12 Eylül'ün sürekliliği: Bir başka müfredat problemi

Perşembe, 14 Eylül, 2017
12 Eylül 1980 ilekurulmuş olan ve hala içinde yaşadığımız çok kapsamlı bir politik müfredatın etkileri tartışmaya açılmalı. Evren'in il il dolaşıp ayetler okuyarak destek istediği bu müfredat, aynı aklın üst modeli tarafından aynı "siyasi istikrar" ihtiyacı için şimdi yeniden güncelleniyor.

Cumhuriyet davasında artık AKP’li eski bakanların bile (hayli mahçup biçimde de olsa Nabi Avcı’nın sözlerini kastediyorum), “galiba yanlış yapılıyor” demenin sınırlarında gezindiği, saçma sapan Cumhuriyet davasından yine tahliye çıkmadı. (Çok kullanıldığı gibi “adalet çıkmadı” demiyorum. Çünkü; bu davadaki tahliye bir adalet meselesi değil, adalete yaklaşmak böyle bir davanın hiç olmaması durumunda konuşabileceğimiz bir şey) Nuriye ve Semih’in duruşmasından saatler önce avukatları birer birer gözaltına alındı. Zaten dikkate alınmayan savunma hakkının şekli haline bile tahammülsüzlüğün çarpıcı bir gösterisi. TSK, Hakkari’de yaşanan SİHA hadisesi üzerine ağır toplumsal amneziye güvenerek “bugüne kadar hiçbir sivil vatandaşa zarar vermediğini” açıkladı. Bütün bunlar 12 Eylül haftasını, 80 darbesinin 37. yılını, idrak ettiğimiz günlerde yaşandı. Bunlara şahit olan bir çok insan haklı olarak bir çok insan, 37. yıldönümünde “12 Eylül’ü yaşamaya hala devam ediyoruz” dedi. Çoğunlukla kastedilen, artık sayısal verilerde bile dönemi geride bırakan otoriteryanizm uygulamalarıydı ama galiba aslında daha fazlasından bahsetmek de mümkün.

12 Eylül 1980’de neler yaşandığını, oraya nasıl gelindiğini, o tarihten sonra yola nasıl devam edildiğini doğru dürüst hatırlayanlar artık 50’li yaşlara merdiven dayadı. Yani 12 Eylül öncesini veya sadece başını bile hatırlayanlar artık azınlıkta (yaklaşık yüzde 30 – 35). Nereden baksak iki kuşak, toplumun yaklaşık üçte ikisi ise, sadece sonrasını bilen, 12 Eylül 1980 sonrası tedrisatın mahsulü veya ağır etkilerine maruz kalmış ya da bütün bu sürecin her evresinde mağdur olarak ağır hasar almış bir kalabalık. 12 Eylül 1980’nin ekonomi politiği üzerine çok boyutlu tartışmalar yapmak mümkün. 24 Ocak kararlarıyla liberal ekonomik düzenin (uluslararası kapitalizm ile entegrasyonun) kökleşmesi, hukukilik-siyaset-demokrasi ilişkisinin yeni bir mimariye oturtulması, dini ve etnik muhafazakarlık ile kurgulanan Türk-islam aksının bir devlet ideolojisi olarak güncellenmesi gibi başlıklar üzerinden çok sayıda tartışma yürütülebilir. Bütün bunlara paralel olarak, 12 Eylül 1980 ile başlayan, kurulan, yerleşikleştirilen ve hala içinde yaşadığımız çok kapsamlı bir politik müfredatın etkileri de bir başka tartışma alanı olabilir, olmalı.

Müfredat tartışması, evrim, “erkeğe itaat”, cihat gibi mevzular dolayısıyla, canlı ve güncel gündem. Geçtiğimiz hafta, Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Başkanı Alparslan Durmuş müfredat savunması yaparken “evrim meselesine” ilişkin ilginç bir benzetme yaptı: “Bazı araçlar inanç konusu değildir, tornavidaya inanmam ama kullanırım”. 12 Eylül ile başlayan politik müfredatın sihirli sırrı da burada işte. Bu kırk yıllık müfredat, inanç konusu olmasına pek bakılmayan araçlarla aktarılıyor. Kendine güvensizliğin milliyetçiliği beslediği, dinin itikat konusu değil iktidar konusu olduğu bir vasatta, dünyayla bütünleşme (veya liderlik) adında yalnızlaşma, kalkınma görünümlü fakirleşme kabul ettirilebiliyor. Kenan Evren’in il il dolaşıp ayetler okuyarak destek istediği bu politik müfredat, aynı aklın üst modeli tarafından aynı “siyasi istikrar” ihtiyacı için şimdi yeniden güncelleniyor. Müfredatın yeni sürümü için ikna çabasından vazgeçildiği için, uygulayıcı – aktarıcı personelde de önemli değişimler yaşanıyor. Şimdi, müfredatın faziletlerini aktarmak için sosyolojik, ekonomik zemin uyduran – 80’ler ve 2000’lerde iki kere göreve gelmiş – bilmiş “hocalardan’ çok, itaatsizlere parmak sallayan koridor nöbetçilerine ihtiyaç var.

12 Eylül 1980’i başlayan, devam eden, gelişen ve yerleşikleşen bütünlüklü bir dönem olarak değil de, darbeden hemen sonra ANAP iktidarıyla başlayarak uzaklaşılmaya, tamir edilmeye çalışılan arizi bir dönem gibi göstermek, bu kırk yıllık müfredatın en önemli ayağı. Yani kendine peşin bir tarih yazarak başlıyor işe. 82 Anayasasına verilen – ne hikmetse herkesin inkar ettiği – destekle başlayan sosyo-politik riyakarlığın aleniği bugün yaşananları anlamak açısından çok ilham verici. Sınıfsal politik örgütlenmenin devre dışına çıkartıldığı kurumsal – yasal zeminde, kapitalist sistemin sorgulanamazlığını açık ve örtülü biçimde bir dayatmaya çevirmek de bu müfredatın bir diğer ayağı. Bugün ana muhalefet partisinin ekonomik tehlike olarak “adalet ve demokrasi olmazsa sermaye gelmez” – ki çok da doğru değil – argümanını en etkili çıkış zannetmesi de, Cumhurbaşkanı’nın işadamlarına “ohal size yarıyor” demesi de bu yüzden. Üçüncü ayak için de devlet algısına ve adalete ilişkin çifte standart ve toplumun kabul sınırlarını belirleyen yasal çerçeve işaret edilebilir. 12 Eylül günlerinin icraatı, yıllarca sürdürülen OHAL bölgesi uygulamaları, 28 Şubat süreci ve daha pek çok “özel hukuk dönemi” yaratabilme kabiliyeti ile bu müfredat, şimdi yapılabilenler ve daha önemlisi buna verilen toplumsal – politik karşılığın zeminini üretti. Uluslararası “hukuk” için de “milli çıkar” parantezine alındığında anti-emperyalizm dahil bütün ahlaki kategorilerin kalkması bu müfredatın çıktısı.

37. yılını idrak ettiğimiz 12 Eylül’ün politik müfredatından yetişen neslin eğitim atmosferi ve “öğrenim seviyesi”, içinde bulunduğumuz şartları tartışmak için bir başka başlangıç noktası olabilir. Çünkü, ekonomik, siyasi ve politik zemin, hala bu müfredatın doğrudan ve dolaylı etkisindeki kuşakların ama daha önemlisi ikliminin belirleyiciğinde. O zaman soruyu şöyle sorabiliriz: iki kuşak yetiştirmiş bu müfredatla Türkiye bir kuşak daha yürüyebilir mi? Aynı dayanak noktaları ve argümanlar ne kadar daha “yeni” kalabilir? Bir başka soru da şöyle sorulabilir; İktidar yeni bir müfredatla yeni bir nesil mi yetiştirmeye hazırlanıyor yoksa eski müfredatın yetiştirdiklerine mi güveniyor? Konuyu kapatan değil, tartışma açan cevaplar olmasını umarak sırayayım. Birinci ve ikinci sorunun cevabı, verili göstergeler ışığında ne yazık ki evet. Gider belki birden fazla kuşak böyle yürümeye razı olabilir. Gençlerde hemen her kesim için politik ilginin düşmeye başladığının ölçülmesi, bir tıkanma göstergesi olsa da, henüz alternatif umudu gibi durmuyor. Son sorunun cevabını da, mevcut iktidar bu nesle güveniyor ama henüz muhalefet de aynı nesile, aynı müfredatla konuşmaktan başka yol bulabilmiş değil diyerek cevap vermek mümkün.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI