Fesin emirlerle imtihanı

Pazartesi, 20 Nisan, 2020
AKP iktidarının Orta Doğu’da İhvan (Müslüman Kardeşler) kuşağına yatırım yapıp bir de Katar’a kalkan olduğundan beri kavga dallanıp budaklanıyor. Bu kavga sahada özellikle Libya ve Suriye’de doğrudan ya da dolaylı savaşlar, diplomaside ise 'soğuk savaş' olarak kendini gösteriyor. İktidar, Türkiye’ye karşı şeytani bir cephe oluştuğundan yakınıyorsa bir an önce oyunun merkez üssü Şam’a dönmelidir.

Fes artık Arap basınında yeni Türkiye’yi betimleyen bir simge. Bir öcü, geri dönmekte olan. Türkiye-Katar ve Suudi-Emirlikler medyası karşılıklı suçlamalarla balon patlatıyor. Bu tarafta komplo, o tarafta korku! AKP iktidarının Orta Doğu’da İhvan (Müslüman Kardeşler) kuşağına yatırım yapıp bir de Katar’a kalkan olduğundan beri kavga dallanıp budaklanıyor. Bu kavga sahada özellikle Libya ve Suriye’de doğrudan ya da dolaylı savaşlar, diplomaside ise ‘soğuk savaş’ olarak kendini gösteriyor.
Fakat aktörlere atfedilen önem çok abartılı. Ankara’dan bakınca Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid (MbZ) ‘karanlıklar prensi’ olarak Türkiye’nin önünü kesmek için kirli bir savaş yürütüyor. Bununla MbZ’ye cirminden fazla kredi yazılıyor.

İhvancı kampa tercüman olan Middle East Eye sitesi geçenlerde gerilime köpük sıkan bir habere imza attı. Altında David Hearst gibi bir gazetecinin imzası olunca daha da dikkat çekti. Ankara ve Doha kaynaklı olduğu izlenimi veren iddiaya göre MbZ, 5 Mart Moskova Mutabakatı’ndan hemen önce 3 milyar dolarlık yardım vaadiyle İdlib’de savaşı sürdürmesi konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad’ı ikna etti. MbZ bu pazarlık için kardeşinin yardımcısı Ali el Şemsi ve ulusal güvenlik danışmanı Tahnun bin Zayid’i Şam’a gönderdi. Paranın 250 milyon doları hemen ödendi. 1 milyar dolarlık kısmın mart sonuna kadar ödenmesi öngörüldü. Maksat Türkiye’yi İdlib’de oyalanıp Libya’yı unutturmaktı.
MbZ’nin tek kaygısı yardımı Amerikalıların bilmemesiydi! Ancak planı öğrenen Rusya lideri Vladimir Putin hemen Savunma Bakanı Sergey Şoygu’yu Şam’a göndererek Esad’ı yola getirdi. Yine de MbZ ateşkese uyulmaması konusunda ısrarını sürdürerek mart bitmeden 1 milyar doları Şam’a gönderdi. Daha sonra MbZ toz bulutunu dağıtmak için korona bahanesiyle Esad’ı aradı. Amerikalıları da kızdıracak yardım böylece kılıfını bulmuş oldu.

Yani haber bize Esad’ın bir çeke kanarak Rusya ile ortaklığın ağırlığını unutacak kadar naif olduğunu, MbZ’nin de Washington’dan habersiz numara çevirebileceğini söylüyor. Şahane! Hem Rusya’yı açığa düşürecek hem Amerikalıların hışmını çekecek bir hamle. Küçük bir ülkeden sadır oluyor bunlar!
Anadolu Ajansı da büyük bir kıvraklıkla durumu kavramış: “Körfez ülkelerinin desteğini elde eden Şam rejimi, kendini daha cesur hissederek Rusya’nın çıkarlarıyla örtüşmeyen hamlelere girişebilir.”

***

Suriye’deki aktörler ve krizin barındırdığı bel bükücü dengeler var. Ve bunlar, işleri bir prensin yazacağı çeke bırakmayacak kadar ciddi. Hem de karmaşık. Ayrıca MbZ’nin kesesi şıngırdasın ya da şıngırdamasın İdlib eninde sonunda Suriye devletinin kontrolüne geçecek.
Suriye’nin bu süreçte Emirlikler’den yardım aldığını kimse inkâr etmiyor. BAE’nin, Türkiye’nin işini zorlaştıracak pozisyonlara girmesi de şaşırtıcı olmaz. Fakat MbZ tamamen bağımsız ve özgül ağırlığıyla oynayabilen bir aktör olarak görülemez. MbZ daha büyük bir konseptin parçası. Ayrıca kımıldayan her taş Türkiye’nin ayağına da değmiyor.
Dahası benim konuştuğum BAE’den bir kaynak, MbZ’nin Suriye’ye yardımının arkasında asıl faktörün Rusya olduğunu söylüyor. Rusya bir süredir iyi ilişkiler geliştirdiği Arap ülkelerini Şam’la yeni bir başlangıç teşvik ediyor. Amerikan freni olmasa Rusya bu konuda daha fazla mesafe alabilir. Bu ülkelerin artık hem Rusya hem ABD ile paylaştıkları ama birbiriyle uyumsuz çıkarları var.

Körfez’in Şam’la diyalog sürecine etki eden faktörler az değil:

– Suriye’yi Amerikan güdümlü bir tezgâhla hep birlikte cehenneme çevirdiler. Fakat bir noktadan sonra Suriye’nin siyasal İslamcıların kontrolüne geçmesinin, Körfez’deki emirlere de sıra geleceği korkusunu tetikledi. Mısır’da İhvan iktidarına son veren Sisi darbesini finanse edenler, Suriye’de yavaşça farklı pozisyonlara kayarken Tunus, Libya ve Sudan gibi ülkeleri de yakın plana aldılar.

– Rejim değiştirme oyunundaki hezimetin ardından Suriye’nin Arap Birliği’ndeki koltuğuna dönmesi gerektiği konusunda eğilimler arttı. Dönem başkanlığında sırası gelen Cezayir de mart sonunda korona nedeniyle iptal edilen zirve öncesi “Suriye olmadan açılışı açmam” diyordu. Ancak bu adımın önünde iki engel duruyor: Amerikan baskıları ve Şam’ın eksenini değiştirmesi beklentisi. Korona alarmından sonra beklenmedik gelişmeler yaşanabilir.

– Hedef Suriye’yi İran’dan koparmak, Lübnan ile Filistin’e uzanan ellerini kesmek ve İsrail’le düşmanlığına son vermekti. Suriye’de yakılan ateş İran’ın bölgedeki nüfuzunu daha da artırdı. Trump yönetimi Suriye’de yeni siyasetini İran’ın kollarını kesme hedefine göre güncelleyince Şam’ı Tahran’dan uzaklaştırmak için bir de havuç taktiğini deneyelim dediler. “Acaba bir dost eli iş görür mü” diye nabız yokladılar. BAE ve Bahreyn elçiliklerini yeniden açtı. Kuveyt “Ben zaten kapatmamıştım ki” dedi! Fakat Şam, İranlıları gönderme şartına yanaşmayınca ilişkileri normalleştirme süreci donduruldu. Yine de Emirlikler Şam’la ilişkileri ilerletme konusunda ısrarlıydı.

– Şam’la diyalogun bir benzeri Tahran’la kurulmaya çalışılıyor. Umman Sultanı Kabus’un ölümünün ardından İran’la konuşan kanal olarak Emirlikler öne çıkıyor. Bu bakımdan Tahran ve Şam hattındaki temasların ABD’den habersiz olduğu düşünülemez. Hakeza Yemen’de Emirlikler ile Suudiler arasına kara kedi girmesine rağmen Tahran ve Şam’a dönük adımlar Riyad’la paslaşmayı da gerektiriyor. Bu temaslardaki temel amaç İran’ı ‘makul’ olmaya yani Arap sokağından uzak durmaya razı etmek; Suriye’ye de “İran’dan uzaklaşırsan dostluğumuzu kazanırsın, ülkenin yeniden imarı için kesenin ağzını açarız” mesajı vermek.

– Suudi Arabistan ve BAE, Suriye’deki Kürtlere de yakınlık gösteriyor. Burada da Amerikan yönlendirmesi etkili. ABD bazı faturaları bu ikiyi ülkeye ödetirken Deyr el Zor ve Rakka civarındaki Arapları Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte hareket etmeleri için Suudi nüfusunu kullandı. Kürtlere yakınlık politikası Irak Kürdistan’ı için de geçerli. Türkiye’ye Kürdistan yönetimiyle iyi ilişkiler içinde olmasını salık veren ABD aynısını Körfez ülkelerinden istiyor. Bu yakınlaşma Türkiye’de “Şeytani ittifak” olarak manşete kavuşuyor.

– Beri tarafta Türkiye’nin Katar ve Somali’de üs kurup Sudan’ın Sevakin Adası’nı istemesi Araplarda ‘Yeni Osmanlı’ korkusunu canlandırdı. Arapların İran korkusuna Türkiye de eklenmiş oldu. Hem İran’ın nüfuzunu kesmek hem de Türkiye’yi Suriye’de durdurmak için “Suriye’nin yeri Arap kalbidir” denmeye başladılar.

– ABD ile ortaklığın mutlak koruma sağlamadığını gören Körfez ülkeleri Washington’ı çok huylandırmadan Rusya ve Çin’le ilişkileri artırıyor. Putin’in geçen ekimde Riyad ve Dubai’ye yaptığı ziyaretler Rusya’nın Orta Doğu’da artık güçlenen bir aktör olduğunun ileri bir göstergesiydi. Ruslar Orta Doğu’da bu kıvamı, Suudi destekli İslam Ordusu olmak üzere silahlı örgütleri yenilgiye uğrata uğrata yakaladı. Rus diplomasisi ve güvenlik bürokrasisi Körfez ülkeleriyle ilişkileri boyutlandırmaya devam ediyor. Rusya’nın Araplarla mesaisi elbette Suriye’ye yaklaşımları da etkiliyor.

– Libya ve Suriye dosyaları artık ayrı tutulamaz. Libya’da Trablus merkezli İslamcı güçlere karşı Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu’nu destekleyen blokun yaptığı, 2013’te Mısır’da başlayan müdahalenin devamı olarak görülebilir. Libya İslamcıların eline düşürse İhvan’ın oradan aldığı güçle Mısır’da rövanşa kalkışacağı öngörüsü Hafter’in desteklenmesindeki temel motivasyondur. Türkiye’nin Trablus’tan yana savaşa dahil olması Tobruk merkezli hükümeti de Şam’la ortaklığa götürdü. Hatta Hafter için Suriye’den Libya’ya milis taşındığına dair iddialar da bugünlerde sıklıkla gündem oluyor.

***

Amerikan yönetiminin nasıl bir yol tutturacağına dair belirsizlikler içeren politikası bölgedeki ortaklarının daha özel inisiyatifler almasına da alan açıyor. Suudi Arabistan ve Mısır gibi ağır tonajlı ülkelerden ziyade BAE ölçeğinde küçük aktörler riskli alıyor. BAE bir bakıma ötekiler adına da deneme vuruşu yapıyor, buz kırıyor.

Kadrajı genişlettiğimizde Türkiye’nin Orta Doğu maceralarından rahatsız olanların kalabalıklaştığını görüyoruz. Ayrıca Ankara ile hesaplaşma güdüsüyle hareket edenler bir kenara Şam’a uzanan her el illa Türkiye’ye düşmanlık olarak görülemez. Rüzgâr tersine döndüğünde kadraja girecekler arasında BAE muhtemelen çok küçük kalacaktır. İktidar, Türkiye’ye karşı şeytani bir cephe oluştuğundan yakınıyorsa bir an önce oyunun merkez üssü Şam’a dönmelidir. Bu dönüşü Suudilerin bile sırt çevirdiği selefi cihatçıları yedekleyerek yapamaz.


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI