YAZARLAR

Savaşı gazeteciler mi istiyor?

New York Times’da bir makale, daha başlığında şu soruyu sormuş: Barışa giden tek yol daha fazla savaş mı? Batı basınının manşetleri savaş yüklü. Ukrayna’nın dışında, daha geniş çaplı bir savaşa, belki bir dünya savaşına yönelik ihtimaller dillendiriliyor. Nükleer başlıklı füzeler, sığınaklar, haritalar… Gidişat bu yöne mi yoksa gazeteciler bir felaket özlemi mi çekiyor?

Ona “Çöl Ayısı” diyorlardı.

Televizyonda rastladıysam da aklımda kalmamış, şüphesiz iri kıyım bir adamdı ama hakikaten ayı gibi, iki yana devrile devrile mi yürüyordu acaba? Hani şu meşhur Amerikan boz ayısı gibi?

Çöl Ayısı - Norman Schwarzkopf

Ben onu fotoğraflarından hatırlıyorum. Çöl Ayısı. Çölde yapılan bir savaşın, Körfez Savaşı’nın Amerikan komutanı. Norman Schwarzkopf. 

Akılda tutması kolay bir isim sayılmaz. Ama 11 yaşımda, bir gazetede fotoğrafına rastladığımdan beri, bu generalin ne ismi ne de lakabı hafızamdan hiç çıkmadı.

1990 yazında Saddam Hüseyin’in Irak’ı, yanı başındaki petrol zengini ülke Kuveyt’i işgal edince, olaylar zincirleme şekilde gelişmişti. ABD, İngiltere, Fransa hemen bölgeye yerleşmiş, Suudi Arabistan’la ittifak kurup, Irak kuvvetlerini geri püskürmek ve hatta Saddam’ı da bitirmek için daha sonra Körfez Savaşı olarak anılacak savaşın hazırlığına girişmişlerdi. Ortadoğu’da sıradan bir yıl daha!

O yaz ve o sonbahar endişeyle geçti. 11 yaşındaydım. Saddam’ın Scud füzelerinin menzilindeki İskenderun’daydım. Savaşın bizi bulması yabana atılmayan bir ihtimaldi. İskenderun, Irak’ı vurması planlanan (ve daha sonra hakikaten de vuran) jetlerin konuşlandığı İncirlik Üssü’nün dibindeydi ve o zaman da tıpkı şimdi olduğu gibi fazlasıyla işlek ve stratejik bir limana sahipti.

Babamın görev yaptığı, üniversite kampüsü büyüklüğündeki lisenin birçok odasında pencerelerin ardı çimento torbalarıyla desteklenmişti. Tıpkı birer siper gibi… Pazarda gaz maskeleri satılıyordu. Bir de “Saddam bandı” diye yeniden isimlendirilen düz koli bantları… Bir iddiaya göre, Saddam’ın kimyasal gazlarına karşı pencerelere bu bantlardan çekilmeliydi. Birçok pencereye çekildi de. Babam da bir gün eve eli kolu bu bantlarla dolu gelmişti ama bizdekiler çekmecede unutulup gitti. Sanırım bandı alma işinin kendisi, en azından psikolojik olarak bir tür güvenlik tedbiriydi.

Ve gazeteler… O yazın gazetelerini büyülenmiş gibi okuyordum. Ne kadar çok yeni isim vardı. Ne kadar çok mühim insan vardı. Ne kadar çok ordu, ne kadar çok silah vardı. Generaller, albaylar, bataryalar, tümenler, uçaksavarlar ve füzeler, Patriot’lar, Scud’lar… Bir de o haritalar. Bağdat, Kuveyt, Tel Aviv, Cidde, İncirlik… Muhtemel bir savaş sathı. Adı yazılmasa bile, illa bir şekilde bu satha dahil olan şehrimin haritadaki yerine, o sevgili körfeze her defasında endişeyle bakardım.

Kendimi bu savaşla, yıkımla dolu dünyada çok küçük, çok bilgisiz hissediyordum. Küçük ve bilgisizdim zaten, 11 yaşındaydım. Sanırım bu endişe beni meraklı kıldı. Bütün isimleri, bütün silahları, bütün haritaları ezberlersem, duruma hâkim olacakmışım gibi gelmişti. Belki endişem geçmeyecekti ama en azından ne olup bittiğini bilecektim.

Bunu bilenler, bir sürü ismi bir sürü tabiri bir solukta söyleyen, yazan insanlar vardı. Gazeteciler, televizyoncular. Okudukça, seyrettikçe onlara daha da hayranlık duyuyordum. Her şeyi nasıl da biliyorlardı, muhtemel senaryoları art arda nasıl sıralıyorlardı. Savaşla işte böyle baş edilirdi.

İleride gazeteci olmak ilk böyle aklıma düştü. Bir yerden başlamam lazımdı.

Defterimden bir kâğıt kopardım, bütün isimleri alt alta yazdım. En başta Norman Schwarzkopf vardı. Aç parantez, Çöl Ayısı… 

***

Bu bir film senaryosu olsaydı, defterden yaprak kopardığım anın sonrasındaki sahne, bir savaş alanında tutulan günlükle açılırdı. Güzel de olurdu belki…

Ama çocukluk ilgime sadık kalıp meslek olarak gazeteciliği seçmiş olsam da, bir savaş alanına hiç gitmedim. Hiçbir savaştan haber geçmedim. Başka görevlerim ve önceliklerim vardı, fırsat olmadı, kestiremiyorum şimdi ama belki cesaretim de yoktu.

Bilgiyle ilişkim değişmedi ama savaşa ilişkin bilgilerin artık hayat kurtarmadığını; gazetelerde yazanların, televizyonlarda konuşanların bir kısmının gerçek bilgiyle değil kendi ajandaları ve dünya görüşleri doğrultusunda yazıp çizdiğini öğrendim. (Mesleği hakkıyla yapan herkesi tenzih ederim; neyi kastettiğimi anladığınızı umuyorum).

Savaş muhabirlerine hayranlık duymaya devam ettim. Mesleğe girince, onların hangi koşullarda çalıştığını görünce, hikâyelerini dinleyince hayranlığım daha da arttı. Dünyanın en önemli ve en zor işlerinden biri… Teknik olarak zor değil sadece, kelle koltukta çalışmanın zorluğuna ilaveten bir de şahit olmanın ve ömrün boyunca şahit kalmanın yükü var.

Bu onların anlatması gereken bir hikâye… Gerçi onlar da ancak mütevazı bir şekilde anlatıyorlar. Yıllarca savaş muhabirliği yapmış, gazeteci ve akademisyen Can Ertuna’ya sorduğumda, “bölgeye ulaşmak, orada hayatta kalmak, tanıklıklar ve kişisel deneyimler çerçevesinde yaşanan travmalarla başa çıkabilmek gibi faktörler dışında, savaş haberciliğinin, çelişkili görünse de göreceli olarak 'kolay' bir gazetecilik deneyimi sunduğu”nu söylüyor.

Can Ertuna

"Bunun nedeni alana gidildiğinde aktarılacak hikâyeye ulaşmakta zorluk çekilmemesidir: Nereye bakarsanız, kamerayı nereye doğrultursanız ya da kiminle konuşsanız aktarmaya değecek bir öykü vardır. Bu nedenle savaş, gazetecide ‘işe yarıyorum’ hissini pekiştirir.”

Sahadaki his, işe yarıyorum hissi.

Cephenin gerisindeki his ne peki?

Burada, sahadan geçilen o haberleri işleyenlerle, üzerine yorum yapanlarla, yazı yazanlarla, dahası, kamuoyunu şekillendirmeye çalışanlarla, genel olarak gazetecilerle ilgili bir soru sormak istiyorum. Bizim memleketle sınırlı değil, dünyaya dair bir soru.

Rusya’nın 24 Şubat’taki kapsamlı saldırısından sonra Ukrayna’da sürüp giden savaşın bende uyandırdığı bir soru. Giderek artar görünen Üçüncü Dünya Savaşı kaygılarının güçlendirdiği bir soru.

Acaba savaşı gazeteciler mi istiyor?

İstiyorsa neden istiyor?

***

Savaş haberlerini aylardır birçok ülkenin medyasından takip ediyorum. Özellikle de Avrupa medyasından. Yaşadığım Hollanda’nın medyası; Alman, Fransız, İngiliz medyası…

Avrupa’da tuhaf bir hava var. Bir panik havası değil belki ama bir tür kontrollü korku. Haklı bir korku elbette. Kıtanın yanıbaşında bile değil, göbeğinde yaşanan bir savaşa dair herkesin endişe taşımasından daha normal ne olabilir?

Ukrayna’dan gelen tüyler ürpertici haberlerin hemen ardından başka bir haber ve soru furyası başlıyor.

Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak mı? Nükleer savaş an meselesi mi? Sığınaklar hazır mı? Savunma bütçesi yeterli mi?

Korkunun soruları bunlar. Ukrayna dışı sorular.

Bir Hollanda gazetesinin İsviçre’deki nükleer sığınakların vaziyetini uzun uzun anlatması… Dekupe namluları manşetlerden taşan tanklarıyla, haritaların üzerinden dolanan füzeleriyle gazetelerdeki (artık internette de) tüm o hevesli askeri güç karşılaştırmaları. “Nükleer savaş sizce çıkar mı” anketleri…

Dergi kapaklarında, manşetlerde iki tarafı (Ukrayna’yı da değil, Batı’yı ve Rusya’yı dövüşür gösteren) illüstrasyonlar, bazen düpedüz savaş güzellemeleri…

Korkuyu bileyen anketler, resimler hepsi.

Gazeteleri dikkatle okuduğunuzda, televizyonları dikkatle seyrettiğinizde, medya profesyonellerinin, kurumların sosyal medya paylaşımlarına baktığınızda bu korkunun ötesinde bir şey hissediyorsunuz. “Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak mı, ne zaman çıkacak” sorularının ardında, sanki bir tür özlem var. Felakete özlem değil elbette. Ama felaket tellallığına dair bir özlem.

Medya, savaş koşullarını sever; bu yeni bir bilgi sayılmaz. Savaş, medyaya önemli bir rol ve vazife verir. Toplumu doğru dürüst bilgilendirme vazifesi. 11 yaşındaki bir çocuğun da 70 yaşındaki emeklinin de çektiği o bilgi açlığını doyurmak gerekir.

Ama medyanın kendisinde de bazen kendini fazlasıyla gösteren bir felaket açlığı vardır.

Onu da doyurmak gerekir mi?

***

Avrupalı liderler şu an bir ikilemi yaşıyor: Ukrayna’yı her ne pahasına olsun savunmalı mı, yoksa birazcık savunup birazcık kendi başına bırakmış görünmeli mi?

Putin, bu ikisi arasında pek bir fark görmediğini belli etti. Fazla karışırsanız sizi de savaşa dahil sayarım, diye açık açık söyledi. Rus tarafı nükleer seçeneğin ucunu açık bıraktığını defalarca deklare etti.

Gri bölgedeki bu dans şu an liderlerin mesaisi.

Ya medya?

Bu hafta içinde bu köşede “Üçüncü Dünya Savaşı Çoktan Başladı mı?” başlıklı bir yazı kaleme aldım. Karanlık tarafa belki beni de dahil edebilir; itiraz edemem, ben “başladı” diyen uzmanların görüşlerine yer verdiğim için o başlığı attım.

Ama o yazıda kafa yorduğum bir başka meseleye daha değinmiştim. Yeterince cesur hareket etmediğini düşündükleri için Almanya’nın taze şansölyesi Olaf Scholz’un üzerine giden gazeteler, dergiler var örneğin. “Korktuğunuz nedir Şansölye” manşetleri atıyorlar ve bu manşetler Scholz’un tavrını değiştirmişe benziyor.

Scholz daha düne kadar bugünlerden korktuğunu, önünü göremediğini, mevcut durumu özetleyecek bir kurallar kitabı olmadığını, anketlere şunlara bunlara kulak asmadığını açıkça söylüyordu. Artık daha savaşkan bir lider pozisyonunda.

İhtiyatlı gidenlere yönelik bu baskı artıyor.

Noam Chomsky, geçenlerde ‘The Intercept’ isimli internet sitesine verdiği röportajda savaşın bitmesinin kabaca iki yolu olduğunu söylüyordu: “Ya bir tarafın tamamen yok olması ya da iki tarafın masada anlaşması.”

İkinci kısmın medyanın felaket açlığını doyuracağı söylenemez.

“Masa” manşetlerinin “saha” manşetlerinin önüne geçmesi ne getirecek?

Ne beklenebilir ki? Scholz daha cesur olursa, Almanya daha çok silahlanırsa, Avrupa savaşa girerse… Zincirleme reaksiyon.

Çehov, “ilk sahnede duvarda bir tüfek asılı duruyorsa, sonraki sahnelerde o silah patlar” demişti.

Gazetecilere düşen, liderlerin o silahı sırtlanmasını desteklemek mi?

Gazeteciler savaş sever mi?

***

Mesleğe has bir soru bu. Dünyanın her tarafında ve her savaşta heyecanlı haberlerin yapıldığı, bazı gazetecilerin ve kurumların bazen gri bölgelerde fazlaca dolaştığı görülür.

Örneğin deneyimli bir NBC muhabiri olan Richard Engel, Amerikan ordusunun, Kiev’e doğru yola koyulan kilometrelerce uzunluğundaki Rus ordu konvoyunu neden vurmadığını sorguladı.

Böyle bir hareketin sonunda savaşın büyüyeceği muhakkak değil mi?

Amerikan menşeli internet sitesi Politico, bu gibi sorulardan hareketle “Gazeteciler Savaşı Neden Sever” başlıklı bir yazı yayımladı. İlginç bir yazı. Savaş çığırtkanları bir yana, ‘makul’ gazetecilerin de savaşla doğal bir ilişki içinde olduğunu söyleyerek başlıyor. “Silecekler yağmuru nasıl severse, gazeteciler de savaşı öyle sever” diyerek. Neticede savaş “satıyor”. Yine savaş, gazetecilerin ‘felaket’ ihtiyacını karşılıyor. Yazması kolay, insanlara anlatması daha kolay. Hem gazeteci olarak bir işe yaradığınızı daha çok hissediyorsunuz. Size bir sebep, bir tavır, bir duruş verebiliyor savaş.

Ben de Politico’nun başlığa çektiği bu önemli soruyu, onu Türkiye’de en iyi cevaplayabilecek kişilerden birine Can Ertuna’ya yönelttim. “Yaşamla-ölüm arasındaki keskin çizgide çalışmanın birçok gazeteciyi 'adrenalin bağımlısı' yaptığına, cepheden uzak kalmanın bir yoksunluk hissi yarattığına şahit olduğunu ama bunu kişisel olarak 'savaşseverlik' olarak adlandıramayacağını” söyledi:

“En azından fark yaratacak nitelikte bir habercilik yapma olanağı yoksa salt gidip, orada bulunmak ve herkesin yaptığı şeyi tekrarlamak için savaşa gitmek bana zamanla anlamsız gelmeye başladı. Ancak yine de takip etmediğim savaşlarda 'orada olsam acaba farklı ne yapabilirdim?' diye sormaktan da alamıyorum kendimi". 

İşte bu bir gazetecilik sorusu: Orada olsam ne yapabilirdim?

“Ordumuz orada ne zaman olacak” sorusu ise en fazla askeri bir soru olabilir.

***

1990 yazı endişeyle geçti. Sonbahar da öyle.

Çöl Ayısı ve askerleri, karargâhlarında plan üstüne plan yaptı. Gazeteler orduları karşılaştırdı.

Pazarda gaz maskeleri satıldı. Pencereler bantlandı. Bazı çocuklar savaş tabirlerini defterine yazdı.

Ertesi yılın ilk günlerinde, 16 Ocak’ı 17 Ocak’a bağlayan gece, duvara asılı tüfek patladı.


Yenal Bilgici Kimdir?

Yenal Bilgici, gazeteci. 1979 İskenderun doğumlu. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. 2022 Ocak’ında Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar - Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli eseri Doğan Kitap’tan yayımlandı. 2019’da tarihçi İlber Ortaylı ile “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” isimli, büyük ilgi gören bir nehir röportaj kitabı yayımladı, bu kitabı 2022 Şubat’ında yine Ortaylı ile söyleştiği “İnsan Geleceğini Nasıl Kurar” takip etti. Özellikle Avrupa gündemini takip etmeyi, toplum ve teknolojinin kesişiminden türeyen yeni dünya üzerine düşünmeyi, edebiyatı ve bir de bloglarında ‘Eski Usul’ ve 'Tuhaf Zamanlar’ yazmayı seviyor.