Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

İstifa algoritması: İki ölüm arasında sıkışan Türkiye

Cumartesi, 18 Nisan, 2020
Cuma gecesi yaşananlarda kabul edilemez olan yan, Soylu’nun istifa metninde dendiği gibi “mükemmel yönetilen bu süreçle uyuşmayan” görüntüler ortaya çıkması değildir. Asıl mesele yüz binlerce insanın yaşamlarının tehlikeye atılmış olmasıdır. İşin bu yönünü sokaklara Soylu istifa etmesin diye çıkanlardan biri tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: “Terörden öleceğimize koronadan ölürüz”. Yani Türkiye’de halkın önünde sadece iki yol vardır ve iki yol da ölüme çıkmaktadır.

Sokağa çıkma yasağının uygulandığı ilk hafta yaşanan gelişmeler Türkiye’de siyasi sorumluluk, iyi yönetim ve kamu güvenliği kavramlarının birbirine hangi yoldan bağlandığını gözlerimizin önüne serdi. Cuma gecesi yaşanan panik ve izdiham üzerine açıklama yapan İçişleri Bakanı Soylu, sürecin kötü yönetildiğini kabul ettikten sonra tüm sorumluluğu üstüne aldı. Bakan yaşananlardan ötürü milletten ve Cumhurbaşkanı’ndan af diliyor ve görevi bıraktığını ilan ediyordu. İstifanın muhatabı olan Cumhurbaşkanlığı makamı buna cevaben hızlıca istifanın kabul edilmediği yönünde bir açıklama yayımladı. Erdoğan ise birkaç gün sonra yaptığı konuşmada konuyu bizzat ele aldı. Cumhurbaşkanı, Soylu’nun “gösterdiği hassasiyeti” takdir ettiğini, ancak “terörle mücadele, tabii afetler sonrası yürütülen çalışmalar ve son olarak korona virüs salgınında kamu güvenliğini sağlamadaki başarıları” dolayısıyla Bakan’ın görevine devam edeceğini belirtiyordu.

Köklü bir siyasi değişim için AKP’nin bölünmesi dışında geçerli bir yol olmadığına inananlar, istifa olayını hemen parti siyasetinin dar koridorlarından dışarıya sızan bilgiler ışığında analize koyuldular. İstifanın kabul edilmemesi kimilerine göre Albayrak ile Soylu arasındaki rekabetin dinamiklerinden ötürüyken, kimileriyse Erdoğan’ın istifayı parti içi muhalefette kullanılacak bir silah olmaktan çıkarmak için kabul etmediği görüşünü ileri sürdü. Tabii iktidarın küçük ortağı MHP ile gençliğinden beri Türk sağının her kanadında faaliyet yürütmüş Soylu arasındaki gönül yakınlıklarına vurgu yapanları da unutmamak lazım. Söylenenlerin hepsinde bir haklılık payı var; ancak herkesin bir parça haklı olduğu yerde hiç kimse bütünün hakkını verememiş demektir. Bütünü görebilmek için yaşanan anın ötesine geçmeli ve ölçeği biraz daha büyüterek yakın dönemin siyasi tarihinde istifa etmenin nasıl araçsallaştırıldığına bakmamız gerekir.

Türkiye siyasetinde istifa mekanizması üç farklı davranış örüntüsü arz etmektedir. Sık rastlanan örüntülerden biri, istifanın koalisyonları bozmak veya partiyi bölmek için bir siyasi manevra aracı olarak kullanılmasıdır. Bir başka istifa örüntüsü lidere itaatsizlik, yolsuzluk ve en çok da seks skandalı gibi “ahlaki başarısızlık” durumlarında siyasetçinin lider tarafından istifaya zorlanmasıdır. Böyle bakıldığında istifa dışarıdan dayatılan bir cezalandırma aracıymış gibi görünür. En az rastladığımız ve herkesin hasretini çektiği asıl şeyse siyasetçinin ilkeli bir duruşun veya sorumluluk bilincinin gereği olarak alınmış vicdani bir kararla istifa etmesidir. Az sayıda da olsa bu şekilde istifa etmiş, görüş ayrılıklarının gereğini veya yanlışlarının sorumluluğunu üstlenmiş kişiler olmuştur. Ancak Türkiye’de daha sık yaşanan şey bu vicdani davranışın kamuoyunu yönlendirmek amacıyla araçsallaştırılmasıdır. Yani çoğu zaman ortada gerçek bir istifa yoktur, sadece uygulamaya konan ve sonucu baştan belli olan genel bir şablon vardır. Sorumluyu aklama ve başarısızlığı gerçekte olduğundan daha az gösterme amacıyla programlanan ve genel olarak üç adımda uygulanan bu şablona “istifa algoritması” adını verebiliriz.

Soylu’nun istifası, tıpkı kendinden önceki benzerleri gibi, istifa algoritmasının kamuoyunu yönlendirmek için kullanıldığı bir manipülasyon örneği olarak karşımızda duruyor. Buna göre siyasetçi ilk aşamada yaşanan başarısızlığın sorumluluğunu erdemli (!) bir şekilde üstlenir ve gereğini yaparak görevden çekilir. İkinci aşamada, halkı (!) temsil iddiasındaki bir grup insan o kişinin ne kadar vazgeçilmez olduğu, ne kadar büyük yararlar sağladığı yönündeki propagandaya hız kazandırır. Son aşamada, siyasetçi başarısız olsa da sorumluluk anlayışı gereği koltuğundan vazgeçecek kadar gözü tok ve halkın takdirini yeniden kazanmaya değecek biri olarak görevine iade edilir. Örneğin CHP 1999 seçimlerinde Meclis dışında kalınca Baykal sorumluluğu üstlense de, kapıyı açık bırakarak istifa etti. Sonra 2000 yılında yapılan ve aksi bir sonucun mümkün olmadığı kongrede yeniden seçildi. Aynı algoritmayı 2010 yılında da işletmeye çalışan Baykal, evinin önünde o gitmesin diye açlık grevi yapan CHP’li gençlere rağmen, bu seferki istifa sebebi “seks skandalı” olduğu için başarılı olamamıştı. Yine MHP 2002 seçimlerinde baraj altında kalınca Bahçeli “başarısızlığın tek sorumlusuyum” diyerek istifa etmişti. Sonra Bahçeli’nin geri dönmesi için büyük bir propaganda seferberliği başlatılmış ve 2003’te yapılan, zaten başka türlüsünün mümkün olamayacağı, kongrede tekrar genel başkanlığa seçilmişti. Algoritmaların temel özelliklerinden biri aynı sonucu başka durumlarda da elde edebilmek için tekrar kullanılmaya açık olmalarıdır. Bu bağlamda istifa algoritması sadece parti liderlerini değil, yeri geldiğinde farklı seviyelerdeki siyasetçileri veya bürokratları aklamak için de kullanılmıştır. Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği o gece panik içinde yüzbinlerce insanın sokaklara akın etmesi ve izdihamın yarattığı bulaşı riski inkar edilemez olunca aynı çözüm Soylu için de işe koyulduğu. Üstelik başta Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla davrandığını söyleyen Soylu’nun sonradan sorumluluğu tek başına üstlenmesi, bunun bir danışıklı dövüş olduğu şüphesini de fazlasıyla kuvvetlendiriyor.

Tüm bunlar söylendikten sonra, şimdi yanıt bulmamız gereken asıl soru şudur: Kendini sürekli tekrar eden bir yapıda olmasına rağmen istifayı bir araç olarak kullanışlı kılan şey nedir? Siyasetçiler başarısız oldukları durumlarda halkı yönlendirmek için başka yöntemler de kullanabilecekken neden özellikle istifa silahını kullanıyorlar? Bu soruların yanıtını bireysel özgürlükler ile kolektif sorumluluklar arasındaki dengeyi istifa davranışı üzerinden kuran modern kamu ahlakı çerçevesinde bulabileceğimizi sanıyorum. Zira iyi bir yönetimin tek ölçütü iş başındaki kişinin nasıl yönettiği değildir. Son noktayı koymamış bir kamu görevlisi için söylenen tüm iyi ve kötü sözler biraz erken söylenmiştir. Her yönetici doğru kararlara olduğu kadar hatalı kararlara da imza atabilir. Asıl mesele insanların kişisel çıkar duygusuyla motive olduğu bir dünyada, yöneticilerin doğrularını ve yanlışlarını yaparken kamu yararını ne ölçüde gözettiğinden hiçbir şekilde emin olamamamızdır. Bu yüzden bir yöneticinin yaptıklarının nihai anlamını ve değerini onun görevinin nasıl sonlandığından ayrı olarak düşünemeyiz. Şöyle ki yönetimi boyunca hep doğru kararlar almış olsa dahi bir kişi koltuğundan vazgeçmeyi bilmiyorsa, yaptığı iyi şeylerin görev duygusundan ötürü değil kişisel çıkar ve kariyer hırsından ötürü yapılmış olduğunu düşünmekte haklı oluruz.

İstifa, yani bir kişinin kendi kararıyla görevine son vermesi, bu yüzden günümüz insanının en çok anlam yüklediği edimlerden biridir. Ekonomik zorunluluklardan veya toplumsal baskılardan ötürü varlığı unutulmuş olsa dahi istifa çalışan insanlar için her zaman bir seçenek, bir son çaredir. Bu seçenek bireyin kendi hayatı üzerinde nihai söz sahibi olduğunun bir kanıtı olarak, kolektif dayatmalara karşı her zaman ileri sürülebilir. İnsanlar kendisiyle çelişmemek, bir yanlışa ortak olmamak veya yapmış olduğu bir yanlışın sorumluluğunu üstlenmek gibi gerekçelerle istifa ettiğinde, kendini belli değerlere sahip olan ve değerleriyle uyumlu bir hayat sürdürme çabasındaki bir kişi olarak yeniden kurar. Bu çaba onların varlığına ve yaptıklarına ayrı bir değer katar. Günümüz siyasetinde istifayı etkin bir araç olarak işlevselleştiren de onun insana kazandırdığı bu değerden yararlanma arzusudur. İnsanların yükselme hırsı, prim ve ikramiye gibi teşviklerle motive edildiği bir kişisel çıkar dünyasında, yöneticinin kendi yararını değil de ortak yararı düşünerek davrandığından nasıl emin olabiliriz? İşte istifa algoritmasının ilkeli bir duruşun içeriğini boşaltmak, her şeyin o ana kadar geldiği gibi sürmesini sağlamak adına muhteris yöneticilere erdemli insan görüntüsü kazandırarak yanıt bulduğu soru tam olarak budur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki sanki önceden yazılmış bir metni sahneye koyan bir oyun söz konusu ve her oyun gibi iyi oynandığında tekrar tekrar izlenebiliyor. Bu yüzden Soylu’nun istifasıyla başlayan süreci, “Çok güzel bir tiyatro izledik” şeklinde değerlendirenlerimiz oldu. Ama bu noktada durmalı ve tiyatronun onurunu çiğnemekten, tiyatro sanatçılarına haksızlık etmekten vazgeçmeliyiz. Evet, tiyatroda sergilenen oyun da sonuçta gerçek değil bir kurgudur ve bu bakımdan “yalan” sayılabilir. Ama tiyatro yalanı gerçekler açığa çıksın diye kullanır, oysa siyasette yalan gerçeğin üstünü örtsün ve son aşamada gerçeğin yerini alsın diye kullanılır. İstifa algoritması her devreye girdiğinde bir gerçeğe daha saldırılmakta, kamunun bir hakkı daha çiğnenmektedir. Cuma gecesi yaşananlarda kabul edilemez olan yan, Soylu’nun istifa metninde dendiği gibi “mükemmel yönetilen bu süreçle uyuşmayan” görüntüler ortaya çıkması değildir. Asıl mesele yüz binlerce insanın sağlığının hiçe sayılmış olması, yaşamlarının tehlikeye atılmış olmasıdır. İşin bu yönünü sokaklara Soylu istifa etmesin diye çıkanlardan biri tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: “Terörden öleceğimize koronadan ölürüz”. Yani Türkiye’de halkın önünde sadece iki yol vardır ve iki yol da ölüme çıkmaktadır. Soylu “terörle mücadele” konusunda “başarılı” olduğu için gitmemeli ve görevde kalmalı diyor siyasi liderler. Milli güvenlik anlayışı bir kez daha insan güvenliğinin önüne çıkarılmakta ve Türkiye’ye “Ölümlerden ölüm beğen!” denmektedir. Oysa biz hayatta kalalım diye canını dişine takarak mücadele eden sağlık personelinin, hayat akışına devam etsin diye ağır riskler altında çalışan kuryelerin, kargo emekçilerinin bize öğrettiği gerçek bambaşkadır. Asıl seçimin iki ölüm arasında değildir, hayat ile ölüm arasındadır. Sonuna kadar savunulacak tek şey vardır, o da hayattır.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI