıklar tüm hızıyla devam ederken taşeron şirketin işçilere yaptığı açıklamaya göre “üzücü” bir olay meydana geldi. Olayın “aslını astarını” 31 Ağustos tarihinde, havalimanı şantiyesinin panosuna asılan ve cümlelerinden buram buram devlet kokan yazıdan okuyalım:

“Bugün altyapı taşeron kampında üzücü bir olay meydana gelmiştir. Üstünler-DAT şirketinde çalışan 2 kişi arasındaki husumet sonucu taraflardan birinin yatakhaneyi ateşe vermesi sonucu 1 işçi arkadaşımız hayatını kaybetmiştir… Bu tür olayların dışarıda projemizle ilgili farklı algılar oluşturmaması adına sizlerle bu bilgi paylaşımını yapmak istedik. Hepimiz bir aileyiz… Sizlerden bir özel ricamız da içerdeki bu olayın 3. kişilere aktarılmasında da gerekli hassasiyeti göstermenizi rica ederiz. Anlayışınız ve işbirliğiniz için teşekkür ederiz.”

“Hepimiz bir aileyiz” diyen şirketin açıklaması bu. (Açıklamanın tamamı burada: https://www.evrensel.net/haber/289132/diyarbakirli-isci-yakilarak-olduruldu) Şimdi gelelim üstüne benzin dökülerek yakılan Mehmet Aytaç’ın esas ailesinden, ağabeyi Suphi Aytaç’la yaptığımız görüşmeden çıkan “bilgilere.”

“Çocuğu yakmışlar. Hocalar ‘biz bunu yıkayamayız, kül olmuş bu’ dediler” diye söze giriyor Suphi Aytaç. 10 dakikalık konuşmamız boyunca defalarca sesi yükseliyor, bazen düşüyor. Bir daha konuşma “hakkı” verilmeyecekmiş gibi her şeyi ard arda sıralamaya çalışıyor. “Mehmet’i Mehmet diye biri yakmış” diyor, duraksıyor. Devam ediyor: “Önce gitmiş benzinlikten tiner almış. Bidona doldurmuş. Gitmiş, uyuyan Mehmet’in üstüne dökmüş. Kapıya da dökmüş. Ateşe vermiş, sonra da kapıyı kilitlemiş üstüne.”

“Beni günde on tane gazete arıyor, televizyon arıyor. Açıyorum televizyonu, hiçbir şey yok” diyor ağabey Aytaç. Haklı, çünkü aile içindeki bu “üzücü” olayın, şirketin de ifade ettiği gibi 3. kişilere aktarılmasında gerekli hassasiyeti göstermek gerekiyor! “İnternet’e vermişler. Siz de verin. Tüm dünya görsün, Avrupa, hatta Amerika görsün bu vahşeti” diyor ağabey Aytaç.

“BİZ NE BİÇİM KARDAŞIZ?”

“İnternet’e verilen” görüntüde kırmızı tişörtlü bir genç, önce benzincide görülüyor, sonra da dışarıda pompacının bidona benzin dolduruşunu izlerken. Üçüncü sahnede ise daracık bir koridorda, sırtına ekmek poşeti gibi astığı benzinle öldüreceği Mehmet’in uyuduğu odaya soğukkanlılıkla ilerlerken görülüyor. Bir sonraki karede ise odayı ateşe verip elini kolunu sallayarak gidişi.

Bayram diye bir şefi var, diyor Suphi Aytaç. “Onu arıyorum. Ne istiyorsun benden diyor. Senden ne isteyeceğim, Allah için doğruyu söylemeni.”

Suphi Aytaç’la görüştükten sonra şantiye şefini arıyorum. Haliyle, telefonu kapalı. Jandarmaya göre olay “kız meselesi.” Ağabeyine göre “siyasi.” “Gece 12’de bunlar aralarında tartışmışlar. Sabahleyin Mehmet gelmiş, yatmış. Sonra da Mehmet diye biri gelip yakmış bunu. Mehmet Diyarbakırlı ve Kürt. Bundan ne anlıyorsun şimdi? Çocuk zaten bana diyordu, Doğulu olduğum için beni dışlıyorlar, diyordu. Dedim oğlum siyasetle ilgimiz yok, ekmeğimizin derdindeyiz.”

36 yaşındaki Mehmet Aytaç’ın İstanbul 3. Havalimanı şantiyesinde “arkadaşı” tarafından yakılarak öldürülmesinden sonra aileyi bilgilendirmek için bile kimse aramamış. “Bilgi veren yok. İçişleri Bakanı, Ulaştırma Bakanı bu işin üstünde duracak. Bu ne biçim bir ülkedir. Ben anlamadım, biz burada ne biçim yaşıyoruz, bilmiyorum. Yani beynim duruyor. Biz ne biçim kardaşız? Ben ne biçim vatandaşım? Şimdi ne diyeyim? Vatan sağ olsun mu diyeyim? Çocuklarını yanıma getirmeyin diyorum, gözlerine bakamıyorum. Biri 8, diğeri 11 yaşında. Ben bunlara ne diyeceğim şimdi?”

Daha önce Siirt’te bir şirketin şoförlüğünü yapan Mehmet, sigortasının yatırılmadığını öğrenince “güvenceli” diye kalkıp İstanbul’a, Havalimanı şantiyesinde çalışmaya başlamış. Suphi Aytaç: “Burası daha güvencelidir diye gitti. Onlar da bize cenazesini yolladılar.”

DOMESTOS DA MİKROPLARI YOK EDİYOR!

Şirketin “hepimiz bir aileyiz” vurgusuna katılmamak mümkün değil! Madem hepimiz bir aileyiz, o halde içerideki kirleri dışarıdaki hasımlarımız bilsin istemeyiz, değil mi? Ne de olsa dışarıda projemizi çekemeyip “üzücü bir olayı” bahane ederek bizi karalamaya çalışan kem gözler tetikte! Fakat bu esnada “aile reisleri,” yani şirketin patronu ve ilgili bakanlıklar (İçişleri ve Ulaştırma), Mehmet Aytaç’ın ağabeyini arayıp başsağlığı dilemeye bile gerek duymamış! Yukarıdaki linki tıkladıysanız, şantiye panosuna asılan ilanda “yakınlarına ve ailesine başsağlığı” dilendiğini görürsünüz. Evet evet, sadece şantiye panosundan!

“Cinayetin de en vahşisi ailede işlenir” diyor psikiyatri profesörü Selçuk Candansayar. Peki ama nasıl oluyor da oluyor diye soruyorum. Elcevap: “30-40 yıldır ülke kan içinde ve bu süreçte her türlü çatışmanın tek bir yolu vardır fikri meşrulaştı: Ya benimlesin ya da yoksun! Benden olmayan insan değildir fikri yerleşti. Benden olmayan sadece insan değil, aynı zamanda varlığı benim var oluşuma tehdittir…”

Candansayar’a göre IŞİD’in vahşet gösterilerinden sonra öldürmenin bu tür yollarla (benzin dökerek örneğin) yapılabileceğine dair meşruiyet doğdu. “Geri dönüşsüz yok etmek… Yeter ki yok et ama nasıl yok edersen öyle et.’ Domestos bile mikropları yok ediyor. ‘Benden farklı olan benim düşmanımdır. Ben onu yok etmezsem o beni yok edecek.”

BİZDE BİRBİRİNİ TANIYANLAR BİRBİRİNİ ÖLDÜRÜYOR

“Aile denip duruyor” diyor Candansayar ve ekliyor: “Türkiye’de bireysel cinayetlerin neredeyse yüzde 90’ı aile içindedir. Biz, birbirini tanımayanların birbirini öldürdüğü bir kültürde değiliz. Türkiye’nin önemli bir özelliğidir bu. Dikkat et cinayetlere ya erkek kadını, ya ağabey kızkardeşini, dayı oğulları, amca çocukları birbirini öldürüyor. Zaten biz aile içi cinayetlerle meşhuruz.”

Pieter Spierenburg, “Cinayetin Tarihi” kitabına şöyle başlıyor: “Öldürme her zaman, bu eylemde yer alanların ve eyleme tanıklık edenlerin temel değerlerini etkiler; bu yüzden kültür, toplumsal hiyerarşi ve karşı cinslerin ilişkileri hakkında değerli bilgiler sunar.”

Spierenburg’un altını çizdiği “değerli bilgiler”, Türkiye’de Kürt-Türk “ailesi” içinde gelinen aşamaya dair de çok şey anlatıyor. Spierenburg’un, kitabının sonlarına doğru yaptığı hatırlatmaya bakalım: “Cinayet düzeyinin yüksek olduğu Ortaçağ’da, insanlar cinayetten korkmuyorlardı. 19. yüzyıla doğru öldürme fiilleri azaldıkça, korku arttı. Ancak 20. yüzyıl boyunca, ters bağlantı ortadan kalkmaya başladı. Şiddetin en düşük noktaya indiği 1950’ler ve 1960’larda, başka toplumsal kaygılar ortaya çıktı ve cinayetlerin 1970’ten sonraki artışına, şiddete karşı yükselen bir duyarlılık eşlik etti…”

Türkiye’nin geldiği nokta, Ortaçağ’la eşdeğer. Artık kimse cinayetten korkmuyor, dehşete kapılmıyor. Evet, bir Mehmet’in diğer Mehmet’i, “siyasi” (Türklük-Kürtlük) bir husumetten veya “kız” meselesinden çıkan kavga sonrasında benzin dökerek yakmasının “aile içinde” kalacak “üzücü” bir olaydan ibaret kalması isteniyor şimdilik. Çünkü ulvi Havalimanı projesinin “aile içindeki” bu vahşetin üzerinden yükseldiği bilgisi hâlâ “tatsızlık” yaratabilir. Fakat gidişat böyle devam ederse, ortada vahşet ve onun bilgisinin “içeride” tutulmaya çalışıldığı bir kötülükler ittifakı olan “aile” bile kalmayacak. Neyse ki şimdilik hâlâ bir “aileyiz” diyesi geliyor insanın. Ya o “aile” bile dağılırsa? İşte insanın bu aşamadan sonrasını yazmaya bile eli varmıyor.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI