YAZARLAR

Bu onun son seçimi değil; olamaz

Erdoğan’ın bir seçim yenilgisini Demirel gibi “Şapkamı alır giderim!” esprisi ile ya da “Halk bize muhalefet görevi verdi!” olgunluğu ile karşılamakta zorlanacağı kuvvetle muhtemeldir. Tüm bu nedenlerledir ki bir seçim yenilgisinin Erdoğan’ın siyasal sistemden tasfiyesi, siyasetin dışına itilmesi anlamına geleceğini Erdoğan’ın sadece gelecek seçimlerde değil, ondan sonraki, ondan sonraki seçimlerde de aday olmak zorunda kalacağını düşünüyorum.

Erdoğan geçtiğimiz günlerde “2023’te milletten kendi adımıza son kez istediğimiz destekten alacağımız güçle, Türkiye Yüzyılı inşasını başlatıp bu kutlu bayrağı gençlere teslim edeceğiz.” diyerek son kez seçimlere iştirak ettiğini beyan etse de ben bunun sadece gayri ciddi değil mümkün olmadığını da düşünüyorum.

Tartışacağım konu Erdoğan’ın bir daha (hukukî olarak) aday olup olamayacağı, seçilip seçilemeyeceği değil; aksine ben onun değil sadece 2023 seçimlerinde, 2028 ve 2033 seçimlerinde de aday olmak “zorunda” olduğunu düşünenlerdenim. Erdoğan adaylığa mecburdur; iktidara mahkumdur.

Otoriterizm, yeni binyılın trendi. 2000’li yıllar, tüm dünyada adım adım otoriter yönetimlerin zaferlerine sahne oldu. Vladimir Putin’den Donald Trump’a, Viktor Orban’dan Rodrigo Duterte’ye, Narendra Modi’ye, Abdülfettah Es-sisi’ye… ve elbette Erdoğan’a; ilk yirmi iki yılını henüz bitirdiğimiz yüzyılımız otoriter yönetim örnekleriyle doldu taştı. Bu otoriterliğin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde popülerleşmeye başlayan faşizmden, Sovyet ya da üçüncü dünya otoriterliklerinden farklı yönleri de var; onlara benzer yönleri de.

Otoriterizm, popülizm ve faşizm: Birbirlerinden farklı ama iç içe, kol kola yürüyen lâkin asla birbirine karıştırılmaması gereken üç kavram. Bu nokta önemli. Çünkü düpedüz faşist olana kolayca popülist dersek sadece işler karışmakla kalmıyor, bir de üstüne siyasal olan yanlış yerden kurulmaya başlanıyor. Daha da kötüsü failin faşizmi “tolere edilebilir”, “düzeltilebilir”, “yerinden edilebilir”, “demokratik kanallarla engellenebilir” bir görünüm almaya başlıyor. Bu nedenle son on yılda yükselişe geçen otoriterleşmeyi çoğu kez tek başına popülizm kavramıyla yumuşatmadan faşiste faşist demeyi bilmek gerek. Bununla birlikte şu da bir gerçek ki günümüzde faşist ideolojinin belli başlı karakteristikleri, üzerlerine sayısız makale, kitap, haber yazılmış popülist liderlerin eylemleriyle ve politikalarıyla da benzerlik göstermekte. Bu noktayı en fazla irdeleyen yazarlardan biri de Federico Finchelstein. Faşizmden Popülizme başlıklı kitabı da bu bakışla yazılmış bir kitap. Finchelstein daha en başta popülizmin faşizmle olan siyasî teoloji, mitsel tarih anlayışı, siyasî gösterenin ve siyasî dinin törensel doğası gibi unsurlarla olan bağlantılarının altını çizerek örneğin Donald Trump, Marine Le Pen, Hugo Chavez ve Recep Tayyip Erdoğan gibi kimi liderlerin Hitler ve Mussolini özentisi olmakla birlikte klasik faşist siyasetten köklü bir kopuşu temsil ettiklerini iddia eder. Devamında bütün bu isimlerin “seçmen azınlığının haklarını kullanmalarından” çekindikleri için geçmişteki otoriter liderlerle aynı noktada buluştuklarını da ekler. Bu liderler bir taraftan halk adına tepeden inme bir yönetim sergilerlerken diğer yandan da “en anti-demokratik kararlarını onaylatmak için bile” seçimlere başvurmaktan[1] asla geri kalmamaktadırlar. Finchelstein’ın -her ne kadar burada ismi geçen liderleri klasik faşist siyasetin günümüzdeki temsilcileri olarak saymasa da- bu liderlerin izledikleri siyasetin faşist bir tarihsel arka plana sahip olduğu şeklindeki iddiası tartışılmaya değer. Öncelikle Finchelstein[2] “...modern bir siyasî hareket olarak faşizmin 1919’da Kuzey İtalya’da doğduğunu, isim babasının ise Benito Mussolini” olduğunu belirttikten sonra faşizmin -tıpkı her siyasî düşünce ve kavramın olduğu gibi- her ülkeye yansıyışının o ülkenin sosyal yapısınca şekillendiği, somutlandığını belirtir. Hatta faşizm, farklı ülkelerde farklı isimlerle bile benimsenebilir. Ancak bu, faşizmin bir özünün olmadığı anlamına da gelmez. Finchelstein, modern popülizmin de faşizmden doğduğunu belirtir. Bu doğrultuda modern popülizm, 2. Dünya Savaşı sonrası faşizmin yeniden formüle edilmesiyle şekillenmiş otoriter bir demokrasi biçimi olarak ortaya çıkar. Finchelstein; popülist siyasetin, tam da faşizmin gözden düştüğü, faşist kavramının pejoratif manada kullanılmaya başlandığı 2. Dünya Savaşı sonrasında popülerleştiği düşüncesindedir. 2. Dünya Savaşı sonrası faşist siyasal rejimlerin ortadan kalkması ile beraber faşizm ağır bir yenilgiye uğramış ve siyasal söylemin dışına çıkmıştır. İşte Finchelstein’e göre “…popülizm faşizmin yenilgisinin bir sonucu olarak reform yapmaya girişmiş, faşist mirası demokratik kurguya göre yeniden düzenlemiştir.”[3] Yine de yazar faşizm ve popülizmden aynı şeylermiş gibi bahsetmenin sorunlu bir yaklaşım olduğunun altını çizer. Finchelstein’e göre popülizm “…her durumda yekpare halk adına konuşur, bunu da demokrasi adına yapar. Fakat burada demokrasi dar bir çerçeve içinde, popülist liderlerin arzularının bir ifadesi olarak tanımlanır… Liderlerinin bizzat halkın kendisi olduğuna ve vatandaşlara vekâleten her türlü kararı alması gerektiğine inanılır… Lider teoride halkın vücut bulmuş hâli olsa da pratikte yalnızca –popülistlerin bütün toplumu ifade ettiklerini düşündüğü- kendi taraftarlarını (ve seçmenlerini) temsil eder… Halkın sesi, ifadesini ancak ve ancak liderin ağzında bulabilir. Ülke ve halk en nihayetinde liderin şahsında kendisini tanır ve siyasete katılır… Popülizm demokrasiyi inkâr etmez ancak deforme eder. “Bir rejim olarak popülizm bütün halkın tam bir temsilini talep eder. Fakat bunu genellikle iktidarın tümüyle lidere devri olarak anlar… Faşistlerin aksine popülistler ekseriyetle demokrasi oyununun parçasıdır… Popülizm plebisiter bir siyaset anlayışını öngörür ve faşist bir form olan diktatörlüğü reddeder… Popülizm halkı Bir olarak yani liderden, yandaşlarından ve ulus-devletten oluşan bir varlık olarak tasavvur eder.”[4]

Otoriter popülizm elbette ki yeni bir kavram değil. Bu kavram 1980’li yıllarda Britanya’daki politik ve ekonomik krize bir sağ çözüm getiren Margaret Thatcher’ın izlediği siyaseti açıklamak amacıyla Stuart Hall tarafından geliştirilmiştir. Buna göre otoriter popülizm, paradoksal bir biçimde –Gramsci’den ödünçle- popülist hoşnutsuzluğun “transformizmine” yerleşik olan, demokratik sınıf siyasetinin otoriter ve hükmedici bir biçimine yönelik bir hareket olarak nitelendirilir. Hall’un da belirttiği üzere otoriter popülizmin temel özellikleri arasında “güçlü ve müdahaleci bir devlet, kanun ve nizam toplumuna doğru bir yön değişikliği, halk ile iktidar bloğu arasında popülist birlik, kesimsel çıkarlar karşısında milliyetçiliğin benimsenişi ve elit karşıtı bir hareket yer almaktadır.[5] Bu doğrultuda otoriter popülizm, bir taraftan demokratik sınıf yönetimi görünümünü korurken öte yandan yönetim tarzını daha baskıcı bir yöne kaydırmak için “aşağıdan” olacak şekilde, otoriter niteliklerle popülist mobilizasyonu birbirine bağlamanın bir aracıdır. İktidar bloğunun üyelerince organize edilmiş olsa bile popülist ideoloji, “halka” karşı konumlandırılan “elitleri” hedef alır ve onu inşa eder. Bununla birlikte günümüz otoriter popülizmini anlamlandırabilmek bakımından ERP (Emancipatory Rural Politics) inisiyatifinin tanımını da baz alabiliriz:

Otoriter popülizm politikayı “halk” ile “kötü niyetli ve adaletsiz bir şekilde avantajlı konumuna yükselmiş öteki” arasında hem yurt içinde hem de yurt dışında sürdürülen bir mücadele olarak betimler. “Öteki” olana atfedilen gerçek ya da hayalî çürümüşlüğün akabinde “halkın yararına olacak şekilde kontrolü tekrar ele geçirmek” ve “ulusu eski büyüklüğüne ya da eski sağlıklı hâline döndürmek” için yapılması planlanan müdahaleleri de meşrulaştırır. Otoriter popülizm demokratik kurumları kendi üstünlüğünü, meşrulaştırmak, gücünü merkezîleştirmek ve muhalefeti ciddi bir biçimde ezmek ya da sınırlamak için kullanıyor olsa bile bu kurumları sıklıkla bozar, içini boşaltır ya da tümüyle ele geçirir. Cezasızlıkla kaynaşmış karizmatik liderlik, kişi kültü ve kayırmacı (nepotism) yönetim otoriter popülizmin ortak özellikleridir.[6]

 Sonuç olarak otoriter popülizmler tarihinde yeni bir sayfa açıldığını söylemek mümkün, hatta bu, gün gibi duran bir gerçek. Liderlerin kendilerinin demokrasiden nefret ettiği, takipçilerinin de demokrasiden yorulduğu yeni bir ruh hâlinin -zamanımızın ruh hâli- içinde olduğumuz iddia edilebilir, ki bu tespiti son yıllarda daha çok duymaya ve deneyimlenmeye başlamış olduğumuz da öne sürülebilir. Gelinen noktada otoriter popülist yönetimlerin hınç ve öfke dolu kalabalıklara kültürel çoğunlukçuluktan, etnik saflıktan, “Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” yatıştırmasından başka bir şey veremediği oldukça açık. Daha ilginç ve çarpıcı olansa liderlerin demokrasi nefretiyle kitlelerin hınç ve öfkesinin örtüşmekte olması. Hem de bunun, yoksul halk yığınlarının temel taleplerinin (işsizlik, yoksulluk ve hatta açlık) karşılanamadığı bir noktada “kültürel egemenlik”, “ulusun büyüklüğü”, “şerefli geçmişin mirası”, “ötekinin ahlâksızlığı” zemininde örtüşmesi.

Genel manzara hakkında fikir vermeye çalışmam, Erdoğan’ı tarihsel-toplumsal bir zemine oturtmak, reistokrasinin mevcut manzara içerisindeki koordinatları hakkında bir fikir verebilmek içindi. O zaman, küresel bir realite olarak altını çizdiğimiz trendleri Türkiye için yineleyerek yolumuza devam edelim. Türkiye’de de özgürlükler giderek azalıyor ama 2010’lardan bu yana Erdoğan iktidarda olduğundan mı özgürlükler azalıyor; özgürlüklerimize verdiğimiz önem ve itibar azaldığı için mi Erdoğan iktidarda? Reis mi reistokrasiden çıkıyor, reistokrasi mi Reis’ten?.. Bu çerçevede, reistokrasiyi, Erdoğan’ın lakabına nazireyle türetilmiş kaba bir kelime oyunu, bir latife değil; tüm dünyada artan neo-otoriterizmin Türkiye varyantı, çeşitlemesi olarak kullanmaya çalıştığım dikkatinizden kaçmamıştır.

Küresel otoriterizmin -özgürlüklerdeki küresel gerilemenin- Türkiye’deki izdüşümü, tecessümü olarak reistokrasi, münbit toprağını CBHS’de buldu. Bir başka ifade ile CBHS, reistokrasiye hem (meşruluk değilse de) bir hukukîlik verdi hem de gücünü pekiştirdi; onu bir nebze olsun kurumsallaştırdı.

Devlet Bahçeli’nin de dediği gibi, ortada fiilî bir durum vardı ve ona resmiyet kazandırmak gerekiyordu ki bunun tecavüz mağdurunun, faille evlendirilmesi türünden bir resmiyet olduğunu o dönemde pek fazla düşünen olmamıştı. Bir hukuk devletinde fiilî durum hukuka uymuyorsa fail hukuka uymaya zorlanırken Türkiye örneğinde, "hukukun faile uydurulması” yoluna gidildi. Bu kurumsallaşma aynı zamanda Osmanlı-Türkiye devlet geleneklerinin de bir kenara konulmasını gerektirdi. CBHS bu kadim geleneği tasfiye edebildiği oranda kurumsallaştı; tam olarak tasfiye edemediği için de CBHS hâlâ tartışılmakta ve Erdoğan/AKP Sonrası’na dair her tartışma kısa sürede bir CBHS-parlamenter sistem tartışmasına dönebilmekte. Çünkü gerçekten de AKP’nin gelecek seçimlerdeki yenilgisi Reis’in sistemden tasfiyesi, Reis’in sistemden tasfiyesiyse CBHS’nin ve reistokrasinin tartışmaya açılması anlamlarını taşımaktadır.

Yeri gelmişken Reis’in sistemden tasfiyesi ile ne demek istediğimi de açıklayayım. Ben Erdoğan’ın, bizzat kendi elleriyle kendisinin bir Erbakan, bir Ecevit, Demirel ya da Türkeş olmasının yolunu kapattığını; kendisini 2015 Haziran’ı itibarıyla iktidara mahkûm ettiğini; bir muhalefet partisi lideri olarak sonraki seçimleri bekleyebilme seçeneğini devre dışı bıraktığını düşünüyorum. Bu süreçte inşa edilen millî şef sistemi replikası yapısı ile Erdoğan kendi önünde tek kart bıraktı: İktidar. Oysa 60’lardan başlayarak 2000’lere kadar Türkiye siyasî hayatında bir şekilde etkili ve yönlendirici olan siyasetin dört yapraklı yoncası (Ecevit-Demirel-Erbakan-Türkeş) tüm hatalarına, yanlışlarına, beceriksizliklerine, öngörüsüzlüklerine… rağmen Erdoğan’ın düştüğü bu hataya düşmediler.

AKP, 7 Haziran 2015’te tek başına iktidar olma vasfını; 1 Kasım’a gelindiğinde ise artık bir “güçlü bir ana muhalefet partisi” olma şansını kaybetti. Haziran seçimlerinden sonra beklenen, Türkiye’nin Dördüncü Merkez Sağ (AKP) Dönemi’nden sonra Dördüncü Koalisyonlar Dönemi’ne girmesiydi; bu olmadı. Erdoğan resmî, hukukî bir koalisyon Hükümeti içinde yer almayı ya da ana muhalefete geçerek kendisine rağmen kurulacak bu güçsüz koalisyon Hükümetinin bir an önce yıkılmasını beklemeyi tercih etmedi. Aksine seçimlerin yenilenmesine karar almayı ve ülkenin doğusunda yaşanan (handiyse) bir iç savaşı yeğledi (ve bunu 2023 başlarında da yinelememesi için önünde bir engel -ne yazık ve ne yazık ki- mevcut değil): Sistemin idarî yapısını dönüştürerek kaybolan iktidarını tahkim etti, devlet mekanizması içindeki yalnız/tek adamlığının altını çizecek idarî reformları (CBHS ve diğerleri) pekiştirdi, 15 Temmuz’daki  İslâmcı darbe girişimini bir fırsat bilerek tüm muhalefeti tasfiye etti ve tüm bunları da fiilî bir koalisyonla (Cumhur İttifakı) yapmayı, özetle bir millî şef replikası, bir neverland (CBHS) inşa etmeyi tercih etti. İşte bu süreç aynı zamanda, Erdoğan’ın kendisini iktidara mahkûm etmesinin de yolunu açtı. O yüzden önümüzdeki seçimlerde alacağı -muhtemel- bir seçim yenilgisi AKP için ne anlama gelecek, şimdiden tam olarak bilinmez; lakin bu yenilginin Erdoğan’ın siyasî hayatı için bir kırılma anlamına geleceği, böyle bir seçim yenilgisini Demirel gibi “Şapkamı alır giderim!” esprisi ile ya da “Halk bize muhalefet görevi verdi!” olgunluğu ile karşılamakta zorlanacağı kuvvetle muhtemeldir. Tüm bu nedenlerledir ki bir seçim yenilgisinin Erdoğan’ın siyasal sistemden tasfiyesi, siyasetin dışına itilmesi anlamına geleceğini Erdoğan’ın sadece gelecek seçimlerde değil, ondan sonraki, ondan sonraki seçimlerde de aday olmak zorunda kalacağını düşünüyorum.

Keyifli günler.

NOTLAR:  

[1] Mudde, Cas., (2019), Popülizm: Kısa Bir Giriş, Ankara, Nika Yayınevi, s.28.

[2] Federico Finchelstein. (2019), Faşizmden Popülizme, İstanbul: İletişim Yayınları, s.59.

[3] A.g.e., s.54.

[4] A.g.e. s. 287.

[5] Natalia Mamonova. (2019), “Understanding the silent majority in authoritarian populism: what can we learn from popular support for Putin in rural Russia?”, The Journal of Peasant Studies, p.4.

[6] Gürel, Burak., Küçük, Bermal., ve Taş, Sercan. (2019), “The Rural Roots of The Rise of The Justice and Development Party in Turkey”, The Journal of Peasant Studies, p.4.


Mete Kaan Kaynar Kimdir?

1972 yılında Ankara’da doğan Prof. Dr. Mete Kaan Kaynar, Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını aynı bölümde tamamladı. Çalışmalarına bir süre Westminster Üniversitesi, Centre for Study of Democracy’de misafir araştırmacı olarak devam etti. Halen Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Türkiye siyasî hayatı ve kurumlarının yapısı, tarihsel dönüşümü, işlev ve işleyişlerini konu edinen çeşitli makale ve kitapların yazarlık ve editörlüklerini yapmıştır. Bunun yanında muhtelif gazete, dergi ve haber platformlarındaki güncel yazılarına da devam etmektedir. Mete Kaan Kaynar, Ankara Dayanışma Akademisi Kooperatifi (ADA), Bilim, Sanat Eğitim, Araştırma ve Dayanışma Derneği (BİRARADA), Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) 5 Nolu Şube ve Özgür Üniversite gibi kuruluşların gönüllüsü, Devrim Deniz, Umut Nazım ve Ekin Eylem’in babasıdır.