Tüccar siyaseti, tam gaz duvara karşı

Pazar, 1 Mart, 2020
Aslında kriz yönetebilen değil kriz örten, öteleyen, bastıran bir iktidar olduğunu ele veriyor. Kriz yönetimi o krizin mağdurlarını kaba kuvvetle susturmaktan ibaret bir nobranlık olunca, şimdi neredeyse tümüyle kontrol ettiği ülke potansiyelinden daha oylumlu bir rakip karşısında çaresizlik içinde çuvallıyor.

“Böyle bir günde ekonomideki rakamları konuşmak, açıklanan verileri değerlendirmek çok zor geliyor. 2019 yılı politikalarımızın en önemli gösterge verisi olan büyüme açıklandı. Yüzde 6’lık 4. çeyrek ve yüzde 0,9’luk yıl sonu büyüme rakamları beklentileri aşan performansımızı teyit etti.”

Yukarıdaki Twitter mesajı, şimdilerde sayısı 36 olarak verilen İdlib’teki ağır can kaybının sabahında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından atılmıştı. Gece boyunca önce sağlıklı haber alamayan, ardından kademe kademe açıklanan bir yıkım tablosunu anlamaya çalışan yurttaşlar büyük tepki gösterince bakan mesajı sildi. “Böyle bir günde… zor geliyor” dedikten hemen sonra, araya bir bağlaç bile eklemeden, adeta nefes bile almadan “2019 yılı politikalarımızın başarıları” minvalinde devam eden mesaj böylelikle dolaşımdan kalktı. (Belli ki bakan tepkileri öngörememiş; karşılaşınca da şaşırmış olmalı.) Ama o mesajın yazılabilmesine, bunun normal bulunmasına yol veren siyaset biçimi, dünya görüşü, yol açtığı bu ‘kaza’larla birlikte halen yürürlükte. Eski hükmünde değil belki ve bakana tweet sildiren de bu; ama bir yordam olarak yürürlükte ve bugün Türkiye’yi yönetenlerin 17 yılı aşkındır kullandıkları, başkasına da pek yatkın olmadıkları bir yordam bu.

Zaten bakan tweet’i sildikten 24 saat sonra, en üst düzeyde tekrar ediliyor o mesaj… Erdoğan, İdlib’teki ağır kayıptan yaklaşık 1,5 gün sonra yaptığı ilk konuşmada, öyle pek bağlam da aramadan, Gezi’yi, 15 Temmuz’u gündeme getirip, sonra can kaybının 36’ya çıktığını söylüyor; Trump’la telefon konuşmasındaki ‘petrol’ anekdotunu anlatıyor gülümseyerek, “Putin’e bizi rejimle baş başa bırakın dedim” diyor… Sonra yukarıda bahsi geçen ‘dünya görüşü’nün sarih bir örneğini sergiliyor:

“Merkel’e dedim ki sizin bana daha önce verilmiş böyle büyük rakamlı sözleriniz vardı; gelin siz de destek verin burayı yapalım. Söyleye söyleye en fazla 25 milyon avro ben de vereyim dedi. Biz ona da tabi kabul dedik. (…) Aradım tekrar şansölyeyi, para hazır, dedi. Dedim ki hazır olan paranız buraya gelmedi. (…) Niye BM’ye gönderiyorsunuz bu parayı, direkt bize gönder. Ben sizin pratik olmanızı istiyorum…”

Ticaret erbabının müstehcen jargonuyla yapılan bu diplomatik görüşme, bir ‘sınıf argosu’dur. Dünyaya bakışın tüccarca dile gelişidir. 17 yıldır genellikle ‘iş gören’ bu samimi ve sansürsüz üslup, bakanın Twitter mesajında görüldüğü üzere, eski gücünde değil. Hele 36 askerin cenazesi daha toprağa verilmemişken söylenince daha da sakil görünüyor. Ama başka bir ‘dil bilmediklerini’, aynı konuşmanın sonunda Erdoğan teyit ediyor. Albayrak’ın sildiği tweet’te yer alan ekonomik verileri sıralıyor: Büyüme, kapasite kullanımı, turizm gelirleri, ekonomik başarımız…

İktidar yılları boyunca işleyen bu retorik, mevcut çözümsüz krizler silsilesinde hala bir işleve sahip mi peki?

* * *
AKP’nin, iktidara geldiği 2002’den beri, bir ‘kriz çözme becerisi’ne sahip olduğu varsayıldı. Hatta, daha iktidar olmadan önce, 2001’deki kuruluşlarının hemen öncesi ve sonrasında kullandıkları dil, takındıkları üslup da bir tür ‘kriz çözme’ maymuncuğu gibiydi. Değiştiklerini; başta ordu olmak üzere devlet bürokrasisindeki güçlü odakların alerjisine, ardından müdahalesine yol açan RP-FP’nin mirasını reddettiklerini; piyasa ekonomisine sınırsızca iman ettiklerini ve büyük burjuvazinin öteki ekonomik, siyasi beklentilerinin bayraktarı olacaklarını söylüyorlardı.

1996 yazında Erbakan’ın Çiller’le birlikte hükümet kurmasıyla alev alan, 28 Şubat’ta ‘cerrahi’ ama geçici bir şekilde ötelenen, 1999-2001 arasındaki depremler-krizler sarmalında bir Gulyabani gibi yeniden zuhur eden krizin çözümüne dair çok yönlü bir mesajdı bu söylemleri. Laik bürokrasiye ‘biz artık kendi kökümüzden değiliz’, büyük burjuvaziye ‘sizin işinizi biz görürüz’ diyen, faydacı, ilkesiz bir yüklenici rolüne soyunuyorlardı. Borçla alıp peşin satan bir tüccar gibi, tatlı vaatlerle borçlanıp imtiyazla semirmenin yolunu açan bir siyaset izlediler bundan sonra da…

Omurgasında küçük ve orta tüccarın, pazarlara erişimi sınırlı Anadolu sermayesinin, taşra eşrafının, toprak sahiplerinin, esnafın ve İhvan metinlerinde buldukları boncuklarla, ‘Medine Vesikası’yla falan özgürlükçülük oynayan İslamcı zevatın bulunduğu AKP, tüccar zihniyetine sahip olduğunu saklamadı da hiçbir zaman. Erdoğan, 30 Mart 2003’te, çiçeği burnunda bir başbakan iken, Meclis kürsüsünden şöyle diyordu örneğin: “Ben tüccar siyasetten bahsediyorum. Bugün tüccar siyasete ihtiyacımız olduğunu söylüyorum.

Onun tüccar siyaseti dediği şey, bir ‘kriz çözme kapasitesi’ne tekabül ediyordu. Varlığı tartışmalı hale gelmiş devletin, hükmünü kaybetmiş egemen siyasetin, çöken vurgun ekonomisinin kendisine açtığı alanda, bu sorunları çözmek için vaat saçıp rıza toplayan bir çerçi gibi bağdaş kurdular o boşluğa. Özalizmin bağışıklık sistemini, başta kamu işçileri olmak üzere yaygın emekçi direnişleri çökertmiş ve bu yüzden Özal sonrası dönemin egemen mimarisine ‘sosyal demokrat halkçı’ parti iliştirilmişti. Şimdi, 12 Eylül’den 30 yıl sonra, örgütsüz, gerçek anlamda soldan ve eleştirel düşünceden mahrum, hamasi bir din ve milliyetçilik kuyusuna tıkılmış Türkiye’nin yeni krizinde, kent yoksullarının, kırdan koparılarak şehirlerin etrafına yığılmış işsizlerin teveccühüne aday olan ‘yeni islamcılar’ ilişiyordu iktidara. Bürokrasinin endişelerini, burjuvazinin iştahını ve yoksulların umutlarını bir arada yönetmeyi başaran bir tüccar siyaseti geliştirdiler. Bunu başarmalarını sağlayan uluslararası ve ulusal ölçekteki iktisadi-siyasal-kültürel koşullar daha önce pek çok kez dile getirildi. Uzatmamak için bunu geçmeli. Ama bu tüccar siyaseti, esnekliğini (ilkesizliğini) İslamcı/sağ ideolojiden, cüretini egemen sınıflardan, meşruiyetini manipüle edilmiş halk sınıflarından alarak, ‘kriz çözen’ bir pozisyondaymış gibi görünebildi.

2007’deki cumhurbaşkanlığı ve anayasa krizinde de benzer bir denklem çalıştı. İşler iyi giderken, yukarıya doğru vaat püskürtüp aşağıdan rıza devşirerek, krizlerin tek çözüm adresi gibi görünebiliyorlardı. Bu sayede, açık ve gizli, meşru ve gayrimeşru ittifaklarıyla devlet içindeki mürekkep lekelerini genişletip giderek ona daha çok hakim oldular. 2013’te bizzat kendilerinden kaynaklanan bir krizle karşılaştıklarında, onu çözmek için geriye tek yolları kalmıştı: Zor kullanmak. Gezi direnişini, yüzlerindeki –vaktiyle pek çok kesimi cezbetmiş– maskeyi sıyırıp atma pahasına, şiddetle ezdiler.

Ve Gezi’den sonraki tüm krizleri de bu yeni yolla, zor ile çözmeye devam ettiler. Polisi, yargıyı, giderek tamamına sahip oldukları ‘merkez’ medyayı kullanarak, bizzat kendilerinin yol açtığı krizleri öteleyebildiler. Aleyhlerindeki soruşturmaları kapattılar, katliama uğramış Somalı madencileri kendi elleri ayaklarıyla dövdüler, Kürt seçmenlerin oylarını yok saydılar, siyasetçilerini hapsettiler, kaybettikleri seçimleri saymadılar, eski yol arkadaşlarını bile kolayca düşmanlaştırdılar. İçeriyi, soruşturmalar, tutuklamalar, ‘medeni ölüm’ dedikleri zorbalıklar, itibar linçleri, polis dayakları, ‘Fetö’cü, şucu bucu iftiraları, velhasıl kaba kuvvetle kontrol etmenin de bir ‘kriz çözme’ yolu olduğu konusunda, en azından egemen sınıflarla, bir mutabakatı da sürdürdüler. Sermayedarlarla konuşurken atılan, “Biz OHAL’le grevleri engelledik” gülleri, bu mutabakatın çiçekleriydi. Vaktiyle muhayyel suçlarının savcılığına soyundukları eski güçlere gösterdikleri ‘hürmet’ de öyle…

Fakat zor yoluyla dikilmiş bu koruma duvarları, içeriden kriz, yoksulluk, yozlaşmaya itiraz, klikleşme ve imtiyaz kavgaları gibi güçlü itiraz noktalarından zorlanırken; buna karşı çözümü, benzer politikalar yürüttükleri ‘dış siyaset’te aradılar. Ama şimdi, uluslararası siyasetin kabadayıları arasındaki çatışmaları, belirsiz ve puslu ortamlardan yararlanarak fırsata çevirdiğini düşünen, içeride işlevsel olarak kullandığı ölçüsüzlüğün dışarıda da sürgit işe yarayacağını sanan bu yolun da sonuna gelinmiş gibi görünüyor. İdlib’de yaşanan ağır kayıplar, sadece bir ‘dış siyaset’ yordamının çöküşüne işaret etmiyor. Bugünkü biçimine varmış AKP iktidarının gerçekte hiç var olmayan kriz çözme kapasitesinin, artık bir illüzyon olarak da ortadan kalktığını gösteriyor.

Aslında kriz yönetebilen değil kriz örten, öteleyen, bastıran bir iktidar olduğunu ele veriyor. Kriz yönetimi o krizin mağdurlarını kaba kuvvetle susturmaktan ibaret bir nobranlık olunca, şimdi neredeyse tümüyle kontrol ettiği ülke potansiyelinden daha oylumlu bir rakip karşısında çaresizlik içinde çuvallıyor. Kendi ikballerinden başka hiçbir önceliklerinin olmadığını, bebekleriyle şişme botlara binen mültecileri su kenarlarına filolarla taşıyıp, her noktaya canlı yayın ekipleri sevk ederek bir kez daha gösteriyorlar. TRT ekranına çıkardıkları ilahiyatçılar, can veren askerlerin arkasından üçüncü sınıf ruhban felsefesi parçalarken yakalanıyor. 17 senedir ülkenin ellerini kollarını bağlayan neoliberal İslamcılık ve onun tüccar-komisyoncu dili, uluslararası hakikatin sert duvarlarına toslamış durumda.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI