Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Geceyarısı tedirginliği

Cuma, 24 Nisan, 2020
Şüphesiz tarihin güncel siyasî maksatlara uydurulmak üzere yoğurulması dünyanın bu yalnız ve güzel köşesine, bu zamana veyahut kendini iyi hissetme gayreti içinde tüketecek gıda arayanların sadece bir kısmına özgü değil. Fakat sanırım en azından hikâyenin başkalarının canını çok acıtan kısımlarına katılınmamasını, destek çıkılmamasını, haydi bari, alkış tutulmamasını beklemek hakkımızdır.

Destanlar okuyorum. Efsaneler art arda diziliyor. Çoğunun konusu anlatanın kendini ne kadar iyi hissettiği.

Israrla bu anlatılıyor, çünkü anlatan kendini iyi hissetmek istiyor. Fakat hissedemiyor. Bir şeyler eksik bir yerlerde. Bir şey sanki tam da öyle değil. Olsun. Öyleymiş sanmak istiyoruz. Öylesine öyleymiş sanmak istiyoruz ki, sanmaz olalım. Sanmakta olduğumuzu unutalım. Bünyemize işlesin inanmak istediğimiz. İşliyor da gerçekten. Ne yazık ki bir yere kadar işliyor. Ne yapsan olmuyor. Bazı eşikler öyle aşılamıyor. Çünkü bilmediğimizi söylediğimiz, aksini bildiğimizi haykırdığımız şeyi pekâlâ biliyoruz. İnkâr ederken ispat ediyoruz. Cilalarken zedeliyoruz.

Köstekleyici ilk büyük yapısal engel: Anlatan kendini iyi hissetmeyi başarabilecek pekâlâ. Bunun sınırına yaklaşmanın esrikliğini, coşkusunu ucundan tadabiliyor zaman zaman. Fakat onun kendini iyi hissettiğini ötekinin de hissetmesi lazım. Sadece tepkisizce hissetmesi de değil. Bunu, bir hakkı veya üstünlüğü teslim etmekten başlayıp, baş eğiş ya da mağlubiyetten geçerek bozgun havasına uzanan yelpaze içerisinde yapmalı. Nazikçe haklılığı teslim etmekten yıkıma uğramaya türlü değersizlik derecelerindeki seçenekleri sunuyor, anlatan ötekine. Anlatanın meşrebine, karakterine göre, sağlanacak asgarî tatmin için yeterli teslimiyet dozu değişiyor. Kimi ötekinin usulca baş eğişinde buluyor tatmini, kimine muhatabın çaresizlikten perişan, ağzından köpükler saçarak yere kapanması yetmiyor.

Sanma evresinin ortadan kalkması ve uydurulmuşun tereddütsüz sindirilebilir, bürünülebilir inanca dönüşmesinin önündeki ikinci büyük engel: kutsal hikâyenin yalnız yaratılışı değil, yaşatılması için harcanan gayretler de hem büyük yalanların tekrarlanmasını hem günün koşullarına göre yeni yalanlar icat edilmesini gerektiriyor. Ve maalesef bu kadar da değil. Çıkış noktasındaki hadiseleri çağrıştıran, hatırlatan, daha fenası, şimdi bunlar böyle oluyorsa o vakit de onların öyle olmayabileceği fikrini, daha da fenası hissini yaratan yeni hadiseler mütemadiyen ortaya çıkıyor, yaşanıyor, biliniyor, kaydediliyor, eskiyi kurcalattıracak saatli bomba sûretinde oraya buraya saçılıyor. Ve büyük hikâyenin imalatında kullanılmış büyük yalanların benzerlerinin de mütemadiyen yeniden üretilmesi mecburî oluyor; böylece hadiselerle anlatıları arasındaki ilişkide ritmi, tonu, renkleri, kompozisyonu hep yalanların vücuda getirdiğinin anlaşılması gibi bir varoluşsal tehlikeye kapı açılıyor.

Kapının ardına kadar açıldığını, yalanların hiç öyle kuytulara saklanmayıp başköşelerdeki koltuklara kurulduğunu artık biliyoruz. Şaşırtıcı olan, doğal ortamı bu yalanlardan meydana gelmemiş bulunan, hakikate en azından tek gözleri, tek kulakları açık kimselerin de, şu kendini iyi hissetme tutkusu nedeniyle olsa gerek, bazı özel günlerde büyük yalanlar havuzuna balıklama atlamaları. Moral bozucu, keyif kaçırıcı, umut kırıcı, onları öyle yalanın içinde berikilerle aynı renk görmek.

Şüphesiz tarihin güncel siyasî maksatlara uydurulmak üzere yoğurulması dünyanın bu yalnız ve güzel köşesine, bu zamana veyahut kendini iyi hissetme gayreti içinde tüketecek gıda arayanların sadece bir kısmına özgü değil. Fakat sanırım en azından hikâyenin başkalarının canını çok acıtan kısımlarına katılınmamasını, destek çıkılmamasını, haydi bari, alkış tutulmamasını beklemek hakkımızdır.

Kendimizi iyi hissedeceğiz diye başkalarını kandıramayız. Çocuklarımızın hayat bilgisini baştan sıfırlayamayız. Zihinlerini köreltemeyiz. Gerçeği öğrenmenin, hakikatle ilişkinin hayatta hiçbir geçerliliği olmadığı fikrini -daha fenası, hissini- onlara aşılayamayız. Tarihî hadiseler dahil her şeyi ama her şeyi güncel siyasî ya da kişisel ya da her neyse işte o çıkarlarımız için kullanamayız. Hakikatle bugünkü ilişkimiz, maneviyat çökertici bir faaliyettir, başlıbaşına.

Hayır, ne o öyle oldu, ne bu böyle oldu, üstelik şundan önce şu, bundan önce de bu oldu, o da onun için böyle değil şöyle oldu. Bize gereken bilgi ve eğitim bundan ibarettir, burada içerilen şartı yerine getirebilecek faaliyetten ibarettir. Hattâ, yaşadıklarımızı akılla fikirle, mazallah mantıkla değerlendirebilecek yetişkinlik seviyesine gelene kadar, bu içerikteki faaliyetlerimizi ibadetten sayabiliriz. Toplum esenliği için yapılmış ibadet. Yalana karşı hakikati gösterme hedefine yönelmemiş kimse masum değil; yazan, çizen, konuşan, akıllar fikirler serdeden, yol gösteren, öneren, eleştiren ahkâm sahibi zevattan.

Eyvallah, siz de övünülecek şeyler istiyorsunuz, anlaşılır. Her şey o kadar öyle olmamış olsun, biraz da böyle olmuş olsun istiyorsunuz; vallahi bu da anlaşılır.

Ne yazık ki, mütevazi görünüşlü ancak gizlenmiş bol dikenli bu tutkunun dokunduğu yerde bıraktığı leke yıkayınca çıkmıyor. Siz kendinizi yalan rüzgârına kaptırdığınızla kalıyorsunuz. O rüzgâr ki, ne çiçeğinizi bırakır üstünüzde ne yaprağınızı. Kim nereden bakarsa baksın şıp diye görüverdiği o çıplaklık, ortada kalıvermiş dikenleriniz, hangi rüzgârlar altında dolaştığınızı ele verir. Ve siz bu bataktan ancak bu defa da başka hakikatlerin üzerine basarak, başka yalanlara sarılarak çıkabilirsiniz.

Çıktığınızda artık siz olmazsınız. Başkası olmuşsunuzdur. Bütün başkaları gibi. Kendinizi birden ötekilerin yalanlarına karşı yalanlarınızı cansiparâne savunurken bulursunuz. Bu aynı zamanda, artık mâlûm yalnız ve güzel dünyada yükselmeye başlayabileceğiniz eşiktir.

Toplumsal sorumluluk demeyelim haydi; haysiyet meselesi bütün bunlar yüzünden bu kadar önemli.

Belki diyenler çıkacaktır ki: yalan olmadığından kendim kadar eminim. Meselenin zaten baştan, aksi yönde bunca şey burnunun dibinden gelip geçerken kendinden bu kadar emin olmaktan kaynaklandığını, onun da ancak cehaletten kaynaklanabileceğini -hep yaptığımız gibi :)- kenara koymak bir şeyi değiştirmeyecek. Her şeyin başka şeyden kaynaklanıyor oluşu, mantık zinciri ve akıl yürütme müesseselerini varoluştan reddetmişlere ne ifade edebilir? Tarih, izah edilemez hadiselerin esrarengiz döngüler içerisinde, anlaşılmaz tezahürlerle karşımıza çıktığı bir muammalar mağarası değil. Haysiyet de hiç olmazsa tek günlüğüne aynı üniformaya bürünmekle zedelenmez değil.

Bu yazıda değinilen ve hepsi gerçek kişi ve olaylarla tamamen ilişkili çırpınışlar topluca cibiliyetimize dair umutsuzluk yaratmak dışında sonuç doğurmuyor. Bazı şeylere engel olamazsınız. Her günü kaçınılmaz olarak bir sonraki izler. Bir geceyarısı da 23 Nisan biter, 24 Nisan gelir.

* * *

NOT: Yazıma iki link ekliyorum. Birinde müzik, öbüründe söz var:

Yağmurlu Bir Nisan Günü / A rainy day in April

23,5 Nisan

YAZARIN DİĞER YAZILARI