Aynısını istemek daima azını getirir

Cumartesi, 11 Mayıs, 2019
İktidarın 31 Mart için işe yaramayanı 23 Haziran için yenilemesine karşılık, muhalefetin de sadece 31 Mart’ta işe yarayanlarla yetinmesi beklenen karşılığı sağlamayabilir.

İstanbul seçiminin yenilenmesi kararı sonrasında oluşan ilk hava, hem iktidar hem de muhalefetin -zamanı 31 Mart öncesine sararak- kampanyalarını bazı taktik ilavelerle yenilemekle yetineceklerini düşündürüyor. Onlar öyle düşünmüyor veya henüz açıklamadıkları başka hesaplar kuruyor olsalar bile, kamuoyundaki genel beklenti, yapılan yorumlardaki ağırlıklı yaklaşımlar bu yönde. 23 Haziran’da ortaya çıkacak sonuca ilişkin her iki taraftaki iyimser ve kötümser beklentiler de, çok radikal bir tavır değişikliğiyle ilişkilendirilmiyor. Aksine, taktik takviyelerin yeterli olacağı “doğal” bir gidişattan bahsediliyor. Olası seçim stratejilerine ilişkin net bir harita ortaya konmadığı gibi, seçimin yenilenmesine neden olan süreç -iki tarafta da- bir yol kazası gibi tarif ediliyor. Oysa, YSK’ya verdirilen bu karar, her iki taraf açısından da ne teknik, ne de hukuki bir mesele. Bütün pozisyonları ve aslında her şeyi yeniden değerlendirmeyi gerektiren, önemli niteliksel farklar içeren yeni bir siyasi tablo. Bu yeni tablo karşısında, tarafların nasıl stratejiler geliştirecekleri zamanla netleşecek, belki zaman içinde değişikliğe uğrayacak. Ancak ilk görünümü kabaca değerlendirmek, sonra olabilecekler konusunda fikirler verebilir. Başlangıç noktasındaki refleksler, oluşan ilk intiba, bazen fazla belirleyici olabilir.

Önce iktidar cephesine bir bakalım: Şimdiye kadar ortaya çıkan bilgi ve işaretler, iktidar cephesinin seçim stratejisinde köklü bir değişime neden olabilecek bir zihni süreç yaşanmadığını gösteriyor. İstanbul’un 39 ilçesinde mitinge hazırlanan Erdoğan, yine “tek adaylığını” sürdürecek gibi görünüyor. Öne çıkma veya öne itilme durumundan kaçınamayacak. Bahçeli de, itiraz sürecindeki etkinliğini ve patronluğunu artırarak sürdürme niyetinde. Hatta, hemşehrisi bol bazı il başkanlarını da yanına alarak İstanbul’a mitili atacağını açıkladı. İktidara ders vermiş ve sandığa gitmemiş AKP’li seçmen ile Binali Yıldırım’a ikna edilememiş MHP’lilerin kampanyanın ana eksenini oluşturacağı haberleri geliyor. İktidarın düşünme biçimini, siyasi pozisyonunu değiştirmek gibi bir niyeti yok; eksik kalındığı düşünülen noktaları halletmenin yeteceğini hesaplıyor. Yani, seçim yine iktidarın bekası referandumuna dönüştürülecek, muhalefet aynı temalarla suçlanıp parçalanmaya çalışılacak, aynı gerilim temaları belki dozu yükseltilerek kullanılacak. Öte yandan, özel bir ihtimamla oluşturulacak sandık kurulları eliyle sandıklar, İçişleri Bakanlığı marifetiyle seçmenler kontrol edilecek, kendi tabanı etrafındaki abluka olağanüstü bir seviyeye çıkartılacak. 31 Mart’ta işe yaramayanın 23 Haziran’da nasıl iş göreceği cevabı aranan bir soru gibi durmuyor. Strateji değiştirip eksikleri gidermek yerine, 31 Mart’ı sonucunu tekrar edebildikleri takdirde, imkan ve güç maksimizasyonu ile farkın kapatılabileceği düşünülüyor. Yeni bir ihtiyaç için yeni bir sonuç, muhalefet için daha hayati görünüyor.

Geçen salı günü yayınlanan “Bu dalga kıyıya ulaştırır mı?” başlıklı yazıda İmamoğlu ve genel çoğunluğun fikrine saygı duymak gerektiğini söylemiştim. Hâlâ aynı noktadayım ama “her şeyi yeni baştan tekrar edeceğiz ve kendiliğinden her şey çok güzel olacak” fikrini de fazla gerçekçi bulmuyorum. 31 Mart için yapılan kampanyanın hatasız tekrarının yeterli olacağı iddiası, muhalefet için yüksek bir güvence oluşturmuyor. Hatta, başarı, özgüven ve heyecanın 24 Haziran’da olduğu gibi çok içe dönük olarak yükselme eğilimine girmesi riski büyütüyor. Seçmene -iktidarın yaptığı gibi- “başka seçeceğiniz var mı?” demek, böyle hissettirmek, muhalefetin etki alanını genişletmek yerine daraltabilir. İktidarın 31 Mart için işe yaramayanı 23 Haziran için yenilemesine karşılık, muhalefetin de sadece 31 Mart’ta işe yarayanlarla yetinmesi beklenen karşılığı sağlamayabilir. Kişisel tavrı ve yarattığı sempati ile önemli bir ivme sağlayan İmamoğlu’nun, “her şey çok güzel olacak” sloganıyla ciddi bir moral takviye sağladığı ortada. Ayrıca, İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan daha büyük bir hedefi işaret eden “konuşma zamanı” çağrısı ve “demokrasi talebinin liderliği” iddiası altı doldurulmayı bekleyen çok önemli yenilikler. Ancak, İmamoğlu’nun kişisel çabasıyla iktidar seçmenine doğru açtığı alanın bir doğal sınırı olacağını görmek gerekir. Bu yüzden -haklı olarak muhalefet saflarına katmakta isteksiz olunan- AKP içinden ve çevresinden gelen itirazları, iktidar seçmenindeki çözülme açısından çok da küçümsememek, hatta kullanmanın bir yolunu bulmak gerekir.

İktidar ve muhalefet aktörlerinin 23 Haziran’a ilişkin nasıl hesaplar ve hazırlıklar yaptıklarının yanında konjonktür de olabilecekler konusunda bazı işaretler veriyor. 31 Mart’ta beklenen dramatik siyasi etkiyi yaratmayan ekonomik kriz, en önemli değişken olarak hâlâ yürürlükte. Tekrar yükselişe geçen döviz sorunu, pek geriletilememiş yüksek enflasyon, daha da artması muhtemel işsizlik, büyüme ve kredi genişletilmesi için umut vadetmeyen veriler ama hepsinden önemlisi iktidarın bunlar için harekete geçme zafiyeti devam ediyor. Başta Suriye meselesi ve kurtarıcı formül üretilemeyen S-400 krizi olmak üzere yoğunlaşan dış politik baskıların da, “muhalefet” blokundan sağlanan ekstra desteğe rağmen avantaj sağlayacak hale gelememesi önemli. YSK kararıyla ortaya konulan keyfiliğin, ne içeride, ne dışarıda bir güç gösterisi olarak algılanmayıp zayıflama işareti olarak not edilmesi de dikkat çekici. Bütün bunlar, bir açıdan iktidarın baş ağrıları ama bir yandan da destekçilerini acil savunmaya çağıracak gerekçe havuzu. Abdullah Öcalan’dan mesaj temini ve onun açıklanma zamanlamasıyla, iktidarın kendi ittifakında değil de muhalefette tartışma üretebilmesi, artık zor işleyen taktiklerin tamamen boşa çıkmadığını düşündürüyor. Dolayısıyla, sadece konjonktürün “doğal” yönüne güvenmek de, 31 Mart’ta yapılanların tekrarının aynı sonucu vereceğine inanmak da yanıltıcı olabilir. 31 Mart’ı, yeniden düşünmenin referansı değil, tekrar koşulacak yarışın başlangıç noktası haline getirenler, umduğunu bulamayacağı gibi, trajik bir yenilginin zeminini de kendi elleriyle yaratabilir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI