Başkalarının acısını duyan yazar

Pazartesi, 22 Ağustos, 2016

“Silah sesleri ansızın yeniden başladı; ürküntüyle sıçrayan Özgür’ün sol elindeki bardak yere düştü… Bütün bedeni elektrik akımı verilmişçesine gerilmiş, titriyordu. Gövdesindeki her gözenekten ter fışkırıyordu ama öte yandan buz kesmişti. Gözlerine bir türlü akamayan, asit gibi yakıcı yaşlar dolmuştu. ‘Yeter artık, yeter! Dayanamıyorum! Tanrım, son ver artık bu işkenceye! Gücümün kalmadığını görmüyor musun?’”

Aslı Erdoğan‘ın Kırmızı Pelerinli Kent romanı böyle başlıyor. Üniversitede çalışmak için gittiği Rio de Jenerio’da bambaşka bir ruh haline ve hayata kapılıp giden Özgür’ün hikayesini anlatan kitabın başrolünde bu tuhaf kent var. Rio, Türkiyeli bir genç kadının alışık olmadığı kadar özgür ve aynı oranda tekinsiz. Sıcak ve rutubetli havası, kocaman böcekleri, arsızca büyüyüp sıklaşan bitkileriyle Rio’nun vahşi doğası kentin sunduğu hayata dair güçlü bir metafora dönüşür. Özgür bu doğayla ve kendisiyle mücadele ederken kentin gecekondu mahalleri olan favelalardan yükselen sesler geceleri esir alır. Bu silah ve çatışma sesleri, uyuşturucu ticaretini kutlayan havai fişekler, patlamalar hiç bitmeyen bir endişenin kaynağıdır. Çünkü her tür insanın yaşadığı bu kentte şiddet beklenmedik bir anda insanın üstüne sıçrayabilir. Hele yoksul, yalnız ve korumasızsan…

Kırmızı Pelerinli Kent için, “bugünkü Türkiye’yi anlatıyor” demek kolay bir metafor olurdu. Ama bu kitapta hendekler ve ablukalarla yıkılmış ya da canlı bombalarla insanları paramparça edilmiş Türkiye’nin kentlerine dair bir şeyler olduğu da muhakkak. Bir kentin, bir ülkenin, kendimiz dışındaki dünyanın hayatı simgeledikçe çekicileşen, ölümü hatırlattıkça tehdide dönüşen çehresine dair müthiş bir metindir Kırmızı Pelerinli Kent. Aslı Erdoğan’ın kısa, sımsıkı dokunmuş, şaşırtıcı derecede cesur ve yaratıcı metinlerinden biri.

Aslında az yazan bir yazardır Aslı Erdoğan. Kırmızı Pelerinli Kent, belki de onun en ünlü kitabı. İsmini duyurmasını sağlayan Mucizevi Mandarin, ilk kitabı Kabuk Adam ile 2009’da yayımlanan Taş Bina ve Diğerleri yazarın diğer önemli edebi metinleri. Bir de yazılarından oluşan deneme kitapları var.

Yazı ya da deneme kitapları, onun yazar kimliğinin önemli ürünleri. Çünkü Aslı Erdoğan için kurgu kadar kurgu dışı da, edebiyat kadar politika da önemli. Ürettiği metinler kadar yazarlığın kendisi de değerli. Biliyoruz ki Aslı Erdoğan için ‘başkalarının acıları ve empati’ sadece bir edebi mesele değil, aydın kimliğinin parçası. Dolayısıyla gazete yazıları ve gündeme karşı duyarlı olabilmek de önemli.

SİSTEM BEDEL ÖDETİYOR

Genç bir fizikçi olduğu zamanlardan bu yana dünyanın farklı kentlerinde, farklı insanlarla, farklı tecrübeleri biriktirmeyi önemseyerek yaşadı Aslı Erdoğan. Hep dolaştı durdu. Bir yandan gazete yazarlığını, öykü, roman yazmak kadar önemsedi. Ben bildim bileli köşe yazarı ya da kendi blogunda güncel yazılar yazan bir edebiyatçı oldu. Tabii ki vicdanı olan bir yazar gibi her daim ezilen, sesini duyuramayan, dezavantajlı olduğunu düşündüğü kimselerden, gruplardan yana koydu tavrını. Yazıyı bir iktidara dönüştürenlerden olmadı. Ülkenin doğusundakileri de çok yazdı, cezaevlerinde sesini duyurmaya çalışan mahkumları da… Tıpkı roman kahramanı Özgür gibi yapayalnız ve kırılgan olmasına rağmen cesaretini hiç yitirmeden tavır takınmaktan çekinmeyen bir yazar oldu. Şimdi de bu hayatın bedelini ödetiyor sistem ona; sırf yazdığı yazılar nedeniyle tutuklandı, hapis yatıyor.

Herkesin bildiği ‘Hüzün ki en çok yakışandır bize‘ dizesinin sahibi, Türkiye’nin en ünlü şairlerinden Hilmi Yavuz da 80 yaşını geçmişken, Aslı Erdoğan gibi hapse girecekti. Neyse ki şimdi evinde. Birbiriyle hiç ilgisi olmayan iki gazetede yazan, iki şair ve yazardan söz ediyorum. Birbiriyle hiç ilgisi olmayan siyasetler, hiç ilgisi olmayan dünya görüşleri, hayatlar. Çalıştıkları gazeteler kapatıldı, bütün çalışanları çok ağır suçlamalara maruz kaldılar. İşin ucunda ülkeyi sarsan terör örgütleri var… Suçlamalar o kadar büyük ki, gazetelerin ve gazetecilerin maruz kaldığı muamelenin ne kadarının yayımlama ve ifade özgürlüğüne sığdığını bile yeterince tartışamadı Türkiye. Ama 80 yaşında bir şaire, hayatını yazmaya adamış bir kadın yazara dokunduğunda neyse ki yazarlar susmadı, imza kampanyalarıyla gösterilerle seslerini yükseltti. Çünkü herkes Aslı Erdoğan’ın cezaevinden yolladığı mesajda belirttiği gibi bu işin bir vicdan meselesi olduğunu biliyor. Düşüncenin ve yazının suç olmadığı bir dünya düşünden vazgeçmemek gerektiği, ifade özgürlüğünün olmadığı yerde bütün diğer özgürlüklerin de tehdit altında olduğu bir evrensel gerçek.

Yazarların, şairlerin kovuşturmaya uğradığı, yayımladıkları kitaplar ne olursa olsun yayınevlerinin bir günde kapatıldığı, binlerce kitabın imha edilmek üzere kütüphanelerden toplatıldığı bu hayatta bir yanlışlık olduğu aşikar…

Peki ne yapalım? Bu yazıyı Kırmızı Pelerinli Kent’in son cümleleriyle bitirip çemberi kapatalım. Belli ki boş vermek mümkün değil. Ama hiç değilse Aslı Erdoğan’ı ve o müthiş karakteri Özgür’ü bir kere daha hatırlayalım; okuyalım, okutalım.

“Rio’ya verip verebileceği tek yanıt, söyleyip söyleyebileceği tek söz… Dünyayla arasındaki tek sesli diyalog… ‘Boş ver,’ dedi kendi kendine Türkçe konuşarak, ‘BOŞ VER. DEĞMEZ.’”

YAZARIN DİĞER YAZILARI