Doç. Dr. Erbay Arıkboğa: AKP kendi paranoyasının içine düştü

Pazar, 30 Haziran, 2019
Yerel yönetimlerle ilgili çalışmalarıyla bilinen Doç. Dr. Erbay Arıkboğa’ya göre muhalefetin malzeme vermemeye başlamasıyla birlikte Erdoğan artık kendi sesinin yankısını duymaya, söylem üretememeye başladı. AKP’nin içine yeni yüzler almaya cesaret edemediğini söyleyen Arıkboğa’ya göre Saadet Partisi, AKP “kampının” zırhını deldi ama AKP tabanındaki rasyonel seçmen İmamoğlu’na oy verdi.

“Hiçbir şey olmadıysa da mutlaka bir şey oldu” ama AKP 31 Mart ve 23 Haziran yenilgisi hiç yaşanmamış gibi yapıyor. Kendi tabanına yönelik bile ikna edici söylem üretemeyen AKP, ikinci İstanbul yenilgisiyle birlikte üslupta kısmi yumuşamayı bu hezimetinin görünürlüğünü azaltma taktiği olarak belirlemiş görünüyor.

Fakat bu, AKP’nin yerel seçim yenilgisinden ders çıkardığı anlamına gelmiyor. Bilakis, seçim kaybını devlet gücüyle telafi etmeye, merkeziyetçi politikalarla yerelleri kontrol altına almaya yöneliyor. Peki merkeziyetçi politikaya ağırlık verilmesi Türkiye ve AKP açısından ne tür sonuçlara gebe?

Merkeziyetçi idare sisteminin çıkmaz sokak olduğunu ve bu sokağın sonuna gelindiğini düşünen Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Erbay Arıkboğa’yla AKP tabanındaki kaymayı ve Türkiye’nin sorunlarının çözümü için gereken yönetim biçimini konuştuk.

31 Mart ve 23 Haziran’da ortaya çıkan neticeyi “AKP belediyeciliğinin iflası” olarak nitelendirenler var. AKP’nin 31 Mart ve 23 Haziran’daki yenilgisini ekonomik krize, Kürt meselesine bakışına, MHP’yle ittifakına veya ranta dayalı belediyecilik anlayışına bağlayanlar var. Fakat en dikkat çekici unsurlardan biri, AKP’nin kendi tabanının kaymaya başlaması. Sizce daha önce AKP’ye oy verenler neden tercih değiştirdi?

Saydığınız tüm unsurlar AK Parti’nin seçimlerde aldığı darbede etkili olduğu gibi Erdoğan’ın partiyi bir arada tutan karizması ve siyasi liderliğinin altının müthiş boşaldığı da açık. Bununla beraber AK Parti seçmeninin Erdoğan dışında güvendiği bir başka aktörün de kalmadığı ilginç bir resim var ortada. AK Parti belediyeciliği olarak tarif ettiğiniz yerel yönetimlerde, şehirlerin sürekli bir şantiyeye dönüştürülmesi insanların günlük yaşamlarını negatif anlamda çok etkiledi. Şehir dediğiniz şey, bir sosyal doku. Oraya iş makinelerini soktuğunuz zaman oradaki sosyal dokuyu da çözüyorsunuz. Oysa o sosyal doku bugüne kadar AK Parti siyasetinin beslendiği ve kendisini rahatlıkla ifade edebildiği bir alandı. AK Parti, kentsel dönüşüm projeleri başta olmak üzere bu tür faaliyetlerle çözdüğü sosyal dokunun da maliyetiyle karşı karşıya kaldı.

Yani AKP’nin en büyük ekonomik güç ve rant devşirme alanı olan inşaat sektörüne verdiği ağırlık, şehirleri şantiyeye çeviren kent politikası aynı zamanda seçmen kaybının da önemli unsurlarından biri mi oldu?

Tabii, inşaata verdiği ağırlık AK Parti’nin seçmen tabanının altını oydu, sosyal tabanını ve o tabandaki ilişki ağlarını çözdü.

‘AKP’NİN SOSYAL DENETİM MEKANİZMASI SOSYAL MEDYA TROLLERİNE KAYDI’

Nasıl?

Özellikle kentsel dönüşüm yaparken bir yeri yıktığınızda, oradaki insanları başka ya geçici olarak veya kalıcı biçimde yeni mekânlara göndermek durumunda kalıyorsunuz. Fakat yeni oluşan bu mekânlardaki sosyal doku, AK Parti’nin daha önce ulaşabildiği sosyal dokuyla aynı değil. Daha önce AK Parti’nin oy deposu olan mahallelerde bir sosyal denetim mekanizması da işliyor, insanlar bu denetim mekanizması üzerinden “safları sıklaştırıp” AK Parti’ye oy veriyordu. Fakat işaret ettiğim kent politikasıyla bu sosyal doku dağıtıldı ve söz konusu denetim mekanizması artık sosyal medyadaki troller eliyle kurulmaya çalışıldı. Öte yandan AK Parti’nin çekirdeğine yakın olanlarla çeperinde bulunanlar arasındaki müthiş gelir uçurumu da tabanda ciddi bir rahatsızlık yaratmış durumda. Elbette yereldeki tepkinin genel politikayla da bağlantısı var. Düşünce ve ifade hürriyetinin ortadan kaldırılması, adalet mekanizmasının işlemez hale gelmesi, Türkiye’nin bir anlamda içe kapanması seçmende yeni bir arayışı hızlandırdı. Türkiye’de belediye seçimleri hiçbir zaman belediye seçimlerinden ibaret olmadı ama öncesi ve sonrası itibariyle 31 Mart ve 23 Haziran, geçmiş yerel seçimlerin çok ötesinde bir anlam ortaya çıkardı.

Hem başkanlık sistemi hem de kayyım uygulamaları ve Ankara, İstanbul gibi illerdeki belediye başkanlarının istifa ettirilmesiyle birlikte merkeziyetçi yönetim çok daha keskin hale geldi. 31 Mart’ın, mevcut katı merkeziyetçi yönetim anlayışına yönelik itirazın da ifadesi olduğu söylenebilir mi?

Merkeziyetçi yapıyı bizler akademik olarak tartışıyoruz ama aslında insanlar bunu günlük hayatlarında yaşayarak deneyimliyor. İnsanlar alt kademedeki yetkililere defalarca taleplerini ilettikleri halde çözüm bulamayınca, erişmeleri çok güç olan üst kademedeki yetkililere ulaşmaya çalışıyor. Bu kadar büyük nüfuslu bir ülkede her yurttaşın, sorununu çözmek için cumhurbaşkanına ulaşmaya çalışması çok zor, imkansız. Fakat Erdoğan’a seçmeninden gelen en yoğun eleştirilerden biri “size ulaşamıyoruz” oluyor. Dolayısıyla seçmen, merkeziyetçi sistemin ne tür negatif sonuçlar yarattığını gündelik hayatında deneyimliyor. Son anayasa referandumuyla birlikte zaten merkeziyetçi olan sistem daha da katı bir merkeziyetçiliğe döndü. Oysa parlamenter sistemde insanlar başbakana ulaşamasa bile, bakana veya bakana erişebilecek kişiye ulaştığında sorununu çözebiliyordu. Şimdi bakana da ulaşmanız bir anlam ifade etmeyebiliyor. Dolayısıyla katı merkeziyetçiliğin sonuçlarıyla 31 Mart sonuçları arasında bir ilişki kurmak lâzım. Çünkü demokratik ülkelerden farklı olarak Türkiye’de insanların tepkilerini ifade etmek için elindeki tek formel araç seçim.

‘ERDOĞAN KENDİ SESİNİN YANKISINI DUYMAYA BAŞLADI’

2013’teki Gezi protestolarına toplumun yüzde 50’sinin öyle veya böyle destek verdiğini bizzat Erdoğan da “yüzde 50’yi zor tutuyoruz” diyerek kabul etmişti. Gezi protestolarının temel sebeplerinden biri Ankara’nın merkeziyetçi yaklaşımı ve AKP’li belediyelerin inşaata, ranta dayalı kent politikasıydı. Az önce AKP’li seçmenin de bu politikadan duyduğu rahatsızlığın 31 Mart’a yansıdığını ifade ettiniz. Bu, Gezi’deki talep ve tepkilerin artık AKP tabanında da karşılık bulduğu anlamına mı geliyor?

Yoğunluğu diğer gruplardan az olsa da AK Parti’ye oy vermiş bazı seçmenlerin de başlangıç safhasında Gezi’deki taleplere ses verdiğini veya talepleri haklı bulduğunu biliyoruz. “Yüzde 50” ayrımı, 2013’ten itibaren cumhurbaşkanının seçmen kitlesini konsolide etmek için başvurduğu bilinçli bir stratejisiydi. Nitekim toplumu iki kampa bölme stratejisi sonucunda, başlangıçta Gezi’deki çeşitli talepleri haklı bulan AK Partili seçmen de artık Gezi’yi iktidarın göstermeye çalıştığı yerden görmeye başladı. 2013, Gezi, bana göre, AK Parti’nin toplumsal gerçeklikten kopup, kendi ürettiği gerçekliği seçmen tabanına kabul ettirmeye yönelişinin önemli bir dönüm noktasıdır. “Faiz lobisi”, “üst akıl”, “dış mihraklar” gibi tanımlamalar bu dönemde başladı. Karşılık bulan tanımlamalar kullanılmaya devam edildi, bulmayanlar ise, faiz lobisi gibi, tedavülden kaldırıldı. Toplumu iki kampa bölme stratejisinin çok iyi işlemesi, ilk başlarda muhalefetin bu stratejiye çok fazla malzeme vermesinden de kaynaklandı. Fakat muhalefet birkaç seçim deneyiminden sonra karşıtlık siyasetinden çıkarak iktidara malzeme vermemeye başladı. Bununla beraber Erdoğan, kurduğu iki hayali kamptan birinden öbürüne siyasi mesaj iletmeye devam etti. Muhalefet, Erdoğan’ın kurduğu hayali kampı boşaltınca, Erdoğan kendi sesinin yankısını duymaya, dolayısıyla politikası bocalamaya başladı.

.

‘AKP KENDİ PARANOYASININ İÇİNE DÜŞTÜ’

Peki Erdoğan’ın uzun süre iki hayali kamp üzerinden siyaset yapmayı başarmasının tek sebebi muhalefetin sunduğu malzeme miydi?

Elbette bu kamplar sosyolojik bir gerçekliğin üzerine kuruldu. Fakat AK Parti bunu çok ileri bir aşamaya taşıyınca kendi kuyusunu da kazdı. Aslında basit bir yöntem uyguladı Erdoğan. Bir analoji yardımıyla bunu daha iyi anlatabiliriz. Toplum iki ayrı kampa bölündüğünde, Erdoğan, kendi seçmen tabanına yönelen mesajları “dost mesaj” ve “düşman mesaj” olarak kodladı. Biliyorsunuz 31 Mart öncesinde, daha aşırı ifadeler de kullanıldı. Mesajlar bu şekilde kodlandı ve kendi seçmen tabanı üzerinde bir koruma kalkanı oluşturuldu. Bu sayede “düşman mesaj” olarak kodlanmış mesajlar, bu koruma kalkanına çarpıp geri dönüyor ve seçmene ulaşmıyordu. Ayrıca çeşitli gardiyanlar da bu süreçte rol üstlendi. Onlar da, karşı taraftaki bazı mesajları yakalayıp, gerektiğinde bunları biraz da değiştirerek diğer tarafın ne kadar kötü olduğunu göstermeye çalıştı. Böylece AK Parti, kendi seçmen tabanı için bir zihni konfor alanı oluşturdu ve bunu uzunca bir süre muhafaza edebildi. Bu süreç, başlangıçta muhalefetin de desteğiyle, 2013’ten itibaren adım adım inşa edildi. Ancak bu durum, aynı zamanda Erdoğan’ın toplumsal gerçeklikten kopmaya ve uzaklaşmaya başlamasına yol açtı.

Peki ne oldu da muhalefet, Erdoğan’ın oluşturduğu kalkanı delebildi?

Saadet Partisi’nin bu stratejiyi delen önemli bir aktör olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu seçmen tabanı için, özellikle Saadet Partisi üzerinden gelen mesajları o kadar kolay biçimde “düşman mesajı” olarak kodlayamazsınız veya kodlasınız da istediğiniz etkiyi oluşturmayabilir. Böylece Saadet’ten gelen bazı mesajlar, Erdoğan’ın kendi kampı için kurduğu koruma kalkanını daha rahat biçimde delip geçti. Saadet Partisi’nin, özellikle 2017 Anayasa Referandumundan itibaren, bu süreçteki duruşu, söylemi ve mesajları, ezber bozucu nitelikteydi. Saadet tarafından üretilen ve gönderilen mesajlar, hem AK Parti’nin mesajlarına alternatifti, hem de az önce söylediğim koruma kalkanına takılmadan AK Parti seçmenine ulaşıyordu. Analoji yaparken sözünü ettiğim gardiyanlar da, Saadet’i kötü veya düşman olarak göstermede yeterince etkili olamadı. AK Parti seçmenine farklı bir kaynaktan alternatif mesajlar ulaşmaya başladığında, bu kez seçmen diğer alternatif mesajlara da kulak kabartmaya başladı. Çünkü bu böyledir, büyü bir kez bozulmaya başladığında, koruma kalkanında oluşan bu deliklerden başka mesajlar da içeri girmeye başlar. Bu süreçte İmamoğlu’nun verdiği mesajlar, bu tabanda önemli bir rahatsızlık yaratmadan duyulmaya ve sahiplenilmeye başlandı. Çünkü İmamoğlu’nun gönderdiği mesajlar, AK Parti tabanının yabancısı olduğu mesajlar değildi. Söylediğim gibi, AK Parti’nin oluşturduğu koruma kalkanını Saadet Partisi aştı ama rasyonel seçmen İmamoğlu’na oy verdi. Konda tarafından yayınlanan barometreye baktığımızda, İmamoğlu’nun oyları altı ay gibi bir zaman içinde yüzde 35’ten yüzde 55’e çıktı. Bu yüzde 20’lik oran, çok büyük bir seçmen kaymasıdır. Dolayısıyla bunun çok önemli siyasal sonuçları olacağını gözden kaçırmamak lazım. Muhalefet alternatif söylem geliştirirken, Erdoğan toplumun gerçekliğinden kopmaya başladı. Bununla birlikte yeni isimler, yeni fikirler devşiremedi, yeni bir hikaye yaratamadı. AK Parti’nin büyükşehirlerde gösterdiği adaylara bakın, aralarında neredeyse yeni bir yüz göremezsiniz.

AKP neden böyle bir yola başvurdu sizce?

Ya yeni yüzler bulamıyor veya yeni yüzleri içine almaya cesaret edemiyor. AK Parti, seçmeni konsolide etmek için yarattığı paranoyanın içine düştü.

Makalelerinizde, yerel yönetimler konusunda çıkış yeri Fransa’nın bile terk ettiği merkeziyetçi Napolyon sistemini Türkiye’nin hâlâ devam ettirdiğini söylüyorsunuz. Türkiye ne zamandır bu sistemle yönetiliyor?

19. yüzyıl, geleneksel kurumları ile meselelerini çözememeye başlayan Osmanlı için bir dizi reformun yapıldığı bir yıldır. Osmanlı’nın 19. yüzyılda çöküşünü durdurmak için yaptığı reformların bir çoğu bugünümüzü de şekillendirdi. Bugünkü il, ilçe, valilik, kaymakamlık gibi yapı ve kurumların özünü oluşturan mülki idare sistemi 1860’larda Fransa’dan kopyalanıyor. Geçenlerde Kemal Gözler’in bir makalesi yayınlandı. Gözler bu makalede, Osmanlı’da mülki idareyi kurulurken, neredeyse noktasına virgülüne kadar Fransa’da o dönemdeki düzenlemelerin tercüme edilip alındığını gösteriyor. Aynı şekilde yerel yönetimler, bugünkü belediye ve il özel idaresi sistemi de birebir Fransa’dan alınıyor. Böylece ortaya hem seçimle veya demokratik yollarla işbaşına gelen belediye gibi kurumlar hem de atamayla gelen ve halka değil kendisini atayan makama karşı sorumlu olan, halkı değil devleti temsil eden mülki idare oluşuyor. Böylece 19. yüzyılın ikinci yarısında yerel düzeyde ikili bir yapı kurulmuş oluyor. Bu ikili yapının bu kadar uzun süre devam etmemesi gerekiyordu aslında.

Neden?

Fransa 1980’lerde bu merkeziyetçi sistemi terk ederek ademimerkeziyetçi bir yönetime geçişte hayli mesafe katetti. Ya seçimle işbaşına gelen belediyelere veya atamayla gelen mülki idareye yetkiyi vereceksiniz. Fakat bizde mülki idareden vazgeçilmiyor. Çünkü Türkiye’deki hâkim anlayış, hâlâ yerel yönetimlere güvenemiyor. Belki Çorum’dakine güveniyor ama Diyarbakır’dakine, Edirne veya İzmir’dekine güvenemiyor. Dolayısıyla yerel yönetimler birtakım hizmetleri yapsın ama hemen yanı başında elimizin altında başka bir kurum da olsun isteniyor.

İmamoğlu’nun ikinci kez İstanbul’u kazanmasından sonra hükümet yanlısı bir TV sunucusu, programında “Acilen vatandaşlar, başkan Recep Tayyip Erdoğan’ı sevenler, Ordu Valisi’nin İstanbul Valiliği’ne tayin edilmesini istiyor” dedi. Bu öylesine yapılmış bir gaf değil, aslında tarihsel arkaplanı da olan bir yerel yönetim anlayışının dışavurumu değil miydi?

Ben aslında bu sözü analiz etmeyi gereksiz buluyorum. Ama şuradan bakabiliriz. Tarihin cilvesine bakın ki, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde benzer sözleri diğer kutup dillendiriyordu. O sunucunun sözü, AK Parti’nin bugün konumlandığı noktaya işaret ediyor olması nedeniyle ilginç.

.

2004 yılında AKP tarafından Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı gündeme getirildiğinde, ulusalcı kesim bunu “bölücülük yasası” olarak tanımlıyor, tasarının federalizme kapı araladığı ileri sürüyordu. Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilen o tasarı ne öngörüyordu?

Tasarının özü devleti yerelleştirmekti. Tasarı, taşradaki çeşitli idari birimleri yerel yönetimlere devretmeyi öngörüyordu. Bu tasarı mülki idareden vazgeçilip vazgeçilmeyeceğine ilişkin tartışma bağlamında Türkiye’deki ilk ve tek teşebbüstür. Fakat Sezer veto edince AK Parti o tasarıda diretmedi. Bugünden geriye bakıldığında Erdoğan’ın 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimindeki kırılmayla birlikte, bir tavır değişikliğine girmeye başladığını, “madem değişime bu kadar karşı çıkılıyor, hazır ben de kaleleri bir bir fethediyorken, mevcut sistem içinde yürüyelim” demeye başladığını sanıyorum. Erdoğan mevcut merkeziyetçi sistemin sözüm ona nimetlerinden yararlanmaya başladıkça, sistemi demokratikleştirecek reformları yapmada daha isteksiz olmaya başladı. Bu durum toplum-devlet ilişkisinde, Erdoğan’ın ve partinin giderek devletin yanında konumlanmasıyla sonuçlandı. Erdoğan ve AK Partililerin önemli bir kısmı, şunu anlamıyor. Örneğin bir valiyi biz tayin ettiğimizde o vali, bizim valimiz anlamına gelmez. Devlet, iktidar demektir, çeşitli muazzam güçlerin üretildiği ve kullanıldığı bir yerdir. Eğer bu gücü demokratikleştiremezseniz ve etkili biçimde denetleyip dengeleyemezseniz bundan toplum zarar görür. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözüyle siyasi hayata başlayan bir hareket, devlete sahip olduğunu düşündüğünde, “toplum devlet içindir” anlayışına savruldu. Sürekli milli irade vurgusu yapan bir iktidar, işi “devletin valisine hakaret” ettiği iddiasıyla, seçilse bile İmamoğlu’nu o makama oturtmama tehdidine kadar götürdü. Seçmen iradesine başvurulduğu bir süreçte, devletin valisinin arkasında konumlanmanın, bir parti için siyasi intihar anlamına geleceği görülemedi. Bu durumun, iktidarın konumlandığı pozisyonu da çok iyi özetlediği kanaatindeyim.

‘MÜLKİ İDARE SİSTEMİ ÇIKMAZ SOKAKTIR VE O SOKAK BİTTİ’

Bir makalenizde şöyle diyorsunuz: “Türkiye neden yeterince yerelleşemiyor? Bu soruya “Kürt sorunu var da ondan” şeklinde cevap verenleri, şahsen fazla dikkate almamayı tercih ediyorum. Çünkü bu cevabın gerçek bir cevap değil, ancak bir örtü olduğunu düşünüyorum.” Fakat yerele yetki devrine dair itirazların başında “bu iş özerkliğe, federasyona kadar gider” argümanı geliyor ki, bu da doğrudan Kürt meselesiyle ilgili değil mi?

Ne zaman yerel yönetimlerin güçlendirilmesini konuşmaya çalışsak, merkeziyetçi düşünen çevreler, bu tartışmayı daha başlamadan boğmaya çalışır. Bugün evet, daha çok Kürtleri öne plana çıkarıyorlar. Ancak bu argüman farklı çevrelerce farklı belediyeler için kullanılabiliyor, örneğin İzmir için. Veya tarihi geriye sardığımızda, örneğin 1994’te Refah Partili belediyeler için benzer şeyler ileri sürülmüş, “bunlar bizi nasıl yönetecek” denmişti. O bakımdan sürekli dejavu yaşayan bir ülkeyiz. Benzer sorunlar yaşayan bütün ülkelerde sorunların merkeziyetçi veya ademimerkeziyetçi yöntemlerle çözülmesi tartışılır. Türkiye’de sorunların merkeziyetçi yöntemlerle çözülmesi gerektiğini söyleyenler, daha ziyade devletin merkezinde konumlanmış bürokratik elitlerdir. Bu elitlerin, AK Parti örneğinde olduğu gibi, siyasi bir partiyi de kendi argümanlarıyla hareket edecek şekilde dönüştürmeye muktedir olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat son seçimde ortaya çıkan tablo, aslında her kesimin şapkasını, kasketini veya sarığını önlerine koyup biraz düşünmelerine vesile olur diye umuyorum. Türkiye, sorunlarını çözmek istiyorsa Napolyon sisteminden çıkmalı. Mülki idare sistemi çıkmaz sokaktır ve Türkiye açısından o sokak bitmiştir, daha ilerisi yoktur. Bu kadar uzun süre bu merkeziyetçi idari yönetim sistemini kullanabilmiş olmamız bile şaşırtıcı.

Çıkış yolu neresi?

Türkiye’nin çıkış yolu, devolüsyonda. Yani merkezi yönetimle yerel yönetimler arasında yetkilerin kanunlarla paylaşılması, idari yapının yerelleştirilmesi gerekiyor. Devolüsyon zaten bizim yapmadığımız veya bilmediğimiz bir şey değil. Devolüsyon yerel yönetimleri kuran ve geliştiren şeydir. Türkiye’de yerel yönetim sistemine ağırlık verdiğimiz, yerelleştiğimiz ölçüde güçlenir, sorunlarımızı çözeriz.

Sizce AKP, 31 Mart sonuçlarını merkeziyetçi politikalarının da bir bedeli olarak değerlendiriyor mu?

Şimdiye kadar gördüklerimiz, yayınladıkları mesajlar bana böyle bir değerlendirme yapmadıklarını gösteriyor. “Sendeledik, hatta düştük ama acımadı. Durmak yok, yola devam” diyorlar. “Durmak yok yola devam” AK Parti’nin ürettiği bir slogandır, ancak bugünün sloganı bu değildir, olamaz. Öte yandan son günlerde Ticaret Bakanlığı’nın kanuna aykırı olarak yayınladığı ve belediye başkanının bazı yetkilerinin belediye meclisine devrine dayanan bir genelge çıktı. Bu ve buna benzer adımlar, 31 Mart’tan gerekli mesajın alınmadığını gösteriyor. Sistemde rant doğurucu alanlarda kendi meclis güçlerinin üstünlüklerine dayanarak, elit aktörlerine ve burjuvazilerine nemalanma imkânı verecek koşulların peşinde koşuyorlar hâlâ.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI