YAZARLAR

'The Offer': Tutkulu azmin müşfik pençesi 

Parayla gücün, ticaretle sanatın, suçla suçlunun, siyasetçiyle mafyanın, patronla asistanın, yönetmenle yazarın, senaristle oyuncunun, görüntü yönetmeniyle ışıkçının ve daha birçok paydaşın ilişkilerinin tamamının bu kadar iyi işlendiği, bu işlerden herhangi birisindeyseniz derhal sokağa fırlayıp en iyi işinizi çıkartmaya sevk edecek kadar ilham kaynağı olabilecek bu yapıta ben bir başyapıt demeyi abartılı bulmuyorum.

Yaratıcı işlerin perde arkasındakiler o perdenin arkasında kalır sıkça. Özellikle yaratıcı sektörlerin muhtelif nedenlerle tam olarak sektöre dönüşemediği, bu işlerin köşe tutan alikıran baş kesen erkek egemen “abicilik” meclislerinden ve onların kapılarında yatan “genç yetenekler”den mürekkep bir güruh ayinine dönüştüğü bizim ülkemiz gibi yerlerde bir de sıkışır kalır oradakiler perdenin ardında.

Bu, bir bakış açısı.

Ülkemizde, bilhassa son senelerde yaşatılanların ve yaşanan toplumsal olguların sıkıştırmasının da etkisiyle, yaratıcı sektörlerin ön planındaki oyuncularla perde arkasındakiler kader birliği etmişçesine birliktelik ve ahenk içerisinde çalışmakta, iki taraf da birbirinin kıymetini bilerek hakkını vermekte, öndekinin gönlü arkadakinin kıyıda köşede kalmasına razı olmadığından mütemadiyen onların da adları anılmakta ve yüceltilmektedir. Toplum da bunu benimsemiş ve böyle olmasından gayet memnundur.

Bu da bir başka bakış açısı.

Sizce hangisi daha doğru? Bu işlerin içinde değilseniz sizce hangisi gerçeği daha sık yansıtır? Bu işlerin içindeyseniz sizce hangisi daha isabetli bir tespittir?

Ben ikisinin de doğru olduğu durumları biliyorum ama ilkine daha sık rastlandığını ve genel ahvali daha iyi tanımladığını düşünüyorum. Zira bu sektörlerin ürünlerini kamuyla buluşturduktan ve umumi beğeniye sunduktan sonra mükafatlandırma geleneğimiz “yok” ile “yerlerde sürünme” arasında bir yerlerde duruyor. Bunun nedeni de sanatsal ürünlerin “ünlü”den bağımsız özgül ağırlığına dair bir kültürümüzün ve anlayışımızın olmayışı. Yani, bu ürünlerin ön planlarında, ekranda, sahnede, kameranın ve mikrofonun önünde olmayanların kamuoyunca bilinmesi ve tanınması gerektiğine dair bir kanaat yok. “Yok”tan kastım, müzikten sinemaya, edebiyattan güzel sanatlara kadar pek çok yaratıcı alanda kurumsal bir yapı veya akademi tarafından yönetilen istikrarlı bir takdir mekanizması olmaması. “Yerlerde sürünen” ise bu tip organizasyonlara kalkışıldığında yaşanan adaletsizlikler, danışıklı dövüşler, sakil ödül törenleri, pespaye ödül konuşmaları ve o konuşmaların sahibi olan kürsülerin kifayetsiz muhterislerini anlatıyor.

Bu “yok” ile “yerlerde sürünme” arasında bir yerlerde bir varmış bir yokmuş, iki ileri bir geri düzensizliğiyle düzenlediğimiz mehter, pardon, ödül törenlerinin sinema için olanını; köklü, saygın, en fazla bilinen Altın Portakal’ı bile artık yapılamayacak hale getiren toplumsal bölünme, siyasi kavgalar, kişisel çekişmeler, rant ve çıkar ilişkilerinin himayesinde hasbelkader ve arada bir yapılabilen müzik sektörü muadillerine dair gözlem ve düşüncelerimi önceki bir yazımda paylaşmıştım.

Durup dururken bunları düşünmeye sevkeden ise son zamanlarda en beğenerek seyrettiğim ve seyretmekte epey geç kaldığımı fark ettiğim dizi The Offer (2022). The Godfather (“Baba”) efsanesinin yapım hikayesini, bir başka deyişle perde arkasını, filmin yapımcısı Albert “Al” S. Ruddy’nin hafızasından ve gözünden anlatan, on bölümden ibaret bir adet sezonu yayınlanmış bir mini-dizi. Hikâyeyi anlatırken karakterleri ve olay örgülerini derinlikle ele alan, yalnızca 2-3 değil, 10’a yakın karakteri eşdeğer oranlarda işlemeyi başaran, her bölümünde “üretmeye” çabalayan herkesi ilhamdan ilhama koşturacak sahnelerle dolu, dopdolu bir dizi bu. Gerçek olaylara dayandığından rahatlıkla belgesel-drama diye sınıflandırılabilecek olmasının yanı sıra, gerçek karakterlerin bir kısmının çok ünlü oyuncu ve yönetmenler olması, onları canlandıran oyuncuların da casting başarısıyla sergiledikleri performansları diziye nitelik katıyor.

Bu yapımı özel kılan pek çok unsur var. Tek tek hepsine değinmek için bu yazı kısa kalır ama beni en çok ilgilendiren kısmı başlarda bahsettiğim perde arkasındakilere yaklaşımı. Hatta yaklaşımı değil, düpedüz bir perde arkası ve oradakilerin hikayesi bu. Anlatısında bazen oldukça konvansiyonel yollara ve bazen basitleştirmeye gitse de bunu dizinin akıcılığı ve çekiciliğini korumak uğruna yaptığını hissettiriyor. Dolayısıyla bunların kabiliyetsizlikten veya kolaycılıktan değil akıllıca yapılmış pragmatik seçimlerden kaynaklandığı anlıyor ve sorunsuzca kabullenebiliyorsunuz. Birçok dijital platform dizisini bir noktadan sonra çekilmez ve izlenmez kılan tempo problemi, sofistike olayım derken kara kuyulara düşen anlatı açmazlarından ari, izleyiciyi sıkmadan ona el uzatan, iyi hissetmeyi ve hissettirmeyi önemseyen bir dizi bu. Film yapmanın aşkını film yapma aşkıyla ekrana taşımayı, hem de bunun duygusunu seyirciye geçirmeyi başarıyor. İzleyiciyi angaje tutmakla onu aptal yerine koymak arasındaki incecik çizgide mahir bir cambaz gibi ve ikincisinin tuzağına düşmeden ilerleyen bir yapım. Bununla birlikte oyuncular, çok iyi yazılmış diyaloglarla gerçek ve dolayısıyla canlandırması çok zor karakterleri başlarının üstünde taşıyabiliyorlar. Bu sayede perde arkasında kimler ve neler olduğunu bize göstermekle kalmayıp onları gerçekten anlamamızı sağlıyorlar.

Dizinin ilk bölümünden itibaren son bölümüne doğru zamandizinsel bir yolculukla sonuca, yani The Godfather filminin gösterime girmesine ve alacağı tepkiye odaklanıyoruz. Adım adım ve gittikçe artan bir tansiyonla sürecin bir parçası halinde oraya taşınıyoruz. Finali, yani gerçek hayatta bu başyapıtın ticari başarısını, gördüğü takdiri ve aldığı Oscar ödüllerini bilmemize rağmen “acaba ne olacak, nasıl olacak?” diye merak ettirilebilmemiz anlatının ve kurgunun maharetinden kaynaklanıyor. Neticede gişedeki muazzam başarıyı Oscar töreninde teker teker toplanan ödüller takip edince yapım sürecinin bir paydaşı olmuşçasına seviniyoruz. İzleyicide bu duygusal yoğunluğu ve karşılığı yakalamak ve başarmak dile – ve yazıda ele – kolay. Ve işte tam da bu Oscar Ödülleri kısmı bu diziyle bu yazının meselesini ortaklaştıran taraf. Yani bu tür yapımların (sadece sinema ve televizyonda değil, başta müzik olmak üzere popüler sanat ve yaygın kültür çıktılarının tamamında) kamuoyuna sunulmasıyla perde arkasındakilerin de anılmasının toplumsal alışkanlığa ve takdire mazhar olması hususu. Film yapmanın da emek ve alınteri gerektirdiğini, eğlence sektörünün parçası olsa da oradaki “eğlence”nin “laylaylom” değil, varoluşsal bir ihtiyaç ve duygusal bir hakikat olduğunu içselleştirmiş, dolayısıyla ürüne ve üretene saygı duyabilen toplumların tutumu.

Casting mucizesi – Dan Fogler ve canlandırdığı Francis Ford Coppola

Buna rağmen, bir yapıtı beğenmeyi ve yüceltmeyi kendini küçültmek ve alçaltmak gibi gören Rotten Tomatoes ve Metacritic gibi sitelerin bazı eleştirmenleri diziyi yerin dibine sokmaktan geri kalmamışlar. Her zaman sanat eleştirmenliğinde övgü kadar yergiye de yer vermeyi, muhtelif nedenlerle olumsuz yorumlardan geri durmayarak açık sözlülüğü savunurum. Dolayısıyla bu fikirlerine saygı duymakla beraber anlamakta zorlandığımı belirtmeliyim. Domates sitesinin 100 üzerinden 57’lik, Metacritic’in 48’lik eleştirmen değerlendirme ortalamalarına karşın aynı sitelerde kullanıcı puanı 10 üzerinden sırasıyla 9.5 ve 8.3. Ayrıca IMDB gibi kıt notuyla bilinen bir platformdaki 10 üzerinden 8.6’lık puan yapımın aslında ne kadar beğenildiğinin tasdiki. İlginçtir; eleştirmenlerle genel izleyici takdirleri arasında bu kadar farka sık rastlanmaz. Acaba Hollywood’u ve film sektörünü bu kadar iyi ve içeriden anlatan bir yapım karşısında narsisistik bir zedelenme mi yaşamışlar bu eleştirmenler diye düşünmeden edemiyor insan. Hani neredeyse gerçek hayatta filmin yapımcılığını üstlenmiş Al Ruddy’den yapım işini ve hatta The Godfather’ın aslında ne ifade ettiğini daha iyi bildikleri sanrısının getirdiği kategorik hezeyanın pençelerinde kıvranmalar mı yoksa?

Al Ruddy (Miles Teller), asistanı Bettye McCartt (Juno Temple), F. F. Coppola (Dan Fogler)

Dizinin ana ve bölüm temaları arasında en güçlüleri sıradanın zaferi, ticaret-sanat ikilemi, iyi kalpli katiller, zorluklara direnmenin ve kadının görünmez gücü. Her biri bolca zaman ayrılarak, enine boyuna işlenerek, karakterlerin etkileyici performanslarıyla zenginleştirilerek ele alınıyor. Filmden tanıdığımız oyuncular Marlon Brando ve Al Pacino, yönetmen Francis Ford Coppola, filmin dayandığı romanın yazarı aynı zamanda Coppola ile birlikte filmin senaristi Mario Puzo gibi isimlerin dizideki versiyonları ilgi çekici karakterler. Bir yandan filmle ilgili yıllardır aklınıza takılmış olabilecek birçok soruya belgesel niteliğinde cevaplar bulurken tamamen kurgusal bir öykü izliyormuşçasına şaşırabiliyorsunuz. Bu da çok kıymetli ve her belgesel-dramanın başarmak istediği ama zor yakalanan bir olgu.

Giovanni Ribisi’nin muhteşem bir oyunculukla canlandırdığı Joseph Colombo karakteri

İster istemez dizi kendinden uzun uzun bahsettiriyor ama bu dizinin bana düşündürdükleri benim için diziden önemli. Bir işe içeriden bakışın izleyiciye geçmesi ancak bakanın içeriyi gerçekten bilmesiyle başarılabiliyor çoğunlukla. Bir yazar veya senaristin hiç bilmediği veya az bildiği herhangi bir şey, yer, konu, kişi, olay, kurum vb. hakkında ikna edici, daha önemlisi duyguyu geçirici bir metin yazması, o şey ne kadar iyi araştırılsa ve incelense de hiç kolay değil. Gerek edebiyatta gerekse sinemada bunu yapabilen az sayıda yazar olduğunu düşünüyorum. Oysa, başta da belirttiğim gibi, The Offer’ın yapımcıları arasında The Godfather’ın yapımcısı olarak hikâyesi anlatılan Al Ruddy var. Hatta dizinin resmî duyurularında “Yapımcı Albert S. Ruddy’nin The Godfather’ın yapım sürecindeki sıra dışı, daha önce hiç görülmemiş deneyimlerine dayandırılmıştır” ibaresi bulunuyor. Bu da diziyi gerçekten sıra dışı kılıyor. Parayla gücün, ticaretle sanatın, suçla suçlunun, siyasetçiyle mafyanın, patronla asistanın, yönetmenle yazarın, senaristle oyuncunun, görüntü yönetmeniyle ışıkçının ve daha birçok paydaşın ilişkilerinin tamamının bu kadar iyi işlendiği, bu işlerden herhangi birisindeyseniz derhal sokağa fırlayıp en iyi işinizi çıkartmaya sevk edecek kadar ilham kaynağı olabilecek bu yapıta ben bir başyapıt demeyi abartılı bulmuyorum.

The Godfather’ın arkasındaki orijinal çekirdek ekip

Perde arkasındakilerin, peşinde koştukları ve hayatlarını adadıkları sanat formuna duydukları aşkın, perde önündekilere duydukları saygının, birlikte ürettikleri yapıtların menfaati için verdikleri cansiperane savaşın, akıntıya karşı yüzerken harcanan emeğin ve teşekkürsüz çöllerde akıttıkları alınterinin görüldüğü, anlaşıldığı hatta afedersiniz takdir edildiği günleri görmek muhtemelen “Türkiye Yüzyılı” olmayan bir sonraki yüzyıla kalır ülkemizde. O vakte kadar bakarsınız bu işleri de insanlar değil yapay zekâ veya camgöz mucitlerin henüz icat edilmemiş yeni aygıtları yapmaya başlamıştır bile. İnsana da kürsülerden ChatGPT benzerlerince yazılmış ödül metinlerini seslendiren robotları dinlemek düşer.

Her şeye rağmen elbet su akar yolunu, başkasının da olsa bir derdi anlatmak için çırpınan isimsiz kahramanlar belki umduğunu bulur; dağ dağa kavuşur, birlikte çıkarlar kerevetine.


Can Sertoğlu Kimdir?

1975 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi’nden mezuniyetinin ardından The University of Texas at Austin’de Radyo-Televizyon-Sinema ve Ekonomi alanlarında çift lisans aldı. 1998’de New York’ta önce Right Track Recording kayıt stüdyosunda, ardından Atlantic Records’da prodüktör Arif Mardin’le birlikte çalışmaya başladı ve şirketin A&R departmanında görev yaptı. Bu dönemde Tori Amos, Stone Temple Pilots, Led Zeppelin, Jewel, Kid Rock, The Darkness, Matchbox Twenty, Craig David gibi sanatçı ve gruplarla çalıştı. Aynı zamanda Brooklynli kült grup World/Inferno Friendship Society’nin menajerliğini üstlendi. 2005 yılında Mor ve Ötesi’nin menajerliğini üstlenmek üzere Türkiye’ye döndü. 2015’e kadar grubun üyeleriyle birlikte kurduğu Rakun Müzik’in Genel Müdürü olarak birçok albümün yapımcılığını yürüttükten sonra 2015-2018 yılları arasında Doğuş Grubu’nun dijital platformu Puhu TV’nin kurucu ekibinde İçerik Direktörü olarak görev aldı. 2019’da kurduğu Ferment Records ile müzik yapımcılığına ve More Management etiketiyle 2005’ten beri sanatçı menajerliğine devam etmektedir. Yakın zamanda tekrar New York’ta yaşamaya başlamıştır.