YAZARLAR

Pandeminin yükünü taşıyanlara içeriden bakmak

Pınar Öğünç’ün Duvar Medya Vakfı'nın desteğiyle kaleme aldığı 'Pandemi Zayiatı ‘Bir Yıldan 35 Hayat Hikâyesi’' adlı kitabı, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

Yaşamlarımızı dönüştüren bir yıl geçirdik. Korona virüsünü ilk duyduğumuz günlerde, sanırım kimse hayat üzerinde bu kadar etkili olabilecek bir salgınla karşı karşıya olduğumuzu tahmin edemezdi. Coğrafyamızda ilk vakanın açıklandığı geceyi, o paniği hatırlıyorum. O gün ilk başta sadece kendi hayatlarımızın endişesini duyduk belki de... Ama korona virüsü öyle demiyordu, kendi hayatınla başkasının hayatı arasında bir ilişki başlatıyordu; kendin için dikkat etmek başkası için de dikkat etmek anlamına geliyordu. Bu aslında önemli bir mesajdı, başkasının varlığını yanı başına konumlamanı gerektiriyordu. Kendi sağlığın değildi çünkü sadece mesele, bu virüs, nefesini alıp verdiğin her an başkasının nefesini de senin hayatta kalma çabana dâhil ediyordu. Bu durum, sen evde olsan bile olamayanları daha çok düşünmeni gerektiren bir sorgulamanın da başlangıcıydı, en azından şimdi öyle olmalıydı diyebiliyoruz.

Binlerce insanı kaybettik. Yası bile tutulamayan, isimleri verilerin arasında kaybolup giden, sadece ateşin düştüğü yerde acısı duyulabilen ölümlere tanık olduk. Sonrasında konu çok başka şeyleri ortaya çıkardı. Neo-liberal kapitalizmin karanlığında zaten nefes aldığımız söylenemezdi, şimdi üzerine bir de salgın eklenmişti. “Evde kal” diyorlardı durmadan ama gördük ki bu çağrı sadece toplumun bir kesimini kapsıyordu. Sonrasında başka bir sömürü biçimine dönüşen evden çalışma düzeniyle, hayatı çalışmanın bir parçası hâline gelenleri ve durumu evde kalmaya uygun olanları ilgilendiren bir çağrı olduğunu gördük, yaşadık, deneyimledik. Üretim durmadı, patronlar zenginleşmeye, devletler onların daha zengin olmasının gereklerini, sözde denetim ve yasaklarla yerine getirmeye devam ettiler. İşçilerin, kargo, sağlık, market çalışanlarının ve daha pek çok sektörün işlerinin kesintiye uğramadığını hatta daha da arttığını gördük. David Graeber, herkesin eve kapandığı dönemde çalışmak zorunda bırakılanları, bizi 'hayatta tutan' bize 'bakan' kesimler olarak tanımlıyordu son yazısında. Bizi onları görmeye, onlarla bir çıkış bulmaya çağırıyordu. Özellikle kargolarla, çeşitli uygulamalarla evde kalanların siparişlerini taşıyanlar, marketlerden alış verişi devam ettirmek zorunda kalanlar ve elbette sağlık çalışanları için çok doğru bir tespitti. Onlar, başkaları hayatta kalsın diye risk altında çalışmak zorunda kalan, bir yanıyla da bize 'bakanlardı'. Ayrıca, emeklerinin hiç karşılık bulmadığı, dahası insanların kendilerine 'virüslü' muamelesi yaptığı, devamlı mobbinge maruz bırakıldıkları bir ortamda, kapitalist şirketlerin varlığını devam ettirebilmesi için, bedeni gözden çıkarılan, her türlü riske açık biçimde çalıştırılmaya devam ettirilenlerdi.

Pandemi Zayiatı - Bir Yıldan 35 Hayat Hikâyesi, Pınar Öğünç, 312 syf., İletişim Yayınları, 2021. 

Pınar Öğünç’ün Duvar Medya Vakfı'nın desteğiyle kaleme aldığı 'Pandemi Zayiatı ‘Bir Yıldan 35 Hayat Hikâyesi’' kitabı, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap pandemi boyunca sorguladığımız, yukarıda da kısaca bahsettiğimiz pek çok meseleyi, gözle görülür, elle tutulur hâle getiriyor diyebiliriz. Metinde, 23 Mart-22 Mayıs tarihleri arasında Gazete Duvar’a konuşan farklı alanlardan insanların, pandemi koşullarıyla birlikte daha da belirginleşen sorunlarının ve kapitalist bir dünyada salgının kimin bedenini daha çok riske maruz bıraktığının altı çiziliyor. Gazete Duvar’da yayınlanan, o ilk konuşmadan sonra, tekrar (2 Şubat-22 Nisan 2021 tarihleri arasında) otuz beş insanla görüşmeler yapıyor Öğünç. Bir yılda dönüşen, hayatı mücadeleyle geçen bu insanların hikâyesini okurla buluşturuyor ve salgının, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik etkilerini görünür kılıyor. Genel olarak baktığımızda, kimsenin yaşamının olumlu yönde değişmediğinden söz edilebilir ancak bu süreçte yurt dışına çıkmış veya şiddete uğradığı evliliğinden kurtulduğu için daha huzurlu günlere erişmiş insanlarla da karşılaşıyoruz. Ama bahsettiğimiz gibi genel olarak koşulların çoğumuzun yaşamında olduğu gibi iyiye gittiği söylenemez. Ekonomik krizin kendini gittikçe daha çok hissettirdiği bir ortamda, hayatta kalma koşullarının getirdiği zorluk, metindeki görüşmelerde de açıkça hissediliyor. Bunun yanı sıra güvencesiz koşullar, taşeronlaşma, sendikalı olma ya da devletin istediği sendikaya üye olmama, tiyatro sahnelerinin kapatılması, zor koşullarda çalışan seks işçilerinin sokak yasakları nedeniyle yaşamlarının daha da zora girmesi, herkesin eşit biçimde erişemediği eğitim sistemi hâlâ içinde yaşadığımız salgın ortamında, geçerliliğini sürdüren sorunlar olarak karşımıza çıkıyor. Metindeki görüşmeler sayesinde, salgınla geçen bir yılda, hayatın hiç olmadığı kadar zora girdiği koşulları bir kere daha görüyor, kendi deneyimlerimizle görüşülen insanların deneyimlerinin kesiştiği yerde, birlikte ortaya çıkan sorunları nasıl aşabileceğimiz üzerine düşünüyoruz.

TÜKETİM

Pandemi döneminde, en çok sorgulamamız gereken şeylerden birinin tüketim biçimleri olduğu çok sık dile getirildi. Bu hem iklim krizi gibi bir tehlikenin tehdit ettiği dünyanın varlığı için önemliydi hem de kapitalist şirketlerin üretimini kesintiye uğratmak ve daha fazlasını iste söylemini aşındırmak anlamına geliyordu. Bir de şu vardı, internet üzerinden hayatta kalmak için elzem olan ihtiyaçlar dışında yaptığımız alışverişlerin, kimlerin bedenini riske soktuğunu düşünmek. Ancak bu ne kadar sorgulandı tartışılır. 'Pandemi Zayiatı ‘Bir Yıldan 35 Hayat Hikâyesi’'nde, Gazete Duvar’da ilk karşılaştığımızda da serzenişiyle kafamızda yer eden Nazlı’nın söylediklerini şimdi bir yıl sonra hatırlamak, özellikle tüketim konusunda kendi edimlerimizi de sorgulamaya vesile oluyor. İlk görüşmede şöyle demişti Nazlı: “Bir de böyle bir zamanda dağıttıklarımızı görseniz… Kıyafetler, ayakkabılar… Ya şuna şahit oldum: Küçük bir dikiş makası almış, rengini beğenmediği için iade edecek, eve kurye talep ediyor”, “Karantinada ayakkabı almayı anlamıyorum.” Haklıydı ki zaten onun serzenişi hayatta kalmak için zaruri olan ihtiyaçları kapsamıyordu. Herkesin eve kapatıldığı, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir ortamda ayakkabı almanın anlamı başkasının yaşamını önemsememekle, kendimiz dışında kalanın aldığı riski görmemekle çok yakından ilişkiliydi. Nazlı bunlara karşı çıktığı için işinden oldu. Şimdi Adana’ya ailesinin yanına taşınmış, kendi düzenini kurmak için çıktığı eve geri dönmüş. “Günler yat kalk geçiyor” diyor. Ailesi öyle düşünmese de 'yük' olduğunu düşünüyor. İşinden olmasına sebep olan itirazlarının hâlâ arkasında ve şu an iş bulamadığı için, “Galiba çalışamamak çalışmaktan daha fazla yordu beni. Hiçbir şey üretmeden yaşıyorum, elim hiçbir şeye gitmiyor, öyle bir istek yok içimde. Depresyondayım biliyorum” diyerek içinden geçeni dile getiriyor. Nazlı’nın deneyimi pek çok insanın deneyimi oldu bu süreçte, umutla çıkılan kendi hayatına doğru yolculuk, çıktığın eve geri dönmekle sonuçlandı. Bunun örneklerini hem kendi etrafımızdan biliyoruz hem de metindeki görüşmelerde karşılaşıyoruz. İşsizlik, pandeminin başında yaşadığımızın çok daha ötesinde, yoksulluk arttı. Nazlı gibi pek çoğumuz neo-liberal kapitalizmin kendini açıkça hissettirdiği bir çağda bir de salgın koşulları işin içine girince yaşananlardan payımızı aldık.

SÜRDÜRÜLEMEYEN UMUT

Metinde çok farklı kesimlerden otuz beş insanın hikâyesiyle karşılaşıyoruz. Kültür sanata dair konuların gündem bile olmadığı, olsa da en sona bırakıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Pandemi boyunca sorunları göz ardı edilen, hiçbir destekten yararlanamayan meslek gruplarının başında müzisyenler, tiyatrocular ve bu mesleklerle bağlantılı iş kolları geliyordu. AVM’ler açıkken tiyatro ve müzik sahnelerinin kapalı olduğu bir durumdan bahsediyoruz. Devletin bir kültür politikası olmadığını zaten biliyorduk ama müzisyenlerin, tiyatrocuların neredeyse yok edilmeyle karşı karşıya bırakıldığı bir durum bu ve hakkında düşünecek çok fazla şey, sorulacak çok fazla soru içeriyor. İlk görüşmede daha umutlu olduğunu gördüğümüz, sahne tasarımcısı Bengi, borca girerek, kendi çabalarıyla var ettikleri Moda Sahnesi’ni heyecanla anlatmıştı. Kolektif, ışıkçısından, sahne tasarımcısına herkesin eşit olabileceği bir sahne yaratmışlardı. Belki de bundan aldığı güçle, pandeminin içsel bir inşa süreci olacağını öngörüyor ve şunları söylüyordu: “Hayatın yine yeni olanaklar sunacağını umut ediyorum. Bunu umut etmezsek yaşayamayız.” Son görüşmede, yaşadıklarının Bengi’nin umudunu çaldığını görüyoruz haklı olarak çünkü bahsettiğimiz gibi sahneler hiçbir destek alamadı ve hâlâ kapalı. Bu süreçte eşi Covid-19 olmuş. Ne yerel yönetimler ne de devlet sorunlarına çare olmuş; borç içinde kalmışlar, belli çevrelere verilen desteklerden yararlanamamışlar. Başlangıçta umut veren dayanışma çabaları olmuş ancak onlar da çok uzun sürmemiş. Onun isteği bu konuda etkili kurumların, kooperatiflerin daha çok ses çıkarması, konuşması, daha fazlasını talep etmeleri çünkü o; “Vermeyeceklerse de, biz kaybedeceksek de bağırarak kaybetmeyi tercih ederim” diyenlerden. Ayrıca eklemek gerekir ki bu dönemde seyirci onun yaşamında en umutlandığı şey olmuş, seyircinin dayanışması belki de onun vazgeçmemesinin, 'bağırmak' gerektiğini hatırlatmasının en önemli nedeni.

Pınar Öğünç, 'Pandemi Zayiatı ‘Bir Yıldan 35 Hayat Hikâyesi’nde, başta da bahsettiğimiz gibi farklı alanlardan otuz beş kişinin deneyiminden yola çıkarak, pandeminin bir yılında neler yaşandığını gösteriyor okura. Kimler yok ki bu metinde... Eczacı, güvenlik görevlisi, PTT çalışanı, fabrika işçisi, inşaat ustası, kameraman, öğretmen, çevirmen, depo çalışanı, seks işçisi, berber… Umutsuzluk, yorgunluk, belirsizlik, bundan sonraki hayatın nasıl olacağına dair kaygılar, sorular, devletin ve bazen toplumun tavırlarıyla onurlarını yaraladığı insanlar...

Onların hikâyesi birçoğumuzun hikâyesiyle kesişen yerde duruyor. Görüşmelerde de sıkça bahsedildiği gibi, bir gün salgından kurtulup, bugünleri anımsadığımızda neler yaşandığını, kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlikleri, şimdi içinde yaşarken tam kavrayamadığımız pek çok şeyin ayrıntısını bu hikâyelerin gerçekliğinden kavrayacağız. Kimlerin bedeninin korona virüsüne karşı çıplak bırakıldığını ve bunun kimleri zenginleştirdiğini daha yakından göreceğiz. Kitap bu açıdan önemli çünkü konuştuğumuz, gördüğümüz ama genellikle tam anlamıyla kavrayamadığımız kapitalist düzenin eşitsizlik dinamiklerini somut biçimde, içeriden anlatılanlarla görmemizi sağlıyor.


Emek Erez Kimdir?

Çeşitli gazete, dergi ve online sitelerde, kültür-sanat alanında on yıldır yazılar yazıyor.