Yasa ve anayasaya rağmen İçişleri Bakanı 'hakkı'

Salı, 17 Aralık, 2019
Feminist politika üreten kadınları suçla ilişkilendirerek feminist mücadelenin dışındaki kadınların kadın hakları bağlamında ortaklaşmasını önlemek için kullanılan bir yöntemin ifadesi sayabiliriz, Soylu'nun sözlerini. Nitekim bir süredir “şiddete karşı kadın eylemleri, terör için elverişli alan olabilir” minvalinde sözler işitiliyordu.

Las Tesis performansı kadına yönelik şiddet protestosuydu. Erkek şiddeti protestosu… Aynı zamanda yasaları uygulamayan, kadınları şiddetten korumayan erkek siyasete yönelikti. Koruma görevini yerine getirmeyenler şiddetin suç ortağı kuşkusuz. Peki ya 8 Aralık günü Kadıköy Rıhtım meydanında Las Tesis performansıyla protesto eylemi gerçekleştirilirken polisin ses sistemini kapatması ve buna itiraz eden kadınlardan altı kişiyi gözaltına alması, akla ziyan değil miydi? Ama yetmedi mahkeme de adli kontrol kararıyla serbest bıraktı kadınları, takipsizlik vermek yerine. Protesto performansında yer alan “ataerkil bir yargıç” sözünü kanıtlamak istercesine. Tıpkı kadınları gözaltına alarak polislerin “Tecavüzcü sensin/Öldüren sensin/Polisler, hakimler, devlet ve başkan” sözlerini doğrulmak için yarıştığı gibi. Yasal süre içerisinde adli kontrol kararına itiraz hakkı kullanıldı elbet. Sonucu bekleyip göreceğiz. Ancak sonuç ne olursa olsun Şili’den dünyaya yayılıp tüm kadınları saran “asla yalnız yürümeyeceksin” sloganı ataerkiyi hayli sarstı. Emniyetin, yargının hatalı kararları bu sarsıntının eseri olmalı.

Direnen kadınlar her yerde ve mecliste asla yalnız yürümeyeceksin sloganıyla güçlendikçe ataerkil siyaset, kendisini yasanın, anayasanın üstünde konumlandırmaya girişti. CHP’li kadın vekillerin eylemiyle Las Tesis sözleri Meclis genel kurul salonunda yankılandığı gibi tutanaklara da geçti: “Ataerkil bir yargıç / Kadın olmak suçumuz / Kestiğiniz cezamız / Seyrettiğiniz şiddet / Suç bende değil / Her neredeysem / Ne giydiysem/ Suç bende değil/ Suç bende değil/ Her neredeysem / Ne içtiysem suç bende değil / Tecavüzcü sensin / Öldüren sensin / Polisler, hâkimler, devlet ve başkan / Direnen kadınlar / Dünyada, her yerde / Asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin” Parlamento tarihindeki yerini almış bulunuyor, erkek şiddetine kayıtsız ve önlemede yetersiz kalan ataerkil siyasete karşı kadın protestosu. Peki Süleyman Soylu, kendisine hitaben sergilenen bu eylem karşısında “Eğer bu meclis, ‘Bunları söylemeye devam etsinler’ derse ben içişleri bakanıyım, kanuna rağmen, Anayasa’ya rağmen en geniş hakkımı kullanacağım” sözleriyle ne anlatmak istedi? Bu sözler başlı başına ciddi bir sorun olarak yakın gelecekte bizi nelerin beklediğini düşünmemizi gerektiriyor.

İlk bakışta akla gelenler Hindistan ve Çin örnekleri. Hindistan’da ırkçı yönetimin kabul ettiği inanç ayrımcılığını devlet politikası haline getiren vatandaşlık yasasına itirazları polis şiddetiyle susturma çabası. Protesto gösterilerine karşı polis şiddeti öylesine arttı ki Müslüman protestocular üzerine gerçek mermilerle polis şiddeti uygulandı. Gösteriler sırasında hayatını kaybeden altı kişiden dördünün polis kurşunuyla öldüğüne dair iddialar gündemde. Farklı dinlerden göçmenlere, belli şartlarda vatandaşlık statüsü tanındığı halde sadece Müslüman göçmenlerin ayrımcılığa tabi tutulması salt göçmen politikasıyla ilgili değil elbet. Keşmir’in özerk statüsünü, uluslararası hukuku da çiğneyerek tek yanlı değiştirmekle de ortaya koyduğu son yıllarda artan Müslüman karşıtlığının bir parçası. Bu yasa sadece Müslüman göçmenleri sınır dışı etmekle kalmayıp ülkenin yerleşik Müslümanlarını da ikinci sınıf vatandaş konumuna indirecek nitelikte. Ve insanların bu yasaya itirazı bile polis tarafından öldürülmeleri anlamına geliyor.

Diğer yandan Çin’in Uygur Türklerine, Müslüman Çin vatandaşlarına uyguladığı asimilasyon amaçlı tecrit ve vahşi şiddet politikasına yönelik tepkileri bile ekonomik çıkar hesaplarının kirli örüntüsüyle susturması da benzer bir durum. “İyi ki varsın” dediğim kıymetli insanlardan Mesut Özil’in sosyal medya paylaşımına verdiği tepkiyle Çin de Hindistan ve çoğu zaman İsrail gibi insan haklarını çiğnediğinin duyurulmasını bile ölçüsüz derecede aşırı zorlayıcı tedbirlerle susturma politikası uyguluyor.  Çin devlet televizyonu CCTV, Mesut Özil’in takımı tarafından susturulmasını sağlamak için Arsenal-Manchester City maçını yayından kaldırmıştı, bilindiği gibi.

İlk çağlardaki Firavun’un, Nemrut’un, geçen yüzyıldaki Hitler’in, Bosna Kasabı Miladiç ve Miloşeviç’in günümüz versiyonlarını görüyoruz bugünkü, Mynmar, İsrail, Çin, Hindistan yöneticilerinde. Şimdi Süleyman Soylu’nun, kanuna ve Anayasa’ya rağmen içişleri bakanı olarak en geniş manasıyla haklardan söz edişi, bu tür insanlık suçlarını hatırlatıyorsa bu pek de aşırı bir yorum sayılmaz. Hele Kürtleri ve Ermenileri, Alevileri hatırlayınca, Talat Paşa’nın da içişleri bakanı olduğunu bilerek, o “en geniş hak”kın uzanacağı yerler pek bilinmez değil. Üstelik Ankara JİTEM davasında içişleri eski bakanlarından Mehmet Ağar dahil hiç tutuklu sanığın kalmadığı bu günlerde meclis kürsüsünde söylenen bu sözlerin iyi şeyler çağrıştırması imkansız.

Ancak başka bir ihtimal daha var ki bence kuvvetle muhtemel olan bu ikinci ihtimaldir: Kadın mücadelesini terörle kriminalize ederek kadınları ayrıştırma taktiği. Uzun zamandır HDP üzerinde uygulanan AKP taktiği. Kürt siyasetçilerden sonra şimdi kadın hareketini hedef almış olmalı. Feminist politika üreten kadınları suçla ilişkilendirerek feminist mücadelenin dışındaki kadınların kadın hakları bağlamında ortaklaşmasını önlemek için kullanılan bir yöntemin ifadesi sayabiliriz, Soylu’nun sözlerini. Nitekim bir süredir “şiddete karşı kadın eylemleri, terör için elverişli alan olabilir” minvalinde sözler işitiliyordu. Feministleri kriminalize ederek kadınları ayrıştırma yöntemi ülkede zaten dindar kesimin sürekli sergilediği bir tavır. İçişleri bakanınca uygulanacak bu politikanın parti tabanında ve toplumsal kesimlerde karşılık bulabileceğine şüphe yok. Bu durumda “Peki neden şimdi bir iktidar politikasına dönüşmek üzere?”, “Somut bir hedef mi var?” sorularına ulaşırız bu varsayımdan.

Evet Las Tesis ve şiddete karşı kadın eylemlerini kriminalize ederek kadınları ayrıştırma politikasının bugünlerde ciddi şekilde uygulanmaya başlamasının somut bir hedefi olabilir. Kısaca TCK 103 dersem bütün kadınlar ve yazılarımı takip edenler hemen anlayacaklardır. Ocak ayı yaklaşıyor ve bu durum bizler için yılbaşından, yeni yıldan çok daha fazlasını ifade ediyor. İkinci yargı reformu paketinin infaz yasasına ilişkin düzenlemeler içereceğini biliyoruz. Bazı suçlar için cezanın infazında kalıcı indirim gerçekleştirileceği basında yer alıyordu ve ertelenen paket ocak ayına takvimlenmişti, haberlere göre. Şimdi bu yargı reform paketi içinde, üç yıl önce AKP’liler dahil her kesimden kadının dayanışmasıyla engellenen af teklifinin bir benzeri hatta daha kötüsü yer alabilir. Şu anda Soylu’nun aşırı tepkisi, paket içinde korkulan bu maddenin gerçekten yer aldığını/alacağını düşündürüyor. Evlilik şartıyla ve 15’ten fazla olmayan yaş farkıyla çocuğun cinsel istismarı suçuna kalıcı ceza indirimi getirirken kadınların tepkisini kontrol altında tutmak amacıyla “bir kısım, marjinal” kadını suçla ilişkilendirip diğer kadınların sesini kısmak hedefleniyor olmalı. Kadın hareketini değil, kadın eşitlik mücadelesini değil, feministleri değil ama bu ülkenin kız çocuklarını cinsel istismar karşısında savunmasız bırakmak için politik taktik olmalı Süleyman Soylu’nun parlamentodaki bu aşırı sözleri içeren aşırı tepkisi. Eyleme yönelik anlık tepkiden çok kadınların asla yalnız yürümeyeceksin sloganına bütün kadınların katılmasını önleyecek hesaplı bir adım.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI