YAZARLAR

Daha adil bir Türkiye mümkün mü?

Erdoğan'ın kitabını okuduğunuzda BM'ye dönük eleştirilerin bir kısmının Türkiye’de yaşanıyor olduğunu görüyoruz. Örneğin adaletten ve eşitlikten bahsedilirken, Türkiye’de hukuk ile adalet arasındaki uçurumun açılması, mültecilerin Türkiye’de uğradığı ayırımcılık, ekonomide özellikle beş müteahhit ya da şirketin ekonominin tam ortasında olması, yolsuzluk, kayırmacılık, gelir uçurumunun korkunç bir boyuta ulaşması konu edilmiyor.

Birleşmiş Milletler'in 76. Genel Kurulu 14-21 Eylül’de New York’ta gerçekleştirilecek. Kurul toplantısında Türkiye’yi her yıl olduğu gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ilgili heyet temsil edecek. Erdoğan ile BM adını yan yana getirense yalnızca Genel Kurul toplantısı değil; Erdoğan’ın Turkuvaz Yayınları'ndan çıkan “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” isimli kitabı BM sistemine dönük eleştiri ve öneriler sunuyor. Kürenin yedi gününde bu hafta Erdoğan’ın kitabını ve BM’deki reform çağrılarına mercek tutacağız.

ERDOĞAN’IN TALEBİ NE?

Erdoğan’ın kitabı incelendiğinde daha önce bilinen bir slogan üzerinden konuya giriş yapıldığı görülüyor: Dünya Beşten Büyüktür.

Kitapta sık sık zikredilen bu slogandan kastın, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin sahip olduğu veto yetkisi olduğunu anlıyoruz. Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi 1945’teki küresel güç dengesi ve statükoyu yansıtan, korumaya gayret eden bir düşünsel zeminin ürünü daimi üyelik. Daimi üyeler ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, yani II. Dünya Savaşı’nın kazananları. Erdoğan küresel dönüşüm ve yaşanan güncel sorunlara (terörizm, göç, Suriye, yoksulluk, iklim krizi, Filistin, Ukrayna [Kırım] ve Irak gibi) değinerek BM’nin etkisiz kaldığını ve reforma, radikal bir değişime ihtiyacı olduğunu ifade ediyor.

Bu sorunlar karşısındaysa özellikle Konsey’in beş daimi üyesinin karşılıklı restleşmeleri, kaprisleri, ikna edilmeleri gerekliliği ve bunun yarattığı çözümsüzlüğü ele alıyor. Erdoğan’ın BM’nin müdahale etmekte geciktiği, izlemekle yetindiği örnekler vererek durumu aktarmaya çalıştığı görülüyor. Ancak burada, örnekler özellikle 2000 sonrasında yoğunlaşıyor. Oysa BM’de reform tartışmalarının gündeme gelmesine neden olan olayların da örneklerin de öncesi var. ABD’nin Irak’ı işgaline yer verilirken Süveyş Bunalımı’nın, Vietnam Savaşı’nın, Yaser Arafat’ın 1988’de BM Genel Kurulu’ndaki konuşması, Güney Afrika Apartheid rejimine karşı uygulanan blokaj (1) ve BM’nin tarihinde ilk kez neden Cenevre'de toplandığının eserde olmaması eksilik.

Erdoğan’ın daimi üyelerin yarattığı temsil sorununa dönük bir diğer örneği BM bütçesi. Erdoğan, BM daimi üyelerinin BM bütçesine (BM düzenli bütçesinin kast edildiğini tahmin ediyoruz) katkısının yüzde 44-45 olduğunu buna karşın geriye kalan 188 devletin yüzde 55 katkı sunduğunu, oysa bütçenin yarıdan fazlasını karşılayanların daimi üyelik gibi bir ayrıcalığının olmadığını söylüyor. Kitabın paylaştığı veriler doğru, ancak şu bilgi verilmemiş: BM üyelerinin örgütün bütçesine katkısına ilişkin kotalar mevcut, her üyenin durumu, özel koşulları gözetiliyor. En yüksek katkının yüzde 22’de en az katkının yüzde 0.001’de tutulmasının nedeni de kotalar. Kota sistemi 2000’de benimsendi, 2014 itibariyle uygulanmaya başlandı. Bunun nedeni aslında bir devletin örneğin ekonomik gücüyle örgütü vesayet altına alma endişesi. Şayet Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri katkılarını yüzde 80’e çıkarırsa (her biri yüzde 16 katkı sunarsa) BM’de 'parası olanın yetkisi olur' tartışması daha da çirkin ve adaletten uzak bir duruma neden olmaz mı? Örneğin Erdoğan buradaki argümanın “daha çok katkı versinler o zaman gibi pragmatik bir yere çekilebileceğini” ya dikkate almamış ya da üstünde durulmaya değer görmemiş. Konunun koca kitapta sadece bir paragrafta izah edilmesi bu argümanı destekliyor.

EKONOMİK DÜZEN TARTIŞMASI: ECOSOC YERİNE G20 Mİ?

Erdoğan’ın eserinde ekonomik adaletsizlik ve yoksulluk kısıtlı yere sahip. Ancak burada odağa aldığı kuruluşlar önemli. Erdoğan, IMF’yi ekonominin yanında siyasi gündem yürütmesi nedeniyle eleştiriyor. Oysa BM’nin kapitalist ekonomik düzenin savaş sonrası durumunu yansıtan bir nitelikle temellendirildiği akılda tutulmalı. Dolayısıyla BM’de yeni düzenden talep edilen adalet ve eşitliğin sınırlarının kapitalist/neoliberal/post-neoliberal ekonomi politikasının sınırlarıyla çizildiği söylenmeli, eserde bu duruma dönük atıf söz konusu değil.

Ekonomik eşitsizlik, yoksullukla mücadeleyle beraber anılıyor olmakla beraber Türkiye’nin de üyesi olduğu G20’nin odakta tutulduğu söylenmeli. Bunun dışında ekonomik adaletsizlik üzerine bir vurgu neredeyse yok.

BM’nin ekonomik, sosyal ve çevresel konularda eşgüdüm sağlama, politika belirleme, diyalog zemini sunma, tavsiyede bulunma organı olan Ekonomik ve Sosyal Konsey (ECOSOC) yerine G20’nin gündeme alınması önemli bir soru işareti kaynağı. Oysa ECOSOC Erdoğan’ın kitapta sık sık zikrettiği küresel yönetişim kavramının da merkezinde yer alan kuruluş. Üstelik ECOSOC, başlangıçta cılız bir yapı olarak kalsa da dekolonizasyon süreciyle özellikle yeni bağımsızlık kazanmış devletlerin, Bağlantısızlar Hareketi gibi oluşumların sistem içinde lehlerine olacak kararların çıkmasını sağlamıştır. Benzer biçimde 1980’lerde başlayıp hız kazanan küreselleşme, küresel yönetişim, NGO ve şirketlerin politik süreçlerle ilişkisinin hem aracı hem de zemini olan yine ECOSOC’tur. Dolayısıyla BM’nin bu alt örgütünün yoksullukla mücadele, adalet ve eşitlik talebini odağına alan eserde hiç yer almaması büyük bir eksikliğe, kapsam darlığına neden oluyor, ekonomik düzene ve onun dinamiklerine dönük perspektifin sınırlı kaldığını gösteriyor.

REFORM TARTIŞMALARI VE MANDELA’NIN YOKLUĞU

BM’de reform tartışmaları bugün başlamadı. Nitekim Erdoğan da bunu aktarıyor ve bugüne kadar öne çıkan reform taleplerini özetlemeye çalışıyor. Erdoğan Kofi Annan’ın Reform Planı’ndan ve G4’ün (Hindistan, Almanya, Japonya ve Brezilya) Güvenlik Konseyi’nde kendilerine yer açması çabasından ve buna alternatif çalışmaları olan Konsensüs için Birlik’ten bahsediyor. Buna karşın aslında BM içinde daimi üyeler dahil olmak üzere Güvenlik Konseyi’nin yapısına dönük tartışmalara hiç değinmiyor.

Daha büyük bir eksiklik Güney Afrika örneği ve Nelson Mandela’nın kitapta hiç yer almaması. Elbette, kitapta her örnek ele alınmayabilir, ancak Güney Afrika, 'neyse o da olmayıversin' denecek örnek midir? Nedenine bakalım.

Mandela’nın BM’nin 50. yılında Genel Kurul'da yaptığı konuşma, özellikle Güney Afrika’nın BM Güvenlik Konseyi’yle imtihanı dikkate alındığında üstünde durulmayı hak etmektedir, ancak Mandela veya Güney Afrika’ya dönük en ufak atıf söz konusu değil. Oysa Mandela’nın kısa konuşması Erdoğan’ın söylediklerinin temelini sunmuş, bu uğurda hem ülkesinde hem BM’de mücadele vermiş bir liderin duruşunu ortaya koymuştur.

Bunun yanında kitapta küresel yönetişimin (hesap verilebilirlik, temsiliyet, denetim) ilkeleriyle reform planı sunulmaktadır. Ancak bu noktada daimi üyeliği, ona bağlı ittifaklar ve dengeleme sistemini ehveni şer olarak görenleri ikna edecek argümanların yeterli olmadığı söylenmeli.

ERDOĞAN ERDOĞAN’A KARŞI: PEKİ İÇERİDEKİ DURUM NE OLACAK?

Erdoğan kitabında Türkiye’den örnekleri sıklıkla zikrediyor. Türkiye'ye dönük örnekler 4 milyondan fazla mülteciye ev sahipliği yapması, terörizmle mücadele ve insani yardım konularını içeriyor. Buna karşı eseri okuduğunuzda BM'ye dönük eleştirilerin, bir kısmının Türkiye’de yaşanıyor olduğunu görüyoruz. Örneğin adaletten ve eşitlikten bahsedilirken, Türkiye’de hukuk ile adalet arasındaki uçurumun açılması, mültecilerin Türkiye’de uğradığı ayırımcılık, ekonomide özellikle beş müteahhit ya da şirketin ekonominin tam ortasında olması, yolsuzluk, kayırmacılık, gelir uçurumunun korkunç bir boyuta ulaşması konu edilmiyor. Dahası ve en can sıkıcı soruysa havada kalıyor: BM için bir grup devletin sistemi domine etmesi yerine meclis gibi çoğulcu bir mekanizma çağrısı yapan liderin ülkesinde meclisi pasifleştiren başkanlık sistemini kurması ve savunması ne tutarsızlık değil mi? Erdoğan ve başkanlık sistemi savunucuları sıklıkla parlamenter sistemin karar alma ve politika üretmede tıkanmalara neden olduğundan dem vurmuş ve başkanlık sistemiyle bunun aşılacağını söylemişti. Oysa aynı başkanlık sistemi bugün Türkiye demokrasisi açısından ciddi açmaz ve aşınmaların kaynağı (üniversite rektörlerinin atanmasından, bakanların seçilmesine, parti bağına, İstanbul Sözleşmesi örneğinden gördüğümüz gibi toplumun hilafına rağmen sözleşmelerden çekilmeye, dış politikada kurumların dışlanmasına kadar…listeyi uzatmak mümkün). Peki kendi ülkesinde böyle bir yol seçen bir liderin BM’de çoğulculuk çağrısı nasıl ele alınmalı?

Türkiye’nin durumu ve kitabın içeriği konusunda başka bir tezat iklim. Erdoğan güncel bir sorun olarak iklim krizinin altını çiziyor. Ancak yine Erdoğan’ın kendisine karşı olduğu bir durum oluşuyor. Örneğin Türkiye dünyada Paris Anlaşması’nı onaylamayan altı ülkeden biri. BM’nin iklim krizi uyarılarına ne kadar kulak verdiği, bunun ekonomi ve enerji politikasında nasıl karşılık bulduğu soru işareti. Üstelik iklim krizinden bahsederken iklim dostu mimari ve yapılaşma yerine (İstanbul, son sel felaketinde Kastamonu) rant ve bir grubun zenginleşmesine olanak veren politikaların kendi döneminde uygulandığını, bunun hatırı sayılır bir kısmının kendi partisinin uygulamalarıyla hayata geçtiğini göz ardı ediyor. Bu noktada BM’de reformun gerekçesi iklim kriziyse, eğer bir ülke bunun aksi yönde davrandığı halde talep aynı ülkenin liderinden geliyorsa, aynı lider kendi ülkesinde parlamentoyu ötelerken dışarıda 'kapsayıcılık' diyorsa, sadece inandırıcılığını kaybetmez, ciddi bir güvensizlik ve samimiyet sorununa neden olur.


(1) Güvenlik Konseyi’nin önüne Güney Afrika Apartheid rejiminin uygulamaları konusu pek çok defa gelmiş, ancak ABD ve İngiltere vetosu nedeniyle adım atılamamıştır. Bu noktada rejimin uygulamalından rahatsız olan Afrika kıtasındaki devletler başta olmak üzere pek çok üye filli olarak Güney Afrika’nın Genel Kurul’a katılımı engellemiş, yani Genel Kurul Güney Afrika’nın BM üyeliğini askıya almıştır. Detay için bkz: Erdem Denk, Uluslararası Örgütler Hukuku: Birleşmiş Milletler Sistemi, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2015, s. 156


Mühdan Sağlam Kimdir?

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda doktorasını yapmıştır. Enerji politikaları, ekonomi-politik, devlet-enerji şirketleri ilişkileri, Rus dış politikası ve enerji politikaları, Avrasya enerji politiği temel ilgi alanlarıdır. Gazprom’un Rusyası (2014, Siyasal Kitabevi) isimli kitabın yazarı olup, enerji ve ekonomi-politik eksenli yazıları mevcuttur. Barış için Akademisyenler “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzadığı için 7 Şubat 2017'de çıkan 686 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edilmiştir.