Ara rapor ve hafif bir tahmin

Cumartesi, 1 Ağustos, 2020
Bugün gelinen nokta itibarıyla, iktidarın uyguladığı stratejinin başarılı olduğunu söylemek mümkün mü? Destek gevşemesi ve devamında gelebilecek kayıplar nedeniyle oy konsolidasyonunun yerine güç konsolidasyonunu koyan iktidar, güç gösterisi kısmında hayli başarılı görünüyor.

Bayramın göbeğinde, yazın bu sıcağında siyaset hakkında bir şeyler okumak -elbette yazmak da- çok anlamsız gelebilir. Ancak yaşamakta olduklarımıza daha genel bir açıdan bakınca, her zaman ne kadar anlamsızsa (veya anlamlıysa) şimdi de o kadar anlamsız olduğu söylenebilir. Geçen bayram (Ramazan) Diyanet İşleri Başkanı’nın LGBTİ lanetlemesiyle başlamıştık. Bu bayrama da İstanbul Sözleşmesi‘ni savunan kadınlara küfürle girdik. Ali Erbaş hutbeye yine kılıcını kuşanıp çıktı. Bayram arifesinde “devletliğini” göstermeye çalışan polisler baro başkanını derdest etti. Yetiştirilen sosyal medya yasasının ardından Bahçeli Twitter’a döndü. Bayramın getirdiği nasıl bir iyilik var ki, nasıl bir mola verilmiş ki iyiliklerden konuşalım. 2020’nin ilk yarısının bilançosunu ve gelmekte olan diğer yarısının işaretlerini toparlayan notlarla yetinmek en iyisi.

2020’de yaşananları, 2019’un bakiyesinden ayrı düşünmek zor. 10 yıldır neredeyse her yıl, seçim yılı olarak yaşandı. 2019 da bir seçim yılıydı ama önemli bir farklılık taşıyordu. Daha önceki bütün seçimler, iktidarın siyasi hakimiyetinin, yenilmezlik mitosunun ve meşruiyetinin kaynağı olarak işlev görmüştü. Seçimler, sürekli kazanan, hep kazanacak olan iktidar resmini tamamlayan en önemli göstergeye dönüşmüş, böyle kullanılmıştı. Ancak 2019, sayısal olarak “durum aynı” iddiasıyla karşılansa bile, iktidar için ilk yenilgi deneyimiydi.

Yenilenen İstanbul seçimi, muhalefet belediyelerinin çalıştırılmayacağı “vaadi” -ki 2020’de hayli ileri götürüldü- ve hemen yürürlüğe konulan kayyım hamleleri, seçime yüklenen anlamın değiştirilmesinin yeni stratejiyi biçimlendireceğini gösterdi. Daha önce sınırsız/keyfi otoriterliğine seçim kazanmayı dayanak yapan iktidar, yerli-milli söylemine bağlı olarak ürettiği “sivil vesayet” ile yeni bir zemin kurdu. Kendi aldığı ile alamadığı oyların eşit olmadığını söyledi. Muhalefetin sessizlikle karşıladığı dış politika hamleleri bu stratejiye destek olarak kullanıldı.

Seçimi iktidarın bekası açısından tek çıpa olmaktan çıkartacak strateji değişikliği, muhalefetin kazandığı moral üstünlüğün bir dalgaya dönüşmesini engellemeye yetti. Muhalefetin sürükleyici aktörlerinin, “sonuç alıcı” bulduğu bekleme tutumunun da buna yardımcı olduğu söylenebilir. Fakat muhalefet tarafından bir baskıya dönüştürülmese bile, aritmetik bir sorun olarak duran destek gevşemesi, iktidar açısından mesele olmaya devam etti. Yapılan anketlerin hemen hepsinde iktidarın oy kaybının devam ettiği ve erimenin ana gövdeye yaklaştığı görüldü.

Bu tablo, muhalefette ve bir kısım yorumcuda “bekleme” stratejisinin sonuç verdiği fikrini güçlendirdi. İktidar açısından ise bu aritmetik baskıdan kurtulmak için oy konsolidasyonunun yerine güç konsolidasyonuna yönelme ihtiyacını acil hale getirdi. Kimse bir şey yapmasa bile kendiliğinden desteğini kaybetmeye başladığı söylenen, bunu değiştirecek elinde fazlaca enstrüman olmayan iktidar, “durum hiç de öyle gördüğünüz gibi değil, benim gücüm gayet yerinde” deme ihtiyacı duydu. Son aylarda yaşadığımız hamle sağanağının anlamı bu.

Popülist yöntemlere müracaat eden liderler ve akımlar, çoğunluğun asıl temsilcisi oldukları iddiasını sadece kendi taraftarlarına değil karşı tarafa kabul ettirebilme yeteneklerine bağlı olarak etkili oluyorlar. Basit semboller ve şekilsiz bir kimlik tanımı yoluyla kalabalıkları -çoğu zaman aleyhlerinde olan tercihleri desteklemek için bile- kendi arkalarında birikmeye ikna ediyorlar. Ancak diğer taraftan karşılarında olanları da, arkalarında bitmez tükenmez ve en önemlisi de körü körüne sadık bir kalabalık olduğu düşüncesiyle “ezmeye” çalışıyorlar.

Geçen yıldan başlayarak bu yıla devreden ve son aylarda büyük bir hız kazanan güç konsolidasyonu hamlesinde iki unsur aynı anda devreye girdi. Birinci unsur, dosta -yani kendisinden uzaklaşma eğilimine girmişlere- ve düşmanlara -muhalefete- gücünü, dolayısıyla durdurulamazlığını göstermek. Bunu iktidarda olmanın sağladığı bütün imkanları fütursuzca kullanarak ve yayarak yaptı. İkinci unsur ise hamleleri sembol ağırlıklarını yüksek alanlarda ve biçimde yaparak -iki taraf için de- bunun yeni destek getirebileceği intibaı vermek.

Peki fazla “incelikli” görünen bu strateji, yüksek bir politik yeteneğin veya süper bir aklın ürünü mü? Böyle değerlendirmeler yapmak için kanıt olarak gösterebilecek bir süreklilik söz konusu olsa da, bu devamlılık yetenekten çok fıtratla ilgili gibi. Tek yapabileceği şey, uygulayabileceği tek çare, üzerine dikilmiş bir elbise gibi tam oturduğunda, bakılan aynada veya anlık bir resimde “büyük oyun kurucunun” belirmesi daha kolay oluyor. Başka türlüsü zaten olamayacak refleksler, oyunun kurallarını kontrol edebilen için avantaj gibi görünebiliyor.

Bugün gelinen nokta itibarıyla, iktidarın uyguladığı stratejinin başarılı olduğunu söylemek mümkün mü? Destek gevşemesi ve devamında gelebilecek kayıplar nedeniyle oy konsolidasyonunun yerine güç konsolidasyonunu koyan iktidar, güç gösterisi kısmında hayli başarılı görünüyor. Muhalefetin umutsuzları ve iktidarın fütursuzları, “bizi/bunları kim durduracak?” noktasına gelmişse şeklen bir başarıdan bahsedilebilir. Ancak psikolojik avantajı ele almak ve alanını genişletmek, destek yerine güç ikamesinin kalıcı çare olmasını sağlayamayabilir.

Reel politika çok sık dile getirildiği gibi aslında bir tahterevalli oyunu değil. Biri düşerken illa diğerinin yükselmesi gerekmiyor ya da birilerinin yüksekte olması o yeri garanti etmiyor. Aynı anda herkesin kaybettiği veya kimsenin kazanmayı beceremediği karmaşık dinamikler çok daha sık görülüyor. Bazen güç abartısı kaybetmenin, bazen de zayıflık kazanmanın yolunu açabiliyor. Biraz mecburiyetten biraz da meşrebe uygunluktan, güç konsolidasyonu hamlesinden sonuç alınmış olması destek ihtiyacını ortadan kaldırmış değil. (Belki de arttı)

Uygulanan stratejinin mecburiyetleri ve alternatif rota imkanlarının kısıtlılığı, şimdiye kadar yaşananların -belki artarak- devam edeceğini düşündürüyor. Sıcak yazın ardından ılık ve sakin bir sonbahar beklemek için fazla gerekçe yok. Ancak iktidarın fütursuzları ile muhalefetin umutsuzlarının iddia ettiği veya zorladığı gibi, tutarlı bir gizli ajandanın işlediği konusunda da kanıt yok. Güç gösterisi ataklarının, iktidar çekirdeğindeki “hadi daha daha” dolduruşuyla belli sembollere daralmak yerine, alan ve hedef açısından çeşitlenmesi daha olası. Dış politika ve ekonomide ise “düzeltme” mecburiyetlerini daha sık göreceğiz galiba.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI