Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Sınır duvarları: Bir devlet modası

Cumartesi, 14 Mart, 2020
Tüm verimsizliğine, tüm insani ve ekonomik maliyetlerine rağmen devletler duvar inşa etmeye devam ediyor. Çünkü bu bir devlet modası ve her moda akımı gibi üç temel özelliği bir arada barındırıyor. Bilindiği üzere modaya uygun davranmanın temel psikolojik dinamiği taklittir ve çoğu durumda bundan başka bir rasyonalitesi yoktur. Devletler özellikle güvenlik söz konusu olduğunda birbiri peşi sıra aynı adımları atarlar ve birinin diğerine karşı aldığı önlem, diğerinin de aynı önlemi almasının nedenini oluşturur.

Türkiye üç tarafı denizlerle çevirili bir ülke olarak tanımlanır. Galiba artık buna dört tarafı duvarlarla çevirili bir ülke olduğunu da eklemek gerekiyor. Üstelik Türkiye’de devlet, sanki övünülecek bir durummuş gibi, Çin Seddi ve ABD-Meksika sınırındaki duvardan sonra, dünyanın en uzun üçüncü duvarına sahip olduğunu da gururla ilan ediyor. Elbette söz konusu olan bir devlet olduğunda “kendini övmek” pek yadırgatıcı gelmiyor. Zira devlet bu, şatafat ve gösteriş devlet olmanın mayasında var. Fakat insan yine de kendini övenin en azından farklı ve yaratıcı olması gerektiğini söylemekten alamıyor. Bugünlerde sınıra duvar inşa etmek uluslararası ilişkilerinin yeni standardı haline gelmiş durumda. Her geçen sene bir veya daha fazla sayıda ülkenin yeni duvarlar inşa ettiğini işitiyoruz. Öyle ki vardığımız aşamada bir devlet sınırları konusunda illaki övünecekse, bunu sınırlarının ne kadarının duvarla örülü olduğu üzerinden değil, olmadığı üzerinden yapılmalıdır. Çünkü duvar dikmek artık bir devlet modası olmuştur ve hiçbir şekilde ayırt edici değildir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra devletler arasında oluşan fiili mutabakata baktığımızda, sınırların güvenlikle ilgili boyutundan çok, farklı hukuki, siyasi ve idari bölgeleri ayırt etmek için gerekli bulunduğunu görüyoruz. Bu durum sınırları duvarla vurgulama konusundaki eğilimin ilk başlarda çok düşük olmasından da açıkça anlaşılıyor. BM Mülteciler Örgütü’nün yayımladığı rakamları esas alacak olursak savaş sonrasında 7 olan duvar sayısı Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 yılına gelindiğinde 15’e yükselmiş. Günümüzde sınırlarda yükselen duvar sayısınınsa 77 olduğu tahmin ediliyor. Quebec Üniversitesi’nden Profesör Élisabeth Vallet ve arkadaşlarının topladıkları istatistikler de bu rakamları destekler nitelikte. Onun araştırmalarına göre 1945-1991 yılları arasında dünyada inşa edilen toplam duvar sayısı 19 ve bunlardan sadece 13 tanesi ayakta kalabilmiş. Vallet, 1991 ve 2001 arasında bu duvarlara sadece 7 tane eklenmesini anlamlı buluyor. Zira 11 Eylül sonrasında oluşan yeni siyasal atmosferin etkileri, 2001’e kadar 20 olan sayının sonradan büyük bir hızla artmasında açıkça ortaya çıkıyor.

(Kaynak: Élisabeth Vallet vd, University of Quebec, Montreal)

2001’den sonraki artışın gerçekten çok çarpıcı bir hızda gerçekleştiği görülüyor. Duvarları inşa eden ülkelerin sebep olarak ileri sürdükleri gerekçeleri üç temel başlığa indirgemek mümkün: Mal ve hizmet kaçakçılığının önüne geçmek, yasadışı göçü engellemek ve terörle mücadele. Tabii terörle mücadele tüm bu sebepler içerisinde en çok öne çıkarılan unsur ve sınırların militarize edilmesinde de başrolü oynuyor. Fakat bu noktada üzerinde durulmayan şöyle bir gerçek var: Sınır duvarları, söz konusu bu risklerin hiçbiriyle mücadele etmede etkili değil. Bazı durumlarda elde edilen kısıtlı etkiyse katlanılan ekonomik ve insani maliyetlerle kıyaslandığında çok önemsiz kalıyor. Çünkü kaçakçılar veya paramiliter gruplar bir şekilde bu bariyerleri etkisiz kılmanın yolunu bulabiliyorlar. İnsansız hava araçları kullanıyorlar, denizden dolaşıyorlar, duvara rampa kuruyorlar, o da olmadı tünel kazıyorlar. Olan çoğunlukla göçmenlere oluyor ve ortaya çok ağır insani sonuçlar çıkıyor.

Meseleye insani sonuçları açısından bakıldığında, sınıra mayın döşemek ile duvar örmek arasında çok fazla bir fark yok. Zira duvarlar yüzden insan akışlarının trafiği daha tehlikeli bölgelere kayıyor ve bu durum da çok sayıda can kaybına mal olabiliyor. Sadece izlediğimiz haberlerden bile Akdeniz’in artık bir göçmenler mezarlığına dönüştüğü rahatlıkla görülebiliyor. Harita bilimci Nicolas Lambert, Akdeniz üzerine yaptığı çalışmalarda, insanın trafiğinin deniz üzerinden yapılan güvensiz yolculuklara kaymasının dehşet verici sonuçlarını ortaya koyuyor. Lambert, hüzünlü ve uyarıcı bir tonla, Akdeniz’le ilgili çalışmalarının ortaya bir “ölüler haritası” (“cartes des morts”) çıkardığını söylüyor. Akdeniz’in koca bir “ölüm denizi” haline gelmesini, Avrupa ve Türkiye arasındaki sınırların yahut Türkiye’nin Ortadoğu sınırlarının duvarlarla tahkim edilmesinden ayrı düşünemeyiz. Duvarların insani maliyetleri mutlaka hesaba katılmalıdır.

Tüm verimsizliğine, tüm insani ve ekonomik maliyetlerine rağmen devletler duvar inşa etmeye devam ediyor. Çünkü bu bir devlet modası ve her moda akımı gibi üç temel özelliği bir arada barındırıyor. Bilindiği üzere modaya uygun davranmanın temel psikolojik dinamiği taklittir ve çoğu durumda bundan başka bir rasyonalitesi yoktur. Devletler özellikle güvenlik söz konusu olduğunda birbiri peşi sıra aynı adımları atarlar ve birinin diğerine karşı aldığı önlem, diğerinin de aynı önlemi almasının nedenini oluşturur. Sonuçta hepsi aynı davranışı gösterdiği için alınan önlemler birbirini etkisizleştirir ve kendi içinde anlamsız hale gelir. Tıpkı silahlanma yarışı veya nükleer silahlanma alanında olduğu gibi, duvar inşa etmede de aynı irrasyonel motivasyonun izlerini görüyoruz. İkinci olarak her modanın bir başlatıcısı, yani bir merkezi vardır. Bu durum modayı izleyenleri söz konusu merkeze bağımlı hale getirir. Duvar inşa etmek, aslında uluslararası hiyerarşileri kabul etmenin ve kendini onun içinde tabi bir pozisyona yerleştirmenin bir başka biçimidir. Son olarak her moda geçicidir ve geçtikten sonra başka bir dönemde tekrar dirilinceye kadar gününü bekler. Hatta moda, tuhaf ve çelişkili bir şekilde, hep geçmişin üzerine atlayarak ilerler. Hadrian Duvarı veya Çin Seddi’nden günümüze, modanın vazgeçiş ve tekrar döngülerine güvenlik duvarı inşa etmek kadar uyan başka bir örnek bulmanız ziyadesiyle zordur.

Bu yüzden, inşa edilen duvarlar, bu duvarları bugün devletler için kaçınılmaz gösteren gerekçelerle beraber tarihe mal olacak. Ama tarihin yargısı, tıpkı önceki dönemlerin duvarları karşısında olduğu gibi, bugünün duvarları karşısında da hiç merhametli olmayacak. Tarihçilerin çok fazla alay ettiği tipik bir örnek Fransızların II. Dünya Savaşı’nda kurduğu Maginot Hattı’dır. Askeri ve stratejik iddialarının aksine çok kolay bir şekilde aşılan bu duvar, “güvenlik” duvarları dikmenin ardındaki asıl siyasi dürtüyü açığa çıkarmıştır: kontrol gösterisi. Orası ve burası arasındaki ayrımı gözle görünür ve elle tutulur kıldığınızda, öteki ile ben arasındaki farkları sürekli denetleyen, denetimi sürekli kılacak yöntemler icat etmeye olan ihtiyacınızı da açığa vurmuş olursunuz. Sınırları fiziki güvenlik sistemleriyle kontrol altına almanın günümüz devletlerine bu kadar çekici gelmesinin temel nedenini kontrolde olduğunu gösterme ihtiyacı oluşturur. Ama mesele sadece ne türden toplumların duvar inşa etmeye ihtiyaç duyduğunu anlamakla sınırlı değildir. Çünkü duvar inşa etme dışarıya olduğu kadar içeriye karşı da yapılmış bir harekettir. Böyle baktığımızda duvarların ne türden bir toplum inşa etmek için kullanıldığını da anlayabiliyoruz: kontrol toplumu.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI