Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Savaşını arayan ülke

Cumartesi, 7 Mart, 2020
İktidarın ordu ile toplum arasındaki farkı silmek, toplumu emir komuta ilişkisi içinde zapturapt altına almak için seferber olduğu böylesi bir dönemde, savaş hali ilanının hangi amaçlara hizmet edeceğiyse açıktır. Gerçek bir muhalefetin, yurttaşların ve bölge halklarının yararına ilan edilsin diyebileceği tek şeyse şudur: Barış hali, hem içerde hem dışarda!

Türkiye’de şiddet dolu bir süreç yaşanıyor ve bunun etkilerini herkes iliklerine kadar hissediyor. Dışarıya gönderilmiş asker ölümlerinin, sınır boylarına sürülmüş mültecilerin, uluslararası alanda yaşanan siyasi krizlerin ve siyasi istikrarsızlığının yol açtığı hayat pahalılığının etkileri gündelik hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda. İnsanın sonuçlarına katlandığı halde ne olduğunu tam olarak anlayamadığı durumlara özgü o kaygılar ve gerginlikler de cabası. Adına askeri “operasyon” yahut “harekat” deniyor olsa da yaşanan şey büyük ölçüde bir savaşı andırıyor. Herkes bunu görebiliyor, ama yaşanan sürecin bildiğimiz eski savaşlardan olmadığı da ortada. Adını tam konamayan bu sürecin net bir şekilde tanımlanması durumunda, bunun ne gibi siyasal sonuçlar yaratacağından da kimse emin olamıyor. Bazı öneriler olsa da var olan belirsizlik büyük ölçüde devam ediyor ve öneri geliştiren bazı kesimler, iktidarıyla muhalefetiyle ülkenin yararına en uygun olan şeyin savaş olduğu konusunda hemfikir gibi görünüyor. Şu veya bu coğrafyada olsun fark etmiyor, devlet adına konuşan kesimler kendine uygun bir savaş arıyor.

Bu arayış içinde olanların bir kısmı yaşanan şeyin zaten ilan edilmemiş bir savaş durumu olduğunu, bu yüzden açıkça savaş hali ilan edilmesi gerektiğini düşünüyor. İddia sahipleri, başkomutanlık TBMM’nin “manevi şahsiyeti” ile ayrılmaz bir bağ içinde tanımlandığı için, uzun süredir pasifize edilmiş olan meclisin bu yolla yeniden canlılık kazanacağı inancından da fazlasıyla güç alıyor. Oysa iflah olmaz şekilde hayalci ve aynı ölçüde de tehlikeli olan böylesi öneriler geliştirmek, Türkiye’de muhalefetin içine düştüğü açmazın açık bir işareti. Muhalif dinamikler, uzun süreden beridir iktidara alternatif oluşturmanın nevi şahsına münhasır bir yolunu keşfetmiş gibiler. İktidarın “milli” projelerine karşı çıkmak yerine, bir tür açık artırma havası içinde, onları derinleştirmek, hatta radikalleştirmek temel bir muhalefet etme biçimi olarak benimsenmiş gibi görünüyor. Mesela bu türden çevreler yürütülmekte olan savaşa karşı barış önermiyorlar, savaşın adını koymayı ve onun yönetimini asıl güç olarak meclise devretmeyi savunuyorlar. Ama muhalefet kapasitesinin bir başka yetersizliği de tam olarak bu savununun yapıldığı yerde ortaya çıkıyor. Zira bugüne kadar savaş yoluyla “demokratikleşmiş” bir ülke yoktur, olmamıştır.

İçinde çırpındığımız anayasal boşluğun derinliği düşünüldüğünde, Türkiye için savaş risklerinin çok daha fazla ve etkili bir şekilde geçerli olduğunu söyleyebiliriz. AKP’liler daha şimdiden “Erdoğan başkomutandır”, “Millet başkomutanının etrafında kenetlenmelidir” türünden bazı görüşler dillendirmeye başladılar bile. Bu açıklamaları çatışmalardan gelen “şehit haberlerinin” stresini azaltmak yahut tepkileri savuşturmak için gösterilmiş anlık refleksler olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü başkomutanlık sıfatı, AKP’nin 7 Haziran sonrasında muhalefeti devre dışı bırakmak, gerektiğinde seçim sonuçlarını bile tartışmaya açmak veya tanımamak amacıyla kullandığı stratejik kavramlardan biri. Dahası 15 Temmuz’da da aynı görüşler dile getirilmiş, ilk başta darbecilere karşı kullanılan başkomutanlık argümanı sonradan muhalefeti ezmenin ve kriminalize etmenin aracına dönüştürülmüştü. Anayasal sistem içindeki en istikrarsız statü olan Cumhurbaşkanlığı’nın konumu, mevcut ve icat edilmiş bütün yetkilerin toplanma alanı olarak başkomutanlık kavramı üzerinden sürekli tahkim edilmektedir. Söz konus tahkimat, toplumun militarize edilmesinin ve siyasetin olanaklarının kısıtlanmasının şaşmaz bir göstergesi olarak karşımızda durmaktadır.

AKP’lilerin militarist ve siyaset karşıtı eğilimlerini hayata geçirmek için başkomutanlık makamına bunca siyasi yatırım yapmasının nedenleri, kavramı siyasi tarihimizdeki evrimi içine yerleştirdiğimizde daha kolay anlaşılır hale geliyor. İlk meclis döneminde “başkumandanlık kanunu” adıyla kabul edilen düzenleme, sadece tarihi ve kurucu öneminden ötürü değil, harekete geçirdiği psikolojik dinamikler açısından da bu bakımdan büyük bir önem taşıyor. Bu çerçevede, memleketin fiilen iki başkentli olduğu ve ikili iktidar süreciden geçtiği bir savaş döneminde, güçler birliği ilkesine göre kurulmuş bir meclis hükümetine, yani ilk TBMM’ye gönderimde bulunmam kimilerine şaşırtıcı gelebilir. Zira çok partili hayata geçildikten sonra oluşan parlamenter yapıda veya bugün uygulanan başkanlık sisteminde, hem devlet başkanının hem diğer devlet kurumlarının yerine getirdiği ideolojik ve politik işlevlerde köklü dönüşümler yaşandığı bir gerçek. Fakat siyasi anlam ve işlevleri bakımından ikircikli bir yapı içeren “başkumandanlık söyleminin” siyasal bilinçaltımızda gösterdiği süreklilik, bu aşamaya özel bir vurgu yapmayı gerektiriyor.

Anayasa öğretisi açısından başkomutanlık üzerinden yürütülen tartışmanın bir kısmı simgesel diğer kısmı gerçek olan bazı etkileri vardır. Yürütmenin başı olan kişinin aynı zamanda başkomutan kabul edilmesi, sivil otoritenin denetimi dışında kalan hiçbir askeri güç bırakmamayı hedefler. Yani ordu veya benzeri aktörlerin devlet içinde bağımsız bir güç gibi davranmasının meşru sayılmayacağını simgeler. Fakat bu simgesel tabiiyet askeri yapıyı sadece bir makama karşı sorumlu kılmak yoluyla, gerçekte askerliğin mesleki standartlarının sivil ölçütlere tabi kılınmasının da önüne geçer. Elinde bulundurduğu fiziki şiddet potansiyeliye asıl güç olan ordu, sembolik bir tabiiyet jestiyle kendi varlığını ve sürekliliğini gerçeklik haline getirir. Birlik, kararlılık, sürat ve gizlilik gerektiren askeri muamelat böylece denetim altına alınarak özerk bir yapıya kavuşmuş olur. Barışta ve savaşta askeri stratejiyi belirlemek, operasyonlara karar vermek, taktik hedefleri onaylamak gibi sivil otoritenin yerine getirdiği simgesel olmayan bazı işlevler de bu sınırlandırmanın doğal ve mantıki sonucu olarak ortaya çıkar. Bu açıdan bakıldığında başkomutanlık askeri bir statüyü değil, bilakis bir meslek olarak askerliğin ve bir kurum olarak ordunun sınırlarını çizen sivil bir statüyü temsil eder.

Türkiye’nin siyasi tarihinde bu statüleri ayrıştıran simgesel ve gerçek sınırların sık sık ihlal edildiğine ve işlevlerinin birbirine karıştığına tanıklık ederiz. Bu ikircikli durum kendisini ilk olarak, ilk mecliste “başkumandanlık kanunu”n kabulüyle tesis edilen meclisin “şahsiyet-i manevisi” ile başkomutanın “vazife-i fiiliyesi” arasındaki gerilimli ilişkide dışavurmuştur. Yasada simgesel açıdan başkomutan meclisin manevi otoritesini temsil eden bir fail olarak tanımlanır ve meclis tarafından seçilmiş biri olması da bunun bir delili olarak kabul edilir. Oysa gerçekte başkomutan meclisin yetkilerini ihlal edebilecek kişinin, yani siyasetin içine yuvarlanacağı “diktatöryal boşluğun” yol açtığı korkunun bir timsalidir. Nitekim Atatürk’ün meclisin tüm yetkilerini, mahkeme kurma da dahil, üzerine almasıyla patlak veren diktatörlük tartışması ve onun buna verdiği yanıt, derindeki bu korkunun elle tutulur bir hal aldığı anlardan birini yansıtır.

Cumhuriyet’in daha kuruluş aşamalarında başkomutanlık statüsüyle ilgili olarak açığa çıkan bu gerilim sonradan meclis, cumhurbaşkanı ve genel kurmay başkanı arasındaki ilişkiye aktarılmak suretiyle devam ettirilmiştir. Buna göre başkomutanlık yine Meclis’in manevi kişiliğine bağlı kalacak, ama onu temsil eden Cumhurbaşkanı tarafından üstlenilecek, Cumhurbaşkanı “adına” Genel Kurmay Başkanı tarafından yerine getirilecektir. Meclis “adına” davranan Cumhurbaşkanı “adına” davranan askeri yöneticinin üstlendiği bu işlev, uzun yıllar boyunca egemenliğin simgesel gücünün kırılganlığı ile askeri liderin sahip olduğu gerçek gücünün korkutuculuğu arasında salındı. Şimdi bu gerilimin Erdoğan ve AKP’lilerin başkomutan kavramına yüklediği farklı işlevlerde de varlığını devam ettirdiğini görüyoruz. Bu bakımdan Erdoğan’ın başkomutanlığı, toplumu tepeden tırnağa militarize eden Rabia söylemi çerçevesinde yeniden anlamlandırdığını görmek son derece önemlidir. Onun 2016’da Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmadan ilgili bölümleri aşağıda olduğu gibi aktarıyorum:

“Her fırsatta söylüyorum, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Sizlerin huzurunda buna bir de tek ordu, tek komutan vurgusunu da eklemek isterim… Buna göre, burada bulunan tüm subaylarımız, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin tüm mensupları, Başkomutan sıfatıyla benim yakın mesai arkadaşlarımdır… Buradaki her bir subayımızın benim için öz kardeşimden, öz evladımdan, yakın çalışma ekibimden en küçük bir farkı yoktur. Sizler gibi yiğit, cesur, eğitimli, bilgili, dirayetli ve sadakatli mesai arkadaşlarına sahip olduğum için, ne kadar iftihar etsem azdır. Rabbim her birinizi korusun; çalışmalarınızda sizlere güç, kuvvet versin.”

AKP’liler Rabia söyleminin küresel güçlere karşı yerli ve milli bir direncin ifadesi olarak görülmesi gerektiğine özel bir vurgu yaparlar. Oysa bu konuşmada göze batan “fazlalık”, bize bir direniş simgesi gibi takdim edilen işaretin gerçek militarist karakterini açığa vurmaktadır. Dört parmakla temsil edilen işaretin ardında saklanan beşinci parmağı burada görüyoruz: tek komutan. Başkomutan sıfatıyla konuşan Cumhurbaşkanı, askeri personel ile “mesai arkadaşı” olduğunu ısrarla ve samimiyetle vurgulamaktadır. Yine hatırlanacağı üzere Malatya’da bir asker kişi seçim konuşması yapan Erdoğan’ı selamladığında, davranışı Cumhurbaşkanı’nın başkomutan olduğu argümanı ile normalleştirilmişti. Oysa sivil otoritenin başkomutan olmasının önemi ve anlamı, onun askeri bir statüye dönüştürülmesiyle değil, ondan ayrı ve ona karşıt olarak tanımlanmasıyla ilgilidir.

Buradan bakıldığında, sivil ve askeri liderlik arasındaki ayrımın silinmesi, Türkiye’nin tarihinden gelen derin militarist bilinçaltının kılık değiştirerek yeniden ortaya çıkmasının işareti olarak görülmeyecekse, nasıl görülecektir? Dahası, durum ne olursa olsun, başkomutanın sivil kişilerin değil, silahlı kuvvetlerin komutanı olduğu asla akıldan çıkarılmamalıdır. “Millet” başkomutanın etrafında kenetlensin çağrısı yapmak, siyaset askıya alınsın veya kimse muhalefet etmesin demenin bir başka biçimidir. Çünkü anayasal öğreti açısından “başkomutanın” millet adına ve milletten biri olarak asker kişiler üzerinden otorite kurması esastır, tersiyse militarizmdir. İktidarın ordu ile toplum arasındaki farkı silmek, toplumu emir komuta ilişkisi içinde zapturapt altına almak için seferber olduğu böylesi bir dönemde, savaş hali ilanının hangi amaçlara hizmet edeceğiyse açıktır. Gerçek bir muhalefetin, yurttaşların ve bölge halklarının yararına ilan edilsin diyebileceği tek şeyse şudur: Barış hali, hem içerde hem dışarda!


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI