Beş kuruş bile ödemeden, ‘paha biçilmez’i görebilmek

Yapı Kredi Müzesi’nde haftanın yedi günü görülebilen ‘Ölümsüz Yüzler’ sergisi, hemen hepimizin enflasyon rakamları karşısında adeta ‘bozukluk’lara dönüşen moral ve çehrelerine, bir bakıma paha biçilmez değerde, mitolojik, kronolojik bir merhem olma vaadinde bulunuyor. Sergi, 2500 yılı aşan tarihi boyunca türlü biçimler almış ‘paha biçilmez bozukluklar’ı ücretsiz olarak, çeşitli koleksiyonlardan heykellerin de simgesel akrabalığının refakati ile önümüze bırakıyor...

Evrim Altuğ evrimaltug@gmail.com

İstanbul Beyoğlu’ndaki İstiklal Caddesi’nde hizmet veren, Galatasaray meydanı ve Şadi Çalık’ın soyut, Cumhuriyet’in 50’nci yıl heykeline bakan, ön cephesindeki İlhan Koman heykeli ‘Akdeniz’ ile tanınan Yapı Kredi Müzesi, bir süredir ‘Ölümsüz Yüzler’i de ağırlıyor. Peşinen, hatta temassız bir dille, yeterli bakiye varken şimdiden söyleyelim, sergi bu link aracılığıyla, 3D dijital olarak da deneyimlenebiliyor.

Aslen Uluslararası Müzeler Konseyi’nin (ICOM) düzenlediği Uluslararası Müzeler Günü vesilesi ile mayıs ayında açılan ve ‘Müzelerin Gücü’ne ithaf edilmiş olan sergide, Yapı Kredi Müzesi Müdürü, Küratör Nihat Tekdemir ile, sergi koordinatörü Derya Sayın ve serginin bilimsel danışmanı Buket Akçay Güven’in emekleri büyük. ICOM ve Arkeologlar Derneği üyesi Tekdemir ayrıca, kurum bünyesinde ‘Anadolu Uygarlıkları Serisi’ editörü olarak da çalışıyor. 22 Kasım’a değin, ücretsiz gezilebilen ’Ölümsüz Yüzler’ sergisi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri,  Sadberk Hanım Müzesi ve Yapı Kredi Müzesi iş birliğinde, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü izni ve yine T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı iş birliğinde açılmış.

Sergi, hemen hepimizin mevcut ulusal ve küresel enflasyon rakamları karşısında bütünleyemediğimiz ‘bozukluk’lara dönüşen moral ve çehrelerine, bir bakıma paha biçilmez değerde ve aynı zamanda mitolojik ve kronolojik bir merhem vaadinde bulunuyor. Çünkü serginin hemen tamamı, hükümdarlar, kahramanlar ve tanrı ya da tanrıçaları sikkeler ile antik heykeller eşliğinde bize tanıştıran nice ‘paha biçilmez bozukluklar’ı bu defa ücretsiz olarak tam da önünüze bırakıyor.


 
Doğrusu, sergiye giriş ve çıkışta size refakat eden anonim, sakallı, bitkin ama vakur erkek büstü de, sergide türlü tasvir, simge ile evrilerek yer alan 250 civarındaki elektron, altın, gümüş ve bakır sikke üzerinden, tüm zamanların ekonomisine şahitlik eden bir birey misali, hani adeta serginin duygusal moderatörlüğünü devralıyor.

Yapı Kredi Müzesi koleksiyonları, nümismatik ve etnografya olarak ikiye ayrılıyor. Sikke, madalya ve nişanlardan oluşan 55 bini aşkın objeyi içeren Numismatik bölümü, alanında dünyanın en nadir, değerli birikimlerinden biri sayılıyor. Sergi izleyiciye, paranın kronolojik yaşam öyküsünü titizlikle üretilmiş, 2 bin 600 yıllık bir zaman cetveliyle sunarken, bu esnada paranın değdiği tüm coğrafyalara, sözgelimi Arap yarımadasından İspanya’ya uzanan bir hikâyenin de detaylarını paylaşıyor.


 
Bunlar olurken, Yapı Kredi Kültür Sanat Binası birinci katında haftanın yedi günü gezilebilen sergide bizi en çok çeken de, Atina’dan Bergama’ya, Roma’dan İstanbul’a türlü tasvir, madeni biçim, kıymet ve tabirle evrilen paranın doğum yerinin öyküsü oluyor.  Sikkenin icadı başlığı altında bu öykü, M.Ö. 7 ilâ 6’ncı yüzyıllar arasında var olagelmiş, günümüz Manisa ili ve çevresinde yaşamış Lidyalıların ilk parayı nasıl icat ettiklerinin aktarımı ile derinleşiyor. Buna göre Lidyalılar, ilk sikkeyi kralları Alyattes döneminde başkentleri Sardeis’ten akan Paktolos deresinden topladıkları, altın ve gümüş alaşımı bir maden olan elektronun alaşım oranına yaptıkları müdahale ile, yine elektrondan basıyor.

Sergide bu öykünün merkezinde yer alan, M.Ö. 6’ncı yüzyıldan kalma üç ayrı İyon elektronuna, tıpkı sergideki diğer dönem paralarında, sözgelimi Pers İmparatorluğu kökenli altın, gümüş, bakır sikkelerde olduğu gibi, özel büyüteçli mekanizmalarla bakıp, incelemek mümkün olabiliyor. Sergide yer alan her bir unsur, kolay okunur, titiz tasarımlarıyla küçük metinler halinde de bizimle paylaşılıyor.

Serginin izleyiciye açtığı bir diğer değerli başlık, temelini 1994’te İzmit’in Kandıra ilçesinde bulunan ve Kültür Bakanlığı izniyle aynı yıl Yapı Kredi Müzesi Sikke koleksiyonuna kazandırılan Kandıra Definesi olarak dikkati çekiyor. İlgili birikim, temelini M.Ö. 4’ncü yüzyıla taşırken, bulunan definede 30’u Kalkedon, 82’si Byzantion basımı olmak üzere, 112 adet gümüş sikke bulunuyor. Define kelimesi ise, sergiden aldığımız bilgiye göre Arapça kökenli, bir şeyi daha sonra yeniden alınmak üzere saklanmasına dair ‘defn’ kelimesinden kaynaklanıyor. Yapı Kredi Müzesi’nin 30’ncu yılı sebebiyle düzenlenen etkinlikte, çok sayıda Bizans kökenli Kalkedon (Bugünkü Kadıköy, İstanbul) ve Byzantion sikkelerini, bir define misali, çömlekten taşarcasına halde incelemek mümkün. Bu sikkelerden birinde, yunus üstünde ayakta duran bir ineğin betimlendiği görülebiliyor. Diğer sikkelerde ise, buğday başağı üzerinde duran boğa simgesi görünüyor. Ancak tüm sikkelerin arka yüzü, yel değirmenini andırır bir simgeyle doldurulmuş.


 
Mitoloji ile sarmaş dolaş bir tasarımla gezilen, Nietzsche gibi filozoflara (Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisi de canavara dönüşmemeye özen göstermelidir.- İyinin ve Kötünün Ötesinde) şık göndermeler yapan ‘Ölümsüz Yüzler’ sergisinde, çarpıcı pek çok hikâye izleyicinin tahayyülüne devrediliyor.

Sözgelimi, serginin anlattığına göre, Yunan mitologyası uyarınca Kharon, ölülerin ruhlarını Styks ırmağından geçirip, yeraltı ülkesi Hades’e götürmekle görevli bir kayıkçı. Kharon, hayatını ölümden kazanmayı seçtiğinden olsa gerek, ölülerden sırf kendisine sikke verenleri kayığına alıyor; vermeyenleri ise yalvarmalarına kulak asmadan, kıyıda bırakıyor. (Sergide Kharon ayrıca, Fransız ressam, illüstratör ve portre sanatçısı Paul Gustave Dore’nin 1857’de Dante Alighieri’ye gönderme ile İlahi Komedya kapsamında  ‘Cehennem’ adına ürettiği bir betimleme ile gözümüzde canlandırılıyor.) Bu nedenle, Antikçağ’da ölen kimse, defnedilirken ağzına bir obolos değerinde sikkenin konduğu belirtiliyor. Hatta sergi bize, Lidya-Pers savaşlarında askerlerin, savaşa giderken ağızlarına bir sikke atıp, öyle çarpışmaya girdiklerini bildiriyor. Bu bulgu ise, arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan iskeletler üzerinden anlaşılıyor.


 
'Kahramanlar ve Canavarlar' isimli, aile ağacının bile unutulmadığı mitolojik bölümüyle, bir bakıma günümüz kapitalist dünyasında kimin kahraman, kimin canavar olup olmadığını da, müzelerden ödünç soylu ve ilahi büstlerin refakatiyle sordurmadan etmeyen sergi, günümüz Türkiyesi adına da ilginç bir anımsatma yapmadan, edemiyor.

Kötü Düşmanlıktan, İyi Kardeşliğe isimli bu bölümden edindiğimiz bilgiye göre, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinden sonra, bazı bölgelerde Türkler ve yerel Hıristiyan halk arasında bir ‘geçici anlaşma’ (modus vivendi) oluşuyor. Dinsel ve etnik kimliklerin karşılıklı kabulünün getirdiği yakınlaşma, dönemin maddi ilişkilerine de yansıyınca, karşımızda sergide de örnekleri görülen ortak para birimleri, yani ‘mangır’lar çıkıyor. Sözgelimi, Danişmendilere ait 1162 tarihli bir sikke, ön yüzünde Hıristiyanlığın kutsal betimlemelerinden taç giydirme sahnesi, arka yüzünde ise hükümdar Melik Nasıreddin Mehmed’in adının Arap harfleri ile yer almasıyla, iki kültürün somut bir kaynaşma örneğine dönüşüyor. Sergide bu dönemi vurgulayan, biri Mardin’de bulunmuş iki ‘mangır’ yer alıyor.


 ‘Herakles Postu’ ve ‘Türkiye Cumhuriyeti dönemi paraları’ ile ‘Paranın Sureti’ gibi öğretici başlıklarıyla ve akademik video sunumlarıyla zenginliğini katlayan Ölümsüz Yüzler sergisinden çıkarken, nice kıymetlere yataklık etmiş Küçük Asya’da yaşayan bizlerin, yani mevcut ekonomik koşullarda hayatını kazanmaya çalışan ‘sokaktaki vatandaş’ın mevcut sureti ve ruh halinin, bu sergideki anonim ‘sakallı erkek’ ile ilgili aşağıdaki tasvirden hiç de bile uzak kalmadığı hissiyle doluyorum:

“Portreye eşlik eden herhangi bir yazıt olmadığından, kimi betimlediği bilinememektedir. Bir imparatorun değil de, özel bir kişinin fizyonomik özellikleriyle betimlendiği anlaşılmaktadır.  Göz altlarındaki çöküntüler, ciltteki sarkmalar ve yanak kısmındaki katlanmalar, portrede orta yaşlardaki bir erkeğin betimlendiğini göstermektedir. Alnı çevreleyen orak biçimli kalınca tutamlar ile saç modeli, İmparator Trainanus’un saç modeline öykünmüştür. Dudak altından başlayan dalgalı sakal ise, Antoninler dönemi ve Septimus Severus’tan önceki ‘Beş İyi İmparator’ dönemi imparatorlarından bazılarının sakal modasıyla uyumludur. Özel portreler, genellikle imparator portrelerindeki modayı takip ettiğinden, bu kişinin eski moda bir saç modeli kullandığı, veya portreyi yapan heykeltıraşın, saçta eskiye dönük bir modeli özellikle uyguladığı düşünülebilir. Portre boyundan kırıktır. Burun ise kırık ve eksiktir.”

Tüm yazılarını göster