Barış Akademisyenleri deneyi

Cumartesi, 11 Ocak, 2020
Barış İçin Akademisyenler, verdikleri hukuk mücadelesinin ilk kısmını kazandılar, hepsi birer birer beraat etti. Geri alacakları bütün hakları, yeniden buluşacakları öğrencileri, onların ortak olmadıkları suçun ve onlara reva görülen haksızlığın sorumlularının verecekleri hesap için ise mücadele devam ediyor. Ancak onları akademiye aynı insan olarak döndürmeyecek olan, yaşanan bu dört yıllık deneyim.

Genç kuşaklar (50 yaş altı) pek hatırlamaz. Nereden hatırlasınlar, üzerinden kırk yıl geçti. 12 Eylül 1980 sonrası karanlığının hâlâ devam ettiği günlerde, insanların nefes almak, kafa açmak, konuşup karşılaşmak için çok az imkanları vardı. Tek televizyon kanalından pompalanan ağır propaganda bir yanda, başka ses duymayı, yan yana gelmeyi imkansız kılan sansür ve yasaklar diğer yanda. İnsanların önemli bir kısmı hapiste, bazıları yurtdışına çıkabilmiş, büyük çoğunluk sessiz ve tedirgin. Dönemin kudretlilerinin çevresine toplanmış pop figürler ve saldırgan fikir erbabı başka havada. (Bunları herhangi bir benzerlik imasıyla anlatmıyorum) O günlerde insanların temas fırsatı buldukları, farklı bir şey duyabildikleri, başka türlü var olabildikleri fazla alan yoktu. Hafif hafif kültür dergiciliği hareketlenmiş, edebiyat-sanat sığınak olmaya aday bir canlılık kazanıyordu. Daha sonraki yıllarda önemli bir ivme sağlayacak haber dergiciliği de daha doğmamıştı. İşte o günlerde, zamanın teknolojisi de o kadarına el verdiği için, alternatif zeminler yaratılmaya çalışılırdı. Açık oturumlar, panellerle farklı fikirleri; kooperatifler, örgütlenme yasaklarının etrafından dolaşacak dayanışma çemberleriyle de az ve çaresiz olunmadığı hissini bulmaya çalışırdı insanlar.

Sonraki yıllarda –özellikle de son zamanlarda- bu doğrudan temas alanları sadece azalmadı, aşağılama sınırına varan bir gözden düşürme saldırısına uğradı. (Gezi sırasında bambaşka bir hareketlenme olarak ortaya çıkan ama sürdürülemeyen forumları, yıllardır büyük bir inatla bir arada olmayı sürdürerek saygı kazanan Cumartesi Anneleri gibi istisnaları sayabiliriz) Hemen her alanda doğrudan temas, biraz daha ayrıntı, biraz daha fazla zaman için pek yer kalmadı, kalmadığına kolay “ikna” edildi herkes. Garip ve nedensiz bir “acele”, çürütücü bir yüzeysellik/geçicilik, teknolojik zorlama –bazen de kolaycılık- eşliğinde üzerimize çullandı. Ancak Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ve halen içinde bulunduğu süreç, yaşanan mağduriyetler, bu zamane ittirmelerinin dışında yeniden sahici temas alanları aranmasına yol açtı. Birlikte durmanın, dayanışmanın ve mücadeleyi paylaşmanın/yaymanın yaratıcı biçimleri denendi, kısmen de başarıldı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirinin imzacıları olan Barış Akademisyenleri, hem yaşadıkları -onlara yaşatılanlar- hem de başarmayı denedikleriyle bu konudaki önemli örneklerden.

Tam dört yıl önce 11 Ocak 2016’da açıklandı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi. Önce bin 128 akademisyen imzaladı. Devletin en tepesinden verilen talimatla başlatılan saldırı sonrasında imzacı sayısı 2 bin 212’ye çıktı. Başka çevrelerden de destek kampanyaları ile genişledi. Ancak iktidar, bu sorgulama ve itiraz cüretini cezalandırmaya, hukuk tanımaz bir taarruzla geriletmeye kararlıydı. Öyle olmadı ve geri basan olmadığı için, olay ibretlik bir intikam davasına, hukuksuz bir cezalandırmaya dönüştü. Yüzlerce akademisyen için davalar açıldı, KHK ile görevlerine son verildi, pasaportlarına el konuldu, bilimsel çalışmaları engellendi, evleri basıldı. Daha ileri gidildi, gözaltılar, tutuklamalar ve hapis cezaları verildi. Daha da ileri gidildi çalışmaları, hayatlarını insanca devam ettirmeleri, en temel haklarını kullanmaları engellendi. Tehdit edildiler, saldırılara uğradılar. Geçtiğimiz ay başında yayınlanan TİHV Akademi’nin raporunda bunların ayrıntılı bir dökümü ortaya konuluyor. Binlerce mağduriyetle örülü bu dört yıllık dava, Barış Akademisyenlerinin tek tek beraat etmeleriyle hukuksal açıdan çöktü ama yaşatılmaya devam eden mağduriyetler sürüyor.

Barış İçin Akademisyenler olayını sembol haline getiren, sadece yaşananlar ve yaşayanlardan ibaret olmaktan çıkartan bir başka önemli mesele de, mağdur olmaktan özneye dönüşmeyi deneyen –galiba da beceren- bir pratik oluşu. Barış İçin Akademisyenler, geri çekilmek veya mağduriyete kapanmak yerine, başka türlü direnmeyi, aktif özne olmayı denediler. Akademinin dört duvardan, atıldıkları kurumlardan ibaret olmadığını göstermek istediler. Dayanışma Akademileri, dernek, kooperatif gibi örgütlenmelerle birçok şehirde başka dayanışma ve mücadele pratikleri yaratmaya çalıştılar. Yan yana durdular, paylaşmayı seçtiler, zaman ayırdılar, zamanlarını üretmeye ayırdılar, yüzlerini birbirlerine ve kendi dışlarına çevirmeyi ihmal etmediler, ortak sıcaklıkla dışarıya çıkacak bir enerji üretmeye çalıştılar. İşte bütün bu deneyi ve yaşanan dört yılın çıktılarını paylaşmak, zenginleştirmek için (İstanbul Tabip Odası’nda 11 Ocak’ta –bugün- 13:00’da) bir toplantı, panel ve forum düzenleniyor. Emek, hak-hukuk mücadelesini ve mücadele olanaklarını, kendi deneyimlerinin süzgecinden geçirerek paylaşmak ve çoğaltmak istiyorlar. 1930’lardan başlayan barış sözünün taşıyıcıları oldukları inancıyla, yaşananları daha geniş bir zaman dilimi için kullanışlı -mesleki deformasyon etkisi- bir derse çevirmeyi deniyorlar.

Bana bu toplantının haberini ve davetiyesini ulaştıran çok eski ve değerli arkadaşım, geçirdiği dört yılın yaşattığı mağduriyetten çok, emekle üretilmiş sıcaklığından bahsetmeyi tercih etti. Uğradıkları haksızlık ve mesnetsiz saldırının yarattığı endişenin, karanlığın, yan yana durmayla nasıl hafiflediğini, mücadelenin ve temasın verdiği güven hissini anlattı. Barış İçin Akademisyenler, verdikleri hukuk mücadelesinin ilk kısmını kazandılar, hepsi birer birer beraat etti. Geri alacakları bütün hakları, yeniden buluşacakları öğrencileri, onların ortak olmadıkları suçun ve onlara reva görülen haksızlığın sorumlularının verecekleri hesap için ise mücadele devam ediyor. Ancak onları akademiye aynı insan olarak döndürmeyecek olan, yaşanan bu dört yıllık deneyim. Başta diğer KHK’lılar olmak üzere çeşitli mağduriyet grupları için de ilham verici olabilecek, ders çıkartılacak bir deneyim bu. Yazının başında bahsettiğim gibi, zorluk zamanlarında hak mücadelesinin önemli sığınaklarından biri, mecburiyetlerden doğan doğrudan temas alanları oluyor. Birlikte, yan yana ve paylaşarak durabilmek ve mümkünse bunu aktararak yaygınlaştırabilmek önem kazanıyor. Teknolojik imkanların sağladığı etkileşimler, ne kadar baş döndürücü bir hıza kavuşursa kavuşsun, ne kadar büyük gürültü çıkartırsa çıkartsın, dokunmak veya dokunabilecek kadar yakınlaşabilmek kadar yüksek güven hissi sağlamıyor. Alınmış yüzlerce “like” ile bir tane “eline sağlık” sesi arasındaki fark gibi.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI