Evin ve eşyanın kölesi olmak

Cuma, 7 Haziran, 2019
Geleneksel kültürlerde kadınları evliliğe hazırlamak için birer laboratuvar da sayılan evler, kurallara kaidelere bağlanan temizlik ve hijyen pratiği, zevke veya konfora göre değil de, modaya, bakımının kolay veya tam tersi gösterişli olmasına göre seçilen, hatta dayatılan eşyalar; o eşyaların üzerlerinin örtüyle kapatılması zorunluluğunun yarattığı fazladan iş yükü; toz göstermesin diye koyu renklerden kaçınma; kokusu eve sinmesin diye sevilen yemekleri pişirememe, kısacası modern hayatın yenilikleriyle müzakere içinde dönüşse de sıralı töreli geleneksel temizlik anlayışı evleri birer mezarlık, bizleri de yaşayan birer ölü haline getirebiliyor.

Annemin kabul günlerinde komşuların en çok konuştukları konulardan biri, tanıdık kadınlar arasından falancanın ne kadar temiz ve titiz, filancanın ne kadar pasaklı olduğuydu. Temizliğin imandan geldiğini vurgulayan dini bütün komşu teyzelerin onaylayan jestleri ve bu payeden nasiplenemeyen hamarat kadınların haset dolu bakışları eşliğinde, kar gibi çarşaflarını gururla asan, “sıralı töreli” temizlik yapan bir hemcinse övgüler düzülürdü. Sıralı töreli olmanın ne anlama geldiğini o yaşlarda anlayamıyordum tabii. Zamanla öğrendim ki, dinin kurallarına, gelenekle ve görenekle aktarılan tecrübelere, görgüye, sorumluluğa ve muhafazakar ahlaki değerlere riayet eden sistematik bir temizlik pratiğiydi bu. Adeta bir zanaattı. Ki bence, kuşaktan kuşağa aktarıldığını da hesaba katarsak, en az bir zanaat kadar kıymetli ama yine en az onun kadar yorucu ve mütehakkimdi. Mesela hijyen kurallarına uymak için temizlik bezlerinin çeşitlendirilmesi; ibadet yapılan mekanlara ve eşyalara ayrı bir özen gösterilmesi (hayvan tüyünden ve pisliğinden arındırmak, hatta hayvanları evden uzak tutmak gibi); çamaşırların renklerinin yanında, kullanım amaçları ve kullanan kişilere göre ayrılarak yıkanması, güneşte kurutulması şart olan çamaşırların mahremiyet esasına göre asılması (iç çamaşırlar, özellikle de kadınlarınki balkonun iç tarafına); temizlenen mobilyaların ve hatta halının bile örtüyle korunması; misafir odası denilen, evin en geniş ve gösterişli odasının sadece misafir geldiğinde açılması gibi. Anlaşılacağı üzere saymakla bitmeyen bu kurallar, alışkanlıklar, beklentiler sadece kadına yüklenen sorumluluklardı ve gerçekleşmemesi durumunda ayıplanacak olan oydu. Bahsettiğim kadınların neredeyse tümü ev kadınıydılar ama çalışan bir kadından da aynı tertip ve düzeni sürdürmesi beklenirdi. “Kadınsız” bir evin pisliği ve dağınıklığı ise kınamadan çok acıma uyandırırdı. Mümkünse konu komşu kadınlar el atarlardı bu evlere. Dul kalan bir erkeğin elbirliğiyle evlendirilivermesi bir hayat arkadaşı arayışından çok, evin düzeni ve temizliğini sürdürecek yeni bir nefere duyulan ihtiyaçtan kaynaklanıyordu.

Türkiyeli izleyiciye yönelik de yayın yapan TLC Kanalı’nda, bir süredir orijinali yayınlanan temizlik bağımlılarını konu edinen programın yerli versiyonu Temizlik Avcıları adı altında yayına girdi. Tesadüf eseri izlemeye başladığım program bana yukarıda andığım kabul günlerini ve temizlik söz konusu olduğunda birbirinin eğitmeni ve yargıcı olan kadınların hal ve tavırlarını hatırlattı. Temizlik Avcıları’nın yerli versiyonu, orijinalinden farklı olarak, obsesif kompülsif bozukluktan kaynaklı temizlik takıntılı kişilerle, hayattan elini eteğini çekmiş depresif kişilikleri karşılaştırıp sağaltma amacını taşımıyordu. Yerli versiyonda takıntılı kişilerden oluşan sabitlenmiş üç kişilik kadro, pis ve bakımsız kalmış evlere temizlik seferberliği düzenliyordu.

Seferberlik demem boşa değil, adeta bir fetih girişimi gibiydi yaşananlar. Biri ve en televizüel olanı erkek, diğerleri kadın olan üç kişilik ekip, bir elektrikli süpürge firmasının sponsor olduğu kısa sürede anlaşılan temizlik timi oluşturmuşlardı. Bu tim, program videolarının altındaki yorumlara bakılacak olursa, fethetmeye, arındırmaya, düzenlemeye gittiği her evde, evin kendisi ve eşyalardan çok ev sahiplerini hizaya sokmaya niyet ediyor ve onların kitlesel linçin malzemesi haline gelmelerine vesile oluyordu. Hem çevremden, hem de internet mecrasından edindiğim izlenim, bu programın kalabalık bir izleyici kitlesi olduğuydu. Bunun sebebi üzerine düşünürken, daha önce bir akademik çalışma için takibe aldığım kadın vlogculardan en fazla talep edilen videoların ev temizliğini konu edinenler olduğunu hatırladım. Çekenin de, izleyenin de azade olmadığı bu bezdirici, sonu gelmeyen işin bir anlamı olsun, ona bir önem atfedilsin, tekniği, incelikleri ve püf noktaları gösterilsin, işler kolaylaşsın, hatta eşzamanlı yapılarak uzaktan da olsa dayanışma içinde olunsun ve en önemlisi de kadınların sorumluluğuna bırakılmış olan yaşam alanları daha derli-toplu ve temiz hale gelsin istiyorlardı belki de. Kadınlar arası rekabetin yaşandığı alanlardan en önemlisinde avantaj kazanmak da mümkün olabilecekti farklı sınıftan, kültürden, inançtan kadınlardan edinilen bu pratik bilgiler setiyle.

TLC’nin daha önceki formatlarında konu ettiği obezite sorunu yaşayanlar, tutumlulukları pintiliğe dönüşenler gibi “anormal” sayılan kişileri nasıl şaşkınlıkla, alaycılıkla, bazen acıyarak ve çokça da halimize şükrederek izlememiz bekleniyorsa, günün önemli bir zaman dilimini halı silmeye, ocak temizlemeye, lavabo ovmaya ayıran insanları da öyle izlememiz bekleniyordu. Temizlik takıntısı bir psikoz olmasının yanı sıra, bizimki gibi kültürlerde hakim toplumsal normlardan ve geleneksel ahlaktan onay gördüğü için de aşılamayan bir sorundu. Ama bu programın farkı temizlik takıntısı olan bu kişilerin fetih seferinin sonunda, gittikleri evde kurdukları yeni düzenin bizde yaratması beklenen büyülenme ve kendimizi eksik hissetme, daha temiz, daha düzenli olmaya yönelme ve tabii bunu sağlayacak mucizevi aracı, elektrikli süpürgeyi edinme arzusuydu.

Temizlik avcılarının, ev sahibinin isteği ve zevki hilafına o evden eksilttikleri ve o eve ekledikleri eşyalar, ev sahibinin alışkanlıkları ve karakteri hilafına kurdukları yeni düzen, herkesin ulaşmaya çabalaması gereken ideal bir yaşam tarzını da empoze ediyordu. Ekip yeni baştan yarattığı “pis ve bakımsız” evde yeni bir hayat kurmanın gururunu yaşıyor ve sokağı seyretmek için kullandığı koltuğunu televizyonun karşısındaki duvara dayadığı, ayağını uzatmak için kullandığı sehpayı dezenfekte edip misafir odasına taşıdığı yahut çok sevdiği bir aile bireyinden yadigar kalan ucu kırık bir bibloyu çöp tenekesine fırlattığı ev sahibine bu düzeni aynen sürdürmesini telkin ediyordu. Onay görmek, yalnızlaşmamak, ayıplanmamak, hatta “insan olmak” isteyen bu şekilde yaşamalıydı. Kirli ve dağınık bulunan evlere ahır gibi, hayvan ini gibi denmesi boşuna değildi.

Programın hem yabancı, hem de yerli versiyonunda dikkat çeken bir başka husus, temizlik ekibine dahil olan erkeklerin ayrıksı bir özellikleri olmasıydı. Cinsel kimlikleri, bedensel özellikleri, jest ve mimikleriyle farklılaşıyorlardı. Ev sahipleri ise mutlaka bekar ve/veya yaşlı erkekler ile bir sebeple travmatize (yakınlarının kaybı gibi) olup geleneksel cinsiyet rollerinden uzaklaşmış kadınlardı. Yabancı versiyonunda da kadın işi olarak görülen temizlik ve düzen, program formatı gereği, temizlik timinin kendi aralarındaki yahut evsahibiyle olan konuşmalarına yansıyordu. Yalnız kalan erkeğe acınıyor, gözler doluyor, kız çocuğu varsa evin bu haline göz yumduğu için ayıplanıyor, kaybettiği eşi yadediliyor yahut onu terk edip giden kadına dolaylı bir sitem yollanıyordu. Temiz olması uğruna kadın bedenine yapılan fazladan eziyet (tüylerden arınma gibi), buna rağmen kadınların erkeklerden pis olduklarına dair, hemcinsler tarafından bile dilden düşürülmeyen düşmanca söylemin desteğiyle yokluklarında bile pis bir evin sorumluluğunu kadınlara yüklemiş oluyordu.

Program formatının bir başka ilgi çekici yanı da, pisliğin ve düzensizliğin kişiyi yalnızlaştıran, hatta kriminalize eden yönüydü. Evine bakmayan kişi ya kaçık ya da karanlık yönlerini gizleyen münzevi bir kişi olarak niteleniyordu. Ancak sosyal çevresinden soyutlanmayı göze alan ya da tercih eden bir kişi evini bir çöp eve çevirir yahut kokuya ve mikroplara teslim ederdi. Biraz derinleştirince, ev sahibi erkeğin dulluğunun, müzmin bekarlığının, kayıplarının yarattığı travmanın onu karanlığa gömüp kirlettiğine hükmediliyordu. Yani yine konu gelip erkeğin sebep olduğu pisliği temizleyecek bir kadının yokluğunda düğümleniyordu. Hararetli bir temizlik faaliyetinden ve fazlalıkların yükü atıldıktan sonra ev sahibi gözyaşları içinde yakınlarına kavuşuyor, ailesinin onayını kazanıyor, hatta gelir getirecek yeni işlere adım atıyordu.

Gerek vloglardaki ev temizliği videolarına yönelik yoğun talep, gerekse Temizlik Avcıları türünden programların, hatta evin temizliği, düzeni, gösterişini diğerlerininkiyle yarıştıran Gelin Evi tarzı yarışmaların çektiği izleyici evlerimizi, eşyalarımızı kullandığımızı sanırken, onlar tarafından köleleştirildiğimizi sarih bir şekilde gösteriyor. Temizlik Avcıları’nın erkek üyesi, ortası çöker ve görüntüsü bozulur kaygısıyla annesi ve kardeşinin aynı koltukta uzun süre oturmalarına izin vermediğini, kendisinin de koltuğun ucuna iliştiğini anlatıyor mesela. Ekibin kadın üyelerinden biri de, “bebeklerim” dediği temizlik malzemelerini yatak odasındaki gardroba istiflediğini anlatıyor.

Geleneksel kültürlerde kadınları evliliğe hazırlamak için birer laboratuvar da sayılan evler, kurallara kaidelere bağlanan temizlik ve hijyen pratiği, zevke veya konfora göre değil de, modaya, bakımının kolay veya tam tersi gösterişli olmasına göre seçilen, hatta dayatılan eşyalar; o eşyaların üzerlerinin örtüyle kapatılması zorunluluğunun yarattığı fazladan iş yükü; toz göstermesin diye koyu renklerden kaçınma; kokusu eve sinmesin diye sevilen yemekleri pişirememe, kısacası modern hayatın yenilikleriyle müzakere içinde dönüşse de sıralı töreli geleneksel temizlik anlayışı evleri birer mezarlık, bizleri de yaşayan birer ölü haline getirebiliyor. Lakin dikkat! Bu programı izledikten sonra, elde sirkeli suyla ıslatılmış bir bezle veya çamaşır suyuyla ocaktaki yağ kalıntıları, tencerelerin altındaki is ve kapıların üst taraflarındaki görünmeyen tozların peşine düşülebiliyor.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI