YAZARLAR

Pandemide kamusal insanın dramı

İster eve ister bir üretim üssüne kapatılın, her iki durumda da dışarıya karşı savunma mekanizması olan özel hayat, kamusal alan tarafından mutlak bir şekilde işgal edilmiş oluyor. Aslında bu durum aniden oluşmadı; bu durumu, çok uzun zamandır gelişen bir kamusal alan-özel alan ayrımı yanılsamasının bir sonraki aşaması olarak görmek daha doğru olacaktır.

Aylardır Covid-19 pandemisi ile yaşıyoruz, belirsiz bir süre yaşamaya da devam edecekmişiz gibi görünüyor. Adı bile konuldu, “yeni normal.” Adlandırma, bir kırılma yaşandığına, eski günlerin bittiğine ve bundan sonra hep böyle yaşanacağına dair bir his veriyor insana. Gerçekten de altı ay gibi kısa bir sürede gündelik hayat altüst oldu, eski alışkanlıkları terk etmek gerekti ve yeni tuhaf günlerin normları hayatın her alanına sızdı.

Yeni normalin en temel özelliği, kamusal alandaki etkinliklerin azaltılması ve seyreltilmesi, sosyal-fiziksel mesafenin korunması ve evde izolasyon. Gündelik hayatta bunun karşılığı hizmet sektöründeki kimi işlerde uzaktan çalışmaya, eğitimde ise uzaktan eğitime geçilmesi oldu. Ve işin eve taşınması ile mesai saatlerini yok sayan zamansız toplantılar, gece yarısı e-posta trafiği, evde bir çalışma odası olmaması ile hayat işkenceye dönüştü.

Tabii başka aksilikler de oluyor. Savunduğumdan değil, geçen hafta bir öğretmene, ekran başında sigara içtiği için, bir velinin şikâyeti ile soruşturma açıldı. Öğretmen, muhtemelen daha önce derste hiç sigara içmemiş ve evde olmanın rahatlığı ile işin bu boyutlara ulaşacağını da düşünememiştir. Oysa basit, sözlü bir uyarı yeterli olabilirdi. İlerde iş arkadaşlarınızın, patronunuzun, öğrencinizin ya da velisinin, arkada asılı bir tabloyu da uygun görüp görmeyeceğini kim söyleyebilir?

Eve kapanma, işin evde yoğunlaşmasının maddi üretimdeki karşılığı ise ilk başta farklı görünse de aslında çok benzer oldu. Fabrikalarda, işyerlerinde birim zamanda üretilen emek yani emek sömürüsü, karşılığı ödenmeyen mesai saatleri arttı, işçiler işsiz kalmak ile hastalığa yakalanmak arasında seçim yapmak zorunda kaldılar. Önlem olarak söylenen, işçilere takılacak elektronik aletlerle, çalışma esnasında fiziksel mesafenin korunması fikrinin işçi üzerinde mutlak bir kontrole çok kolay evirileceği ortada.

Asıl radikal öneri ise “üretim üsleri” kurulması ile MÜSİAD’dan geldi. Üretim üsleri yaklaşık bin, aileleri ile beş bin kişiden oluşacak; içinde banka, kargo, PTT, satış mağazaları, market, restoran gibi mağazalar, sinema ve tiyatro olacak. Üste bulunacak meslek liseleri ve dengi okullar sayesinde, hem eğitim verilecek hem staj imkânları sağlanacak. Kreş ve anaokulları sayesinde kadınlar işgücüne katılabilecekler. Eczane, sağlık ocağı ve tam teşekküllü bir hastane ile izolasyon, karantina ve olası sağlık sorunlarında dışarı çıkmadan yerinde müdahale imkanı olacak. Savaş ya da pandemi gibi doğal afetlerde bu üsler dış dünyaya tamamen kapanacak ve üretim aksamadan devam edecek.

Üretim üsleri ile çizilen resimde sadece işçiler değil, aileleri ve hatta nesilleri tahakküm altına alınmış oluyor. Türkiye’de bugün, zaten çalışan insanların yarısı asgari ücrete mahkûm, kendilerini bir makinanın dişlisinden daha fazla bir şey olarak hissetmiyorlar. Hayatları maddi ve sosyal olarak kalın çizgiler ile sınırlı. Üretim üsleri ise bunun ete kemiğe bürünmüş şekli olacak.

İster eve ister bir üretim üssüne kapatılın, her iki durumda da dışarıya karşı savunma mekanizması olan özel hayat, kamusal alan tarafından mutlak bir şekilde işgal edilmiş oluyor. Aslında bu durum aniden oluşmadı, bu durumu çok uzun zamandır gelişen bir kamusal alan-özel alan ayrımı yanılsamasının bir sonraki aşaması olarak görmek daha doğru olacaktır.

KAMUSAL İNSANIN ÇÖKÜŞÜNDEN DRAMINA

Sennet, 1992 tarihli “Kamusal İnsanın Çöküşü” kitabında kamusal ve özel alan ayrımının tarihini ve günümüzde nasıl sorunlu hale geldiğini, tarihten, sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye uzanan bir çizgide anlatır.

Sennet’e göre 15'inci yy’de kamu toplumun ortak çıkarı ile bir tutulmakta, özel ise ayrıcalıklı kişi anlamında devlet erkânına referans vermekteydi. İnsan hayatında coğrafi sabitliğin esas olduğu bu kapalı dünyalarda kamu-özel arasında ayrım hiç yok denilmese de, günümüzdeki kadar keskin değildi.

17'nci yy’de kelimenin anlamı değişti ve bugünküne yakın halini aldı. Buna göre kamu denildiğinde herkesin katılabileceği ve denetime açık olan, özel denildiğinde ise kişinin ailesi ve arkadaşları ile sınırlanan yaşam bölgesi anlaşılmaya başlandı. İnsan kendisini kamusal alanda birey yaparken, özel alanda ise doğasını gerçekleştiriyordu. Kamusal alan insan yaratımı, özel alan ise insanlık durumuydu. 18'inci yy’de modernleşme ile kentlerin yapısının değişmesi ile bu durum daha da belirginleşti. Kent, gezinti parkları, geniş bulvarları, kafeleri ve tiyatroları ile yabancıların karşılaştıkları ilk ortam idi.

Kamusal alanın 18'inci yy'deki anlamı, 19'uncu yy. sanayi kapitalizmi ile iç içe girince bir kere daha değişti ve kamu, kişinin kendini koruması gereken yer, aile de korunma yollarından biri haline geldi. Londra ve Paris gibi kentlerin nüfuslarının 18'inci yy’de, yüzyıl gibi kısa bir sürede, meçhul yığınlar olarak beşe katlanması en önemli etkendi. Üretim fabrikalarda yoğunlaşırken, maddi üretim, nesneler ve insan dolaşımı trafiği artmakta ve sanayi kapitalizmi buna uygun kendi mekanizmalarını üretmekte idi. Örneğin pazar yerlerinin ve pazarlık ritüellerinin yerini, sabit fiyat politikası üzerinden satıcı ile ilişkinin en aza indiği modern mağazalar aldı.

Sennet, bugün, tanımadığımız ve aynı kentte yaşayan insanların artık şüpheli, hatta tehlikeli hale geldiğini, yabancılarla kurulacak çok boyutlu ilişki ve hazlardan yoksun kaldığımızı ve sessiz kalarak seyretmenin kamusal hayatın tek yolu haline geldiğini söylemekte. Buna göre günümüzün kamusal alanları ve meydanları artık bir karşılaşma yeri değil, insanların hızla geçtikleri anlamsız boşluklardan ibaret.

Dışardaki tehlike ve ahlaki yaşamın sefil mekânına karşı özel hayatın zenginleştiği ve değer kazandığı düşünülebilir ama durum hiç de öyle değil, kamusal alan sürekli özel hayatı sıkıştırmakta.

Sennet, bundan “mahrem despotluk” olarak bahsediyor. Çocuklar, ev kirası ve diğer faturalar, eş ile münakaşalar, her sabah aynı saatte kalkıp yoğun trafikte işe gitmeler, eve dönüşler, televizyon karşısında geçirilen uzun saatler ile klostrofobik bir özel hayat, mahrem despotluğun en önemli imgesi. Aynı zamanda mahrem baskı, kişinin hemen hapse girmesine yol açabilecek görüşlerine ihanet etmesine, çocuklarının okulda boşboğazlık edebileceklerine ve devlete karşı suçlardan birini farkında olmadan işleyebileceğine ilişkin korkuları da kapsar. Son olarak mahrem despotluk, ister otoriter bir yönetim ister ayartma ile olsun, her tür alışkanlık ve eylemlerimizin yöneticisi olabilir.

Sennet’i unutmadan başa dönelim.

Eğer uzaktan çalışma ile işinizi evden yapıyorsanız ya da bir üretim üssünde işiniz eviniz olmuşsa, pandemi ile beraber mutlak despotluğun tek hayat biçimi olduğu görülebilir. Artık evinizde nasıl davranacağınız, kıyafetiniz, eşyalarınız en dolayımsız haliyle dışarısının nesnesi halini aldı. Ayrıca sadece dışardaki yabancılar değil, siz ailenize ve arkadaşlarınıza, onlar da size karşı şüpheli ve tehlikeli hale geldiler.

Böyle bir hayatın sürdürülebilir bir yanı olmadığı ortada. Ancak mevcut koşullar pek sona erecekmiş gibi de durmuyor. Dünya Sağlık Örgütü, bundan sonra benzer pandemilere karşı hazır olunması uyarısını yapıyor. Çalışma hayatındaki koşullar da kalıcı görünüyor. Üretim üslerinin altyapısının 300 yıl dayanacağı söylenmekte. YÖK ise pandemi koşulları sona erse de, üniversitelerde derslerin yüzde 40’ının uzaktan yapılmasına izin verdi bile.

Son olarak, bir akademisyen ve uzaktan eğitim veren biri olarak şunu söyleyebilirim: Çoğunlukla yüz yüze eğitimin kuralları ve içeriği hiç değiştirilmeden, olduğu gibi uzaktan eğitime aktarılmaya çalışılıyor ve yeni sorunlar çoğunlukla yeni sömürü biçimlerine neden oluyor. Oysa hayatımızın her alanında bundan sonra nasıl bir varoluşa sahip olacağımıza dair düşünmeli ve karşı fikirler geliştirmeliyiz. Yoksa mutlak despotluk tek gerçeğimiz olacak.

Sennet, Richard (1996); “Kamusal İnsanın Çöküşü.” Ayrıntı Yayınları.


Hakkı Yırtıcı Kimdir?

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu olan Hakkı Yırtıcı, yüksek lisans ve doktora eğitimini de aynı üniversitede tamamladı. Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi isimli kitabı, 2005 yılında Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı. İktidar, mekan, dil ve psikanaliz alanlarına yoğunlaşan Yırtıcı; iktidar ve mekanın yeniden üretimi, modernleşme ve gündelik hayat pratikleri, sinema ve mekan analizi ve kent modernleşme tarihi üzerine dersler vermektedir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR