Özne sapıtması

Çarşamba, 16 Ekim, 2019
Mevcut iktidar, bu ülkenin yüzde ellilik diğer yarısının milli olmadığını, hatta hain olduğunu söylerken hiç inandırıcı olmuyor da, bütün dünyanın Türkiye’nin düşmanı olduğunu iddia ederken niye yerden göğe kadar haklı bulunuyor? İçeride “adaletten eser bırakmayan” sınırın dışında nasıl bu kadar değişebiliyor?

Senelerdir her türlü platformda “Dünya beşten büyüktür” deyip sonunda Türkiye’yi beş tane destekçi bile bulamaz hale getirebilmek diplomatik beceriksizlikle değil ancak özel bir çabayla mümkün olabilirdi, ısrarlı denemeler sonrasında ve büyük gayretlerle bu başarıldı. Her zaman anlatılan “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” hikayesi, ümmet liderliği, din kardeşliği kapısından da eli boş döndü. Emperyalistler zaten düşman diyelim ama “beşten büyük” kalabalıktan da istenen ses gelmedi. Türkiye, dış Türklerden de, din kardeşlerinden de, “ezilen milletlerden” de, “yükselen” devletlerden de ve eski-yeni müttefiklerden de arka bulamadı. Destek temin edilemediği gibi, ülkeler ve uluslararası kuruluşlar bazında çeşitli dozlardaki kınamalar, uyarılar ardı kesilmeden gelmeye devam ediyor. “Amerika korktu kaçtı” deseniz, yeni ortaklar Rusya ve Çin’in “çık buradan” zorlaması da engellenemiyor. “Bunlar laf, bir ağırlığı yok” denilecek olsa, tehlikeli düşmanlar hikayesi sarsılıyor. Yeşil ışık yaktığı iddia edilenler kısa sürede renk körü muamelesi yapmaya başlıyor. Yol açık diye girilen bulvar çıkmaz sokağa dönüşüyor.

Bu tablonun karşısında, daha önce de sık sık yapıldığı gibi –muhalefetin önemli bir kısmını da hizaya sokarak- “haklılığımıza dönük bu tavır kabul edilemez” korosunun sesini sonuna kadar açmak mümkün. Her rahatsız edici sorgulamada yapıldığı gibi, başka sesleri “ihanet” damgasıyla susturmak da kolay. Bunlara sahiden inanan, şimdilik inanmanın gerektiğini düşünen, inansa iyi olacağını hesaplayanların olması da şaşırtıcı değil. Fakat “kabul etmemek” –moda tabirle yok hükmünde saymak- yaşanmış olanı değiştirmeye yetmiyor. Çok güçlü biçimde inanıyor olmanız ve asla tartışmamanız da haklılık garantisi olarak işlem görmüyor. Ayrıca eğip bükmeden söylemek gerek, belki de iddia edildiği kadar güçlü bir haklılık yoktur ortada. Sizden başka inanan bulamadığınız haklılık, sadece bir iletişim yetersizliği yüzünden anlatamadığınız bir mesele değildir belki. Haklı olduğunuzu düşündüğünüz meseleyi çözme biçiminiz de uygunsuz, orantısız ve sorunlu görünüyor olabilir. Dışarıdaki –dünyadaki- yalnızlığınızı içeride kalabalıklaşarak karşılamak belki mümkün ama çözmek imkansız. Özneyi genelleştirip kalabalıklaştırınca rahatlatan homurtu artıyor ama haklılık pek artmıyor.

Suriye krizi neredeyse dokuz yılını tamamladı. Söz konusu zaman dilimi, ne her gelişmeye şaşıracak kadar yeni, ne her şeyi unutacak kadar eski. Bugün kalabalık bir koro tarafından siyaset üstü bir gereklilik olarak ortaya konulan “harekat” noktasına nasıl gelindiğini –hikaye sürekli tazelense de- biraz teşvikle herkes gayet iyi hatırlayabilir. Suriye meselesine dahil olma kararının öznesi ülkenin bütünü tarafından aynı biçimde kabul gören bir güvenlik endişesi değildi. Bugün siyaset üstü olmaya zorlanan Suriye politikası, o tarihte bu ülkenin siyasi iktidarı tarafından ideolojik-ekonomik bir atak olarak sunularak hayata geçirildi. Şam’da Cuma namazı kılmaktan ümmetin beklediği lider ülke olmaya, petrolden önce yıkıp sonra tamirine kadar uzanan ekonomik fırsatlar gündeme getirildi. Bugün bölgeden kovulmasına çalışıldığı iddia edilen emperyalistler gelsinler diye olmadık ikna çabaları sergilendi. Onlara en avantajlı, en faydalı, en çalışkan ortak olma vaatleri verildi. O zaman hiçbir şey siyaset üstü değildi, bugün birlik olmaya zorlananlara fikri sorulmadı, itiraz edenlere saf muamelesi yapıldı. Daha sonra yapılan baş döndürücü manevraların tamamında da bu tavır devam etti. Siyasi gerekçelerle, siyasi aktörler tarafından, siyasi alanda verilen kararlar siyaset üstü olamaz. Sonuçlarından herkesin etkilenmesi de bir ortaklık mecburiyetine gerekçe oluşturmaz.

Yenilgileri -hatta hezimetleri- zafer formunda yeniden tedavüle sokmanın, başarısızlığa “değerli yalnızlık” ismi takmanın, sıkışmışlığını genelleştirip başkalarına taşıtmanın, sürekli olağanüstü hal yaratarak kriz idare etmenin, kendisine zarar verecek her konuyu “şimdi zamanı değil” parantezine sokmanın yeni bir örneğiyle karşı karşıyayız. Bu talebi dile getiren hatta mecbur tutan siyasi iktidarın neyi hedeflediği ortada ama gönüllü ve “içi kan ağlayarak” koroya katılanların cevap vermesi gereken bazı sorular var. Mesela Nasrettin Hoca misali bir soru: Mevcut iktidar, bu ülkenin yüzde ellilik diğer yarısının milli olmadığını, hatta hain olduğunu söylerken hiç inandırıcı olmuyor da, bütün dünyanın Türkiye’nin düşmanı olduğunu iddia ederken niye yerden göğe kadar haklı bulunuyor? İçeride “adaletten eser bırakmayan” sınırın dışında nasıl bu kadar değişebiliyor? Seçimde saçmalık olan beka davası, ne olduğu için birden ortak hevese dönüşüyor? Alternatif politika olarak “Şam’la görüşün” önerisinin ilerisine gidilemezken, TSK’nin “Suriye Milli Ordusu” diye –zamanında emperyalist ortaklarla beraber eğitilip donatılan- bir milis kuvvetle harekat yürütmek nasıl meşru görülebiliyor?

İktidarın hukuktan ekonomiye, kültürden siyasete kadar her alanda krizleri idare edebilmesini sağlayan şey, yarattığı olağanüstülüklerle siyasi özneyi her durum için yeniden tarif edebilme becerisi. İktidarın haksız (yanlış) politikaları kendisi için sorun üretmeye başladığında, birden Türkiye’nin ortak (siyaset üstü) meselesi haline geliveriyor ve bunu sırtlaması gereken bir “biz” üretiliyor. Geçiş garantisiyle bedeli halka ödetilen köprüleri bile kendi cebinden yapmış gibi anlatan iktidar, hiçbir faturayı tek başına üstlenmek istemiyor, hemen hesabı “bize” paylaştırıyor. Bu tarif edilen öznenin dışında bırakılma korkusu büyük bir çoğunluğu hizaya getiriyor, vakanın özelliğine göre bir süre de hizada tutuyor. Bunu defalarca gördük. Sadece son beş yılda hemen her sene siyaset üstü davranmanın gerekli olduğu bir “olağanüstü durum” ortaya çıktı. Siyaset üstü davranılması istenen bu olağanüstü hallerde de durmadan seçimler yapıldı. Herkesi siyaset dışına zorlayıp durmadan siyasi destek tahkimatının, “taşları bağlayıp köpekleri salmaktan” farkı nedir? İktidarı bir kere bile siyaset üstü, siyasi hesap dışı, sahiden “biz” gibi davranmaya ikna edememiş muhalefetin, bu konudaki uyumluluk azmini anlamak zor. Buna gerekçe olarak ileri sürülen, askerlerin can güvenliği kaygısının, onları alana süren politik tercihlerle nasıl ayrıştırılabildiği de ayrı muamma. Ancak Suriye harekatının daha ilk haftasından aşırı kafa karıştırıcı bir yolculuğa dönüşmesi, özne sapıtmasının ömrünün fazla uzamayacağını gösteriyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI