Yeni Amerikan kumpası: Film başa sarsın, Türkiye rolünü alsın!

Pazartesi, 27 Mayıs, 2019
ABD Dışişleri Bakanlığı, manidar bir zamanlama ile Suriye ordusunun 19 Mayıs’ta ülkenin kuzeybatısında kimyasal silah (klor gazı) kullandığını gösteren işaretler geldiğini öne sürüp ekledi: “Bilgi toplamaya devam ediyoruz. Kimyasal silah kullanırsa ABD ve müttefiklerinin yanıt vereceği uyarısını tekrarlıyoruz.” İşte hikâye yeniden başlıyor.

ABD’nin Ortadoğu siyaseti, ‘Yüzyılın Barış Anlaşması’ ile İsrail’i emin bir çevreye kavuşturma ve İran’a ket vurma istikametinde billurlaşırken Türkiye’nin pozisyonu önem kazanıyor.

Amerikan bakış açısına göre böylesi kritik bir süreçte, Türkiye’nin S-400 siparişiyle Rus savunma bandına girmesi ve Suriye’de Astana mutabakatıyla Rus stratejisinin önünü açması affedilir bir kayış değil. Bu kızgınlık, Kongre’de S-400 alımından vazgeçmediği takdirde Türkiye’ye yönelik “Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası’nı (CAATSA) devreye sokan tasarıyla kendini gösteriyor. (Tasarı 24 Mayıs’ta Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’ndan geçti.) Kongre’nin her iki kanadında oluşan tepkilerin tercümesi “Türkiye, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi kendisine biçilen giysiyi giymeli.”

2002’den beri ABD’nin bütün Ortadoğu planlarına gönülden katılmış AKP iktidarının bu giysiyi giymekten yüksündüğü söylenemez. İktidarın son bir iki yıldır nükseden retorik düzeyindeki Amerikan karşıtlığı, Washington’a “Bölgede Amerikan çıkarlarını en iyi biz koruruz” seslenişleriyle zaten intihar etmişti. Neo-İttihatçıların bölgesel heveslerine denk gelecek tür ve ölçekte bir Amerikan müdahalesi olsaydı kuşkusuz Oval Ofis’te en iyi bacak bacak üstüne atma fiyakası onlarda olurdu.

***

Washington’da iç içe geçen İran ve Suriye siyasetiyle ilgili tartışmalara bakılırsa Kongre’deki müdahaleci kanatlar filmi başa sarmak için Trump’ı da kıskaca alıyor. Burada aradaki gerilimlere rağmen Türkiye’nin nasıl bir paranteze alındığı önemli.

Kongre’de oluşturulan Suriye Çalışma Grubu, 1 Mayıs’ta Senato Çoğunluk Lideri Mitch McConnell’e raporunu sundu. Raporda kabaca asker çekme planının askıya alınması ve Suriye yönetimine siyasi-ekonomik baskının artırılması salık veriliyor. Suriye’deki askerlerin kalıcı olması, bu varlığın Türkler ve Kürtler arasında barış gücü işlevi görmesi ve Suriye hükümetine alternatif bir yapıyı inşa eden bir misyona dönüştürülmesi öneriliyor. Dahası Türkiye’nin Halk Koruma Birlikleri’ne (YPG) husumetine uzun vadeli çözüm olarak PKK ile barış sürecine dönülmesi öngörülüyor.

Suriye meselesi 22 Mayıs’ta da Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu’nda da ele alındı. Kongre üyelerinin sorularını yanıtlayan Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin cevaplarındaki kritik noktalar şöyleydi:

– Çekilme planı: “Şubatta Suriye’de belirli bir miktar asker bırakma kararı aldık ama Suriye’nin kuzeydoğusundan hava kuvvetleri unsurlarını çekeceğimizi hiçbir zaman söylemedik.”

– Trump, Erdoğan’a neyin sözünü verdi?: “Trump, Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) Türkiye’ye ve Türkiye’den de SDG’ye bir saldırı istemediğini net şekilde söyledi.”

– Güvenli bölge: “Türklerle ve yerel ortaklarla çalışıyoruz. Sadece yerel kolluk gücünün görev yapacağı, bizim ve Türklerin de yakından gözleyeceği bir plan. Henüz bir anlaşmaya varamadık.”

– Astana süreci: “Türkiye’nin Esad rejimine karşı güçlü bir düşmanlığı var. Türkiye İran ile Ortadoğu’da bir rekabet içinde. Türkiye, Rusya’nın kendisine karşı hamlelerinden de memnun değil. Türkiye kuzeybatıdaki askeri varlığını kullanıp kuzeydoğuda güvenli bölge oluşturulması için bizimle ve Rusya ile müzakere ederek bu konularla baş ediyor.”

– İdlib’deki operasyonlar: “Türkiye’nin İdlib’de askeri var. Türkiye bazı askerleri rejim ateşinde yaralanmış olmasına rağmen askerlerini çekmeyerek ve buradaki pozisyonlarını güçlendirerek Ruslar ve Suriyelilerin burada yapmak istediklerine karşı duruyor… Türkiye genel olarak bizim gibi muhalifleri destekliyor. Koordineli hareket ediyoruz… Ruslara ateşkese dönülmesi için baskı uyguladık. Ruslar Heyet Tahrir el Şam’ın saldırılarına maruz kaldıklarını ve Türklerin bu grupla baş edeceğini söylediğini ancak bunu yapmadığını söylüyor. Bu doğru ancak İdlib’de ateşkese ihtiyaç var. Bunun durdurulması için yoğun çaba sarf ediyoruz.”

Yani demek istiyor ki;

– Türkiye’nin Esad’a düşmanlığı ve İran’la rekabeti Amerika için kıymetli.
– Türkiye’nin İdlib’deki pozisyonu ABD’nin işine geliyor.
– İdlib’in El Kaide’nin kontrolünde olması ABD açısından sorun değil.

Suriye’yi lime lime etme siyasetindeki devamlılık bunu gerektiriyor. ABD’nin kuzeydoğuda, Türkiye’nin kuzeybatıda askeri varlığını sürdürmesi 2015 öncesindeki gibi amaç-eylem birliğiyle buluşursa ne ala! Böylelikle Suriye bir daha belini doğrultamaz…

***

Jeffrey’in sahadaki ‘temas memuru’ olarak sunduğu fotoğrafı ve Suriye Çalışma Grubu’nun raporunu 535 sandalyeli Kongre’de 400 üyenin Trump’a ‘yeni strateji’ niyetine gönderdiği mektup tamamlıyor.

Mektup Suriye için tek seçenek sunuyor: “ABD ve İsrail’in çıkarları için Suriye’de kalmaya devam edilmeli.”

Suriye’de terörün yanı sıra ‘İran’, ‘Rusya’ ve ‘Hizbullah’ da tehdit olarak sıralanıyor. Mektuptaki ifadelere bakılırsa Rusya’nın günahı savaşın seyrini değiştirmek, Esad rejimini kurtarmak, Tartus üssünün ötesinde kalıcı hale gelmeye çalışmak, Şam’a S-300 tedarik ederek İsrail’in savunma kabiliyetlerini zorlaştırmak ve istikrarsızlaştırıcı bir rol ile İran’ın misyonunu tamamlamak.

Kongre üyelerinin Trump’a sunulan ödev listesinde de şunlar öne çıkıyor:

– İsrail’in tehditlere karşı kendini savunması için ihtiyaç duyduğu kaynaklar ve malzemeler sağlanmalı.
– İran ve Rusya’yı sınırlamak için müttefiklerle birlikte bir plan hazırlanmalı.
– İran’ın Hizbullah’a, Rusya’nın Esad’a verdiği desteği engellemek amacıyla ekonomik ve diplomatik çabalar sürdürülmeli.
– Hizbullah üzerindeki baskı artırılmalı.

***

Bunların ötesinde Şark’ul Evsat gazetesi Batılı diplomatik kaynaklara dayanarak ABD’nin yeni Suriye stratejisinin ana unsurlarını şöyle yazdı:

– ABD’nin askerlerini azaltmasına paralel olarak Suriye’nin kuzeydoğusuna Avrupalı güçlerin konuşlanması ve bu ülkelerle koordinasyonun sürmesi.
– İran’ın Fırat doğusundaki boşluğu doldurmasını engellemek için uluslararası koalisyonun himayesinde SDG’den 60 bin savaşçı bölgeye konuşlandırılması.
– İsrail’in Suriye’deki kırmızı çizgilerini aşmaları halinde İran ve Hizbullah noktalarına yönelik operasyon düzenlemesinin desteklenmesi.
– Suriye’ye uygulanan yaptırımlarda ABD ile Avrupa arasında koordinasyon sağlanması.
– Arap ülkeleri ve Arap Birliği’nin Şam’la ilişkileri normalleştirme girişimlerinin engellenmesi.
– Suriye’de yeniden inşa sürecinin finanse edilmesinin engellenmesi.
– Suriye hükümetinin uluslararası alanda meşrulaşmasının önlenmesi.
– Hükümetin kontrolü altındaki bölgelerde kimyasal silah bulunması halinde nokta atışıyla Suriye cezalandırılmalı.

***

Kongre ve Amerikan kurulu düzeninin diğer uzantıları, Trump’ın çekilme planını İran ve İsrail’le ilişkilendirerek önce belirsizleştirdi, şimdi de müdahaleci stratejiye dönüş için bastırıyor. Sistem içinden gelen öneriler, ABD’nin müdahaleci tarafını öne çıkartıyor. Bu yaklaşım Türkiye’yi Amerikan planı içinde yeniden konumlandırıyor. Bu çerçevede Türkiye’nin Suriye içindeki askeri varlığına farklı bir misyon biçiliyor. Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü YPG’ye Amerikan desteğinin yarattığı çelişkiyi bertaraf edip uyumsuzluğu gidermek için Kürtlerle barış süreci öne çıkartılıyor. Kongre’nin histerik Russofobik karakteri dikkate alındığında Türk-Amerikan ortaklığında nikâh tazelemek elbette Türkiye’nin S-400’den vazgeçmesini de gerektiriyor. Bu konuda pek ciddiler! Türkiye’nin Trump’a bel bağlaması işe yaramayabilir.

İdlib’de Ruslara verdiği sözleri yerine getiremeyip cihatçı hamiliğinde ısrar eden AKP iktidarı, eski kıvamında ABD ile ortaklığa dönmeyi kendi cenderesinden çıkış yolu olarak görüyor olabilir mi? Mümkün.

Bu stratejinin en önemli ayağını İran’ın kollarının kesilmesi oluşturuyor. Ankara, İran’ın geriletilmesini Türkiye’nin önünün açılması olarak görüp ikili oynayabilir mi? Bu da mümkün. Tahran’a sözde verilen destek fiili olarak Amerikan yaptırımlarına karşı bir direnişe dönüşmüş değil. Türkiye’ye tanınan muafiyetin hitamına paralel olarak mayısta petrol ithalatının sıfırlanması bunun göstergesi. Tabii işin içinde istatistik hilesi yoksa! Ankara, Irak ve Suriye’de ‘Yeni Osmanlı’ hülyalarını berbat eden İran için de ABD’yle bozuşmak istemiyor.

***

Müdahaleci kanatlar inisiyatif alırken elbette bunun bahaneleri de yaratılacaktır. ABD Dışişleri Bakanlığı, manidar bir zamanlama ile Suriye ordusunun 19 Mayıs’ta ülkenin kuzeybatısında kimyasal silah (klor gazı) kullandığını gösteren işaretler geldiğini öne sürüp ekledi: “Bilgi toplamaya devam ediyoruz. Kimyasal silah kullanırsa ABD ve müttefiklerinin yanıt vereceği uyarısını tekrarlıyoruz.”

İşte hikâye yeniden başlıyor. Kimyasal silah suçlamaları ve buna dayalı noktasal operasyonlar Suriye’nin belini kırma ve silahlı grupları koruma mekanizması olarak devreye sokuluyor.

İdlib’de kimyasal saldırı tezgâhının tekrarlanacağına dair senaryolar yeniden gündeme geldiği bir dönemde BM Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün (OPCW) Duma raporuyla ilgili bir skandal patlak verdi. OPCW’nin Nisan 2018’deki olayla ilgili resmi raporu, kurumun mühendisleri tarafından hazırlanan orijinal raporla çelişiyor. Mart 2019’da yayımlanan resmi raporda, bölgede sarin gazına rastlanmadığı ancak içinde klor molekülleri bulunan silindirlerin havadan bırakıldığı not edilmişti. Dayanak olarak isimsiz kaynaklar gösterilmişti. Ancak mühendis raporunda silindirlerin elle yerleştirildiği tespiti yer alıyor. Bu tespit, bizi, kimyasal saldırının bir tezgâh olduğu sonucuna götürüyor. Ki Rusya ve Suriye’nin suçlamalar karşısındaki yanıtı da bu yöndeydi. Resmi raporda adı verilmeyen kaynak da mühendis raporunda Beyaz Baretliler (White Helmets) olarak geçiyor. ABD, İngiltere ve Fransa, BM incelemesini beklemeden El Kaide’nin sivil kurtarma aparatı Beyaz Baretliler’in iddialarına sarılarak Suriye’ye saldırmıştı.

***

Askeri müdahalelere değil ama para etmeyen savaşlara karşı çıkan Trump bu kumpasa ne kadar direnir bilmiyoruz. Türkiye bu filmdeki rolü ne kadar benimser o da ABD’nin sunacağı garantilerin yanı sıra Ruslar ve İranlılarla ortaklığının gidişatına bağlı. Fakat Trump’ın razı geldiği planlar bile coğrafyanın kolay kolay rahat bırakılmayacağını anlamaya yetiyor.


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI