Yasaya uymayan görevli genelgeye uyar mı?

Pazar, 5 Ocak, 2020
Yıllardır uygulanmayan mevcut maddeler, 2019’un son günlerinde iki genelgeyle duyurulunca uygulanır hale gelecek mi, şüpheliyim. Bizler şiddetle mücadele alanında isimlendirmeden başlayarak radikal adımlar atmadığımız sürece değişen bir şey olmayacak gibi.

Kişisel problemlerimiz gibi herhangi bir toplumsal sorun da gerçekten çözülmek istenirse ilkin doğru teşhis ve tanı gerekli. Çözümün yolu o sorun adını ağzımıza alabilmekten geçiyor. Adını anamadığımız bir sorunu çözemeyiz. Ve tabii ki sorunu doğru isimlendirmek de çözümün başlangıcı için gerekli temel adımlardan. Bu iki şartı gerçekleştirmeden yapılanların havanda su dövmekten farkı yok.

Nitekim adlı adınca söylenmediği, kadına yönelik şiddet gibi öznesi belirsiz bırakıldığı, eksik tanımlandığı için tüm dünyada ve bizde tırmanıyor, erkek şiddeti. Erkek şiddetinin can alan boyutu da kadın cinayetleri olarak yine aynı şekilde eksik isimlendirmenin getirdiği mücadele zorluğu nedeniyle dehşet verici sayılara çıktı yine. Son bir yılda 474 kadının ataerki cinayetleriyle öldürülmesi ama failleri harekete geçiren temel saiki görünmez kılan kadın cinayetleri ismiyle anılması, beni sayının yüksekliği kadar dehşete düşürüyor.

İngilizce femicide, Türkçe kadın cinayeti kavramının, devletler ve BM, AB gibi devlet üstü yapılardaki kabulü, ataerkilliği görünmez kılışından kaynaklanıyor, büyük ihtimal. Dünyada ve Türkiye’de kadınların kendilerine yönelen özel bir suç türüyle karşı karşıya olduğu gerçeğinin kabulü, bu özel suç türünün arka planını oluşturan düşünce dünyasının gizlenmesiyle mümkün kılındı. Ulusal ve uluslararası çözüm üretme çabaları sürüyor ancak ataerkil zihniyet suçlu ilan edilmediği için şiddetin egemenliği de sona ermiyor. Eksik/yanlış isimlendirmenin, şiddetin tırmanışındaki payı büyük ve şiddetle mücadele ediyormuş gibi görüntü sergileyen politik savsaklamaları da kolaylaştırıyor.

Dünyada siyasi karar verici ve uygulayıcıların çoğunluğu erkek ve yazık ki onların da çoğunluğu ataerkil olduğu için femicide veya kadın cinayeti gibi öznesi belirsiz suç tanımıyla, kadınların şiddetten korunması yönünde daha büyük adımlar atılacağı varsayımına dayanıyor bu isimler. Ancak şiddetin failini görünmez kıldığı gibi kadınları da öğrenilmiş çaresizlik duygusuna sürüklediği için şiddetle mücadelede yapıcı katkısından söz edilemez. Ataerki cinayeti yerine kadın cinayeti demek, eril şiddet yerine kadına yönelik şiddet demek bir bakıma cinsiyet eşitliği yerine cinsiyet adaleti kavramının kullanılması kadar orta yolcu bir yaklaşım olarak kalmıştır, günümüzde. Suları çok bulandırmadan erkekleri, kadınların ihtiyaçlarını gerçekleştirmeye ikna etmenin aracı gibi görüyorum bu isimlendirmeleri. Fakat işe yaramıyor, yaramayacak da.
Radikal adımlar atılması gerekiyor. Toplum genelinin gerçeği görmesi için burnunun duvara toslaması şart. Hani herkesin dilinden düşürmediği o zihniyet dönüşümü var ya o dönüşüm yuvarlak isimlerle sağlanamıyor işte. Daha köşeli net tanımlarla anmamız gerekli bu şiddeti ki gerçekten utanç duyan erkek sayısı artsın ve o zihniyet dönüşümünün yolu açılsın. Yoksa zihniyet aynen devam ederken yapılmış yasa ve sözleşmenin de anlam taşımadığını görüyor, yaşıyor, biliyoruz.

Örneğin R. T. Erdoğan’ın “Kimse bana kadınla erkek eşittir dedirtemez” dediği 2011 yılında, İstanbul Sözleşmesini de alâ-yı vâla ile imzalamıştı. Üstelik Türkiye, sözleşmenin ilk imzacısı olduğu gibi Avrupa Konseyi üyesi diğer ülkelerin imzalaması için de yoğun diplomatik çaba sergilemişti. Buna rağmen 2016 yılında kadına yönelik şiddetle mücadele amacıyla düzenlediği toplantıda “tamam haklar bakımından eşitlik vardır” görüşünü serdettiği halde İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması yönünde titizlik beyan etmedi. İstanbul Sözleşmesi uyarınca kurulan bağımsız denetçiler komitesinde (GRAVIO) ilk temsilcimiz ve komite başkanı Feride Acar da görüşmede bulunduğu halde sözleşmenin temel kavramlarından taviz verildiği açıktı. Toplumsal cinsiyet eşitliği ile toplumsal cinsiyet adaleti kavramlarını tartıştırmayı tercih etmişti Cumhurbaşkanı. Gerçi tartışma sonunda yukarıda yazdığım gibi haklar bakımından ifadesiyle sınırlayarak da olsa “eşitlik vardır” dedirtecek denli köşeye sıkıştırmıştık ama yine de zihniyet değişmedi.

Zihniyet dönüşümü sağlanmadan imzalanmış olması nedeniyle yeter sayıda ülkenin onaylamasıyla yürürlüğe girdiği tarihten (2014) günümüze kadar gerçek anlamda uygulanmadı. O tarihlerde başlayıp giderek etkisini arttıran karşıt kampanyanın siyasi irade üzerine kurduğu baskı nedeniyle ilgili bakanlıklar sözleşmeyi yok saydı, çoğunlukla. Siyasi irade yol verdiği için sözleşme karşıtı kampanya güçlenip toplumu etkilemeyi başardı. İktidar ve bürokrasi de halk, sivil toplum gerekçesiyle karşıt kampanyayı bahane ederek uygulamadığı için tırmandı, şiddet. Ciddi bir çarpıtmayla şimdi de “sözleşme ve yasa yüzünden şiddet tırmanıyor” tezviratını kampanyaya malzeme yapıyorlar.

İktidarsa şiddetle mücadele için genelge yayınlıyor. Yıl biterken birbirine yakın tarihlerde yayınlanan iki genelge, ataerkiden taviz verilmediği halde kadına yönelik şiddetle mücadele ediliyormuş gibi görüntü vermek amacını yansıtıyor. Önce Adalet Bakanlığı ve 31 Aralık gecesi de İçişleri Bakanlığı, yargı organlarına ve birimlerine, şiddetle mücadele ilkeleri gereği uygulamada birlik sağlayacak talimat yayınladı. Yıllar önce yürürlüğe giren sözleşmenin gereği olan ortak mücadele yöntemi, sözleşmenin adı anılmadan, genelge hükümlerinin içine sızmış, görünüyor. Yani hâlâ yasa ve sözleşmeyi uygulama niyeti yok. Ama yasa ve sözleşmenin şiddetle mücadele ilkeleri uygulanmadan erkek şiddetinin önlenemeyeceği de zımnen kabul edilmiş oluyor genelgelerde. Şiddetin adı doğru konmadığı gibi şiddetle mücadele ilkeleri de yasa ve sözleşmeye gerektiği gibi atıf yapılmadan, isimlendirmeden yazılınca sonucun değişmesini beklemek de hayal olur.

25 Kasım’da ilan edilen ve üç bakanlık arasında gereken uzlaşmanın büyük ölçüde sağlandığı belirtilen, şiddetle ortak mücadele mutabakatının gereği olmalı bu genelgeler. Gerçi Şiddet İzleme Komitesi toplantısında yapılan açıklamalardan üç bakanlığın ortak genelge yayınlayacağı anlamı çıkıyordu. Ancak duyumlara göre Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı atıl kalıp geciktiği için ayrı ayrı yayınlandığı sonucu çıkıyor. Her neyse mücadele azminin tüm hükümeti kapsıyor görünümüne ulaşması için hâlâ bir bakanlığın irade beyanında gecikmesi değil tek eksiklik. Zira yayınlanan genelgeler gerçekte 2014’ten beri uygulanması gereken İstanbul Sözleşmesi’nin kimi hükümlerini içeriyor. 2012’den beri yürüklükte olan şiddet yasası (6284) uyarınca yapılıyor olması gerekenlerin sadece bir kısmını içeriyor genelgeler. Özcesi ortada eril şiddetle mücadele hâlâ yok. Sadece kadına yönelik şiddetle mücadele edilmek isteniyormuş gibi yansıtılıyor, topluma.

Ve genelgeler asıl olarak ataerkil zihniyet değişmediği için şiddetle şimdiye kadar gerçek anlamda mücadele edilmediğinin itirafı niteliğinde. Çünkü son yedi yılda yasa, son beş yılda sözleşme yürürlükteyken bu bakanlıklar tarafından uygulanmadığı, genelgelerin içeriğiyle itiraf edilmiş. Zira genelgelerin içeriği yasa ve sözleşme doğrultusunda zaten yapılması gerekenlerin yapılmasını söylüyor, uygulayıcılara. Yasa ve sözleşme gereği yıllardır yapılıyor olması gerekenler, yeni bir buluş gibi sunulmuş, yargı mensuplarına, emniyet birimlerine ve kolluk gücüne. Yargı organlarına, emniyet birimlerine, kolluk gücüne genelge ile duyurulması bu maddelerin aslında kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirmek için gereken yasayı bilme yeteneğinden ve yasaya uyma zorunluluğundan uzak olduklarını da gösteriyor.

Yıllardır uygulanmayan mevcut maddeler, 2019’un son günlerinde iki genelgeyle duyurulunca uygulanır hale gelecek mi, şüpheliyim. Bizler şiddetle mücadele alanında isimlendirmeden başlayarak radikal adımlar atmadığımız sürece değişen bir şey olmayacak gibi. Şiddetle mücadele için adını eril şiddet koyarak ataerkil zihniyeti ifşa etmeli ve bu yolla zihniyet dönüşümü adına ataerkilliği bir adım geriletmeliyiz.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI