YAZARLAR

Kayıp Nisan’ı ararken

1969’da öğretmenler yakılmaktan kıl payı kurtuldu… ama o yangını tutuşturanların Adana Aladağ’daki kız öğrenci yurdunda 11 çocuk yanarak can verdi Kasım 2016’da.

17 Nisan size bir şey ifade ediyor mu?

Artık hiç anılmasa da Türkiye tarihinin dönüm noktalarındandır 17 Nisan. Gençler başta olmak üzere ülkede hemen herkes bir yolunu bulup kendini dışarı atmaya çalışıyorsa, 17 Nisan miladıyla yaşananlara bakmak gerekir. Bugünkü açmazlardan çıkış için, 17 Nisan çocukları ve onların akıbeti belki bir şeyler söyleyebilir.

Rastlantı yollarımızı kavuşturmasaydı, o nisan çocuklarından benim de haberim olmayacaktı muhtemelen. Eğer böylesi bir mutlu rastlantı yaşamamışsanız, siz de bilmezsiniz doğal olarak. Çünkü yağmur ormanlarının yok edilmesi gibi o büyük değişimi, mutlu rastlantıları yaratan kaynak, ocak da yok oldu.

Apayrı yörelerde; kimi Trakya’da, kimi Ege’de, kimi orta, kimi doğu Anadolu’da, kimi Akdeniz’de, kimi Karadeniz’de doğmuştu. Ayrı günlerde, aylarda, yıllarda gelmişlerdi dünyaya. Ama yazgıları ortaktı: Köye, deniz kıyısında bile olsalar toprağa, kıraçlara, yokluğa doğmuşlardı. Ülkenin ve dünyanın yabanı, yabancısı olacak, öyle kalacak ve belki de çoğu doğduğu yerde ölecekti. Ne onların dünyadan haberi olacaktı, ne de dünyanın onlardan. Kendilerinden önce ve sonra yeryüzüne konuk olan yüz binlerce, milyonlarca benzerleri gibi daha doğuştan belliydi yazgıları: Yok ve yoksul olacaklardı.

Bazılarının adını anımsayacaksınız bir yerlerden: Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Emin Özdemir, Adnan Binyazar, Behzat Ay, Ümit Kaftancıoğlu, Osman Şahin, Kemal Burkay, Ali Yüce, Dursun Akçam…

… ve isimsiz binlerce, on binlercesi için bir sağanakla değişti her şey: 17 Nisan 1940’da TBMM kararıyla 20 merkezde kurulan Köy Enstitüleri, on binlerce yazgı ortağını doğdukları yerden alıp, “kendi şafağı içindeydi insan” denen yere ve oradan dünyaya taşıdı, yeniden.

Enstitüler’de yetişen 17 bin 300 öğretmen, 8 bin 500 eğitmen, 1400 sağlıkçı devasa bir orkestra ve koro oluşturmuş, aynı şarkıyı seslendiriyordu ellerinin, yüreklerinin ulaştığı her yerde:

Yanarız göz göz yıldız yıldız

Yeni kilimlerde yapılarda

Bir şeyler katarız yaşamaya biz de

Bir şeyler özgürlük tadında

Mutluluğa erer toprak insanı

Bir çağ değişir kırk bin köyde

Onlardan biri; yukarıdaki dizelerin de sahibi Mehmet Başaran -şiirdeki namıyla sadece Başaran- öğretmenimdi. Sözün, yazının, şiirin erdemini, gizini, ilmini, işçiliğini, çilesini, tutkusunu onda gördüm, onda tanıdım. Ondan öğrendim, öğrenebildiğimce.

Meçhule ve hiçliğe yazgılı kız - erkek on binlerce köy çocuğunu okuryazarlıkla birlikte düşünce ve söz ustalığına, bilimden sanata, eğitimden üretime yönelten, o birikim ve bereketi ülkenin dört bir yanında yüz binlerce insana taşıyan, yağdıran 17 Nisan sağanağı; Enstitü hareketi on yıl bile sürmedi. Dünyanın efendilerinin yağmur ormanlarını yok etmesi gibi, yerli efendiler de 17 Nisan sağanağını kesip Enstitüler’i yok ettiler. Ve şimdi o efendilerin efendi oğlu efendi çocukları dahil, herkes her yerin kıraçlaşmasından, zihinlerin çölleşmesinden yakınıyor!

Rastlantı bizi karşılaştırmasaydı, yağmur çocuklarının gizli din mensubu gibi her yıl 17 Nisan’ı neden bayram olarak kutladığını, her 17 Nisan’da hüzünlü bir coşkuyla, yağmur duasına çıkar gibi özel törenler düzenlemelerini, birbirlerine garip, derin bir acıyla ve tutkuyla sarılmalarını anlayamazdım.

Kimse farkında olmasa da gerçek doğum günlerini, gerçek bayramı ve baharı, kendilerine hayat veren nisan yağmurunu kutluyorlardı her 17 Nisan’da. Şimdi dünyanın ateşi yükseldikçe, her yan kuraklaşıp çoraklaştıkça o sağanağın hikmeti ve kudreti daha da anlaşılır, daha da aranır hale geliyor.

İMAM ÖĞRETMENİ NASIL YENDİ

Buraya dek okuduysanız, girişteki soru ve onu izleyen ilk paragraf sonrasının yirmi yıl kadar önce yazıldığını belirtmem gerekiyor. Aradan geçen bunca zaman, 17 Nisan hikmet ve kudretinin anlaşılır, aranır hale geldiği önermesini geçersizleştirdi ne yazık ki.

2000’li yıllar, bugün “terörist” sıfatı olmaksızın adı anılmayan Hocaefendi-giller saltanatıyla, sultasıyla geçti. Dershaneler, yurtlar dahil olmak üzere ilköğretimden üniversiteye eğitimin her kademesine onlar egemen oldu, onlar yön verdi. Saltanatın dorukta olduğu sıralarda, Temmuz 2008’de Türkiye’nin en yetkin toplumbilimcilerinden Şerif Mardin tarihsel gerçekliği, “öğretmen imama yenildi” vecizesiyle dile getirdi.

Mardin, bu tezini toplumsal değer koyuculuk üzerinden temellendiriyordu:

Bir topluluk meydana gelirken özel bir değer gerekiyor. Bu da “İyi, doğru ve güzel olan” dediğimiz değerlerdir. Bu değerler olmazsa kolektif bir toplum oluşamaz. İşte cumhuriyet inşa edilirken bu özel değerlere ilişkin derin bir tanım ortaya koyamadık. Osmanlı’da mahalleler belliydi. Cami, imam, Kuran, tekke, külliye ve esnaf gibi birçok birim bir arada idi. Bu klasik mahallenin yerine Cumhuriyet modern belediyeleri koyarak rakip oldu. Bu rakip içerisinde öğretmen, okul, ders kitapları ve öğrenci gibi unsurlar barındırıyordu.

1950’den beri bu rekabette cumhuriyetçi ve halkçı öğretmen geride kaldı. İmamla rekabetinde öğretmen topluma iyi, güzel ve doğruyu eski sistem kadar iyi gösteremedi.

***

Mardin’in ifadesi, ortada eşit “rekabet” koşulları varmış, öğretmen geleneksel değer koyucu imam karşısında yetersiz kalmış, yenilmiş izlenimi veriyor. Bu, dönemin saltanatının onanması; hak edilmiş ve meşru gösterilmesi anlamına geliyor.

Ama bu bilimsel olarak da, tarihsel olarak da yanlış.

17 Nisan 1940’da temelleri atılan Köy Enstitüleri’nin köküne kibrit suyu döküldü Mardin’in işaret ettiği 1950’den itibaren. Oradan yetişenlerin çoğu işten el çektirildi. Soruşturmalar, sürgünlerle boğuştular bütün meslek yaşamları boyunca. Adı edebiyat alanında ilk duyulanlarından Mahmut Makal, önce Çankaya’da ağırlandı 1950’de, sonra tutuklandı! Yedek subaylık hakları ellerinden alınıp kıtaya çıkartıldılar. Sorgusuz, sualsiz hücrelere tıkıldılar. Ölüm hep enselerindeydi. İşsizlik de. Doğrudan tanıklık için Başaran’ın Memetçik Memet romanı tavsiye edilir.*

Enstitüler ve Enstitüler’in yaşadıkları, Kafka’nın Dava’sını, Şato’sunu aşar.

Örnek: Fakir Baykurt ve enstitülü arkadaşlarının öncülüğüyle kurulan TÖS -Türkiye Öğretmenler Sendikası- II. Olağan Genel Kurulu yapıyordu Kayseri Alemdar Sineması’nda. Tarih: 8 Temmuz 1969, taşlı sopalı baskının ardından içinde 800 öğretmenin bulunduğu sinema salonu ateşe verildi. Ve daha nicesi.

1969’da öğretmenler yakılmaktan kıl payı kurtuldu… ama o yangını tutuşturanların Adana Aladağ’daki kız öğrenci yurdunda 11 çocuk yanarak can verdi Kasım 2016’da. Benzer yurt, kurs, dershanelerde çocukların cinsel istismara ve şiddete uğraması vakayı adiye halini aldı 2000’lerde.

***

Tüm bu hal ve durumlardan çıkabilmek için tam da Mardin’in işaret ettiği üzere yeni kurucu değerlere gereksinim var. Eğitim, etiği de içinde taşır. Enstitüler ve enstitülülerle birlikte eğitim sisteminin ve tüm ülkenin maruz kaldığı akıbeti değiştirmek, 17 Nisan’ı anmaktan, anlamaktan geçiyor.

Nisan Haritası’ndan sesleniyor Başaran:

İnsan filizlerini sular

Duru nisan yağmuru

------------------------------------------

Literatür Yayınları çok önemli bir misyon üstlenerek Enstitülü yazarların tüm yapıtlarını yeniden yayımlıyor. Her kitap edebiyat, eğitim ve bunlarla birlikte toplumsal, kültürel tarihimizin belgesi niteliğinde.


Zeki Coşkun Kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).