Yalanın kime ne faydası var?

Çarşamba, 29 Mayıs, 2019
Medya çarpıtmayı geçip, haber uydurma aşamasına doğru ilerledi. Bütün televizyon kanallarından, gazetelerden 7-24 kara propaganda yapıldı, linç kampanyaları düzenlendi. Sonuç ne oldu? Muhalefet seçmenini bozmak, dağıtmak şöyle dursun, iktidar seçmeni bile bütün bunlara ikna edilemedi.

31 Mart öncesinde de örneklerini görmüştük. Şimdi 23 Haziran’a giderken de benzer vakalarla karşılaşıyoruz. Ekrem İmamoğlu, iktidara yakın veya iktidarla az sorun derdindeki medyada bir programa çıkıyor, sunucu veya soru soran gazeteciler sıkıştırıyor ve tuzaklar kurmaya çalışıyor. Meslek adına utanç verici tablolar sergileniyor ama İmamoğlu başarılı performans gösteriyor. Yine de, iktidara yakın çevreler ve özellikle “troller” bulabildikleri veya imal ettikleri “açıkları” servis ediyor, çoğaltıyor, kullanıyor. Doğruluğunun tartışmalı olması bir yana, akla mantığa uymayan saçmalıklar ciddi ciddi konuşuluyor. Muhalefet cephesi de İmamoğlu’nun nasıl ağızlarının payını verdiğini söyleyerek veya gösterdiği farklı ve basiretli duruşla gururlanıyor. Araştırmalar, uzmanlar ve tarafsız gözlemciler, bütün bu operasyonların İmamoğlu’na zarar vermediği, aksine lehine netice yarattığını söylüyor.

Her saldırı girişiminin İmamoğlu hanesine artı olarak yazıldığı, en azından destekçilerinde bir çözülme değil kenetlenme yarattığı ortada. Fakat bu ritüeller hız kesmeden devam ediyor ve galiba bu ısrarın tek açıklaması da alışkanlık olamaz. Henüz iktidarın resmi sözcüleri, 31 Mart öncesi kadar ağızlarını bozmadılar. Hatta Binali Yıldırım Ekrem İmamoğlu ile bir tartışma programına çıkabileceğini bile söyledi. Şimdilik farklı bir strateji uygulayacakları havasını sürdürmek, bunun sonuçlarını biraz daha görmek istiyorlar. Ama iktidarın medyası ve sosyal medyası, işi hiç boşlamadan, aynı minvalde tam gaz devam ediyor. 31 Mart öncesinde artık ezberlenmiş argümanları tazelemek, canlı tutmak için çaresizce didiniyorlar. Bu konuda kendi cephelerinden gelen mahcup özeleştirilere de kulaklarını tıkamış veya tıkama talimatı almış gibi görünüyorlar.

31 Mart öncesinde, en yüksek mevkilerden, en yetkili ağızlardan en yüksek suçlamalar, en yakası açılmadık ithamlar, en akıl almaz iddialar gündeme getirildi. Cumhurbaşkanı sadece muhalefette olmanın değil, iktidarı desteklememenin bile vatan hainliği sayılabileceğini ima etti. Bakanlar, ortaya çıkacak zaaf sonrasında hükümet konaklarını kuşatacak çocuklardan bahsetti. İktidarın adayları, su faturalarını örgüt militanlarının getireceğini söyledi. İnsanlar bu dünyada hapisle, öbür dünyada cehennemle tehdit edildi. Yalan haberler üretildi, montajlanmış görüntüler servis edildi. Mülki amirler resmi hesaplarında, imamlar vaazlarında bu suçlamaların taşıyıcılığını yaptı. En yetkili isimler, bilerek ve isteyerek yalan olduğu aşikar her türlü suçlamayı meydanlarda dile getirmekten çekinmedi. Medya çarpıtmayı geçip, haber uydurma aşamasına doğru ilerledi. Bütün televizyon kanallarından, gazetelerden 7-24 kara propaganda yapıldı, linç kampanyaları düzenlendi.

Sonuç ne oldu? Muhalefet seçmenini bozmak, dağıtmak şöyle dursun, iktidar seçmeni bile bütün bunlara ikna edilemedi. Kampanya devam ederken yapılan bütün araştırmalar, alandaki objektif gözlemler ve 31 Mart’taki sandık sonuçları şüphe edilmeyecek biçimde, bu suçlamaların iktidar lehine değil aleyhine sonuç verdiğini gösterdi. İktidar tabanı çözülürken, muhalefet seçmeni daha çok konsolide oldu. Kararsız seçmen etkilenmedi, küskünler geri dönmedi, taban bir türlü motive olmadı. Peki bu kadar yüksek seviyede ve dozda yürütülen bu kampanyadan istenen sonuç alınamamışken, şimdi etkisi son derece sınırlı medya ve sosyal medyanın çabalarından ne umuluyor olabilir? En tepedeki sözcüyü geri çekmişken, kimsenin okumadığı üç beş yazarın çabası nasıl bir hareket yaratabilir? Üstelik kullanılan argümanlar aşırı zayıflamış, yenileri de üretilememişken.

Bu soruların cevabı, epeyce uzun süredir iktidarın siyasi propagandayı hangi hedef kitle üzerine kurduğuyla ilgili. Kimlik ve kutuplaştırma siyasetinin doğal sonucu olarak siyasi söylem, artık tamamen iktidar blokuna (hatta onun da taşıyıcı olan kemik kesimlerine) ve kısmen de güç merkezlerine hitap ediyor. Ötekileştirilenlere, diğer yüzde elliye -blokuyla ilişkisi sorunlu dar hedef gruplar ve zayıf noktalar hariç- laf söylemeye, mesaj iletmeye herhangi bir mesai ve enerji harcanmıyor. Birilerini ikna etmek ve iddia edildiği gibi “kucaklamaya çalışmak” söz konusu bile olmuyor. Muhalefetin “diğer bloktan oy almak” derdine karşılık, iktidar sadece kendi tarafının sadakati ve katılığı ile ilgileniyor. En fazla, “Türkiye ittifakı” veya “aynı gemi” kalıbıyla zaten karşılıksız olması istenen çağrılar yapılıyor. Blok siyaseti geçişkenliği artırmakla değil, duvarları kalınlaştırmakla etkili oluyor.

Kimlik siyasetinin, kutuplaştırmanın, ötekileştirmenin, bloklara sıkışmış siyasetin doğası bu. Fakat iktidarın bu mecburiyetini daha acil hale getiren özel bir sorun daha var: Bu haftaki Medyascope yayınında anlattığım üzere, tabanıyla yaşadığı ciddi ilişki sorunlarının yarattığı sadakat endişesi. 31 Mart sonuçları da, bu endişenin ciddiye alınması gerektiğini gösterdi. Bu yüzden, ağırlıkla karşı blokta bir çatlama yaratmak ve sert söylemin bazı çevrelerde oluşturduğu alerjiyi azaltmak için resmi sözcüler biraz geri çekilirken, alt seviyede kendi kemik tabanına argüman üretme gayretini artırmak zorunda. Kararlı iktidar seçmeninin, uyduruk olduğunu bile bile ezberlenmiş suçlamaları tekrar etmekten fazlasını yapamaması, boş bırakılamayacak alanı da gösteriyor aslında. Yeni birilerini kazandırmasa da, çok yüksek bir motivasyon yaratmasa da, sadık destekçileri konuşacak sözden mahrum bırakmamak çok önemli. “En tepeden” malzeme temini geçici olarak duraklamışken, “aşağıdan” takviye daha kritik hale geliyor.

Binali Yıldırım’ın “çaldılar” lafı için “mecburdum, bir hukuki tabir olarak değil, halkın anlaması için öyle söylemek gerekiyordu” demesi bu yüzden. Yıldırım, FOX TV’deki yayında mecburiyetini açıklarken, “mağdur olarak kendimi ifade etmekte zorlanıyordum” diyor. Neredeyse bütün medyayı kontrol eden, yıllardır iktidarda olan bir siyasi partinin “kendini ifade zorluğu” çekmesi, mecra bulamamakla ilgili olmamalı. “Bir şey oldu” açıklamasının zayıflığı -çok da böyle bir derdi olmayan- tabanı ikna etmekte başarısızlığıyla değil, dışarıya karşı güçlü ve kullanışlı olmamasıyla ilgili. Tabana sağlanacak malzemelerin dayanağı olan iddiaların, saçma, zorlama ve haksız olmasının da bir aşamadan sonra fazla önemi yok. Hatta muhalefeti kışkırtmaya ve aynı saçmalıkların simetriğini üretip zemine katkı vermelerine, savunmaya geçip paniklemelerine yarıyorsa akıl ve insaf sınırlarını zorlaması faydalı bile. İşte bu yüzden, muhalefetin pek takdir ettikleri İmamoğlu kadar sakin kalabilmesi çok önemli.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI