Bu dalga kıyıya taşır mı?

Perşembe, 9 Mayıs, 2019
Seçim iptal hamlesi, iktidarın yapabilirlik sınırları konusundaki çaresizliğini zorlayarak aşma niyetini gösteriyor. Bu nedenle, muhalefetin 31 Mart’taki gibi iktidarı gerilimde yalnız bırakma stratejisi aynı sonucu almayabilir. Belki bu yüzden İmamoğlu’nun dilinde kontrollü bir sertleşme izliyoruz.

İstanbul seçimiyle ilgili alınan karar, daha önce de pek çok gösterge ile işaretlendiği gibi, rejimin niteliğinin bir yüksek yargı organı olan YSK eliyle tescil edilmesidir. Pek çok anayasal, evrensel, hukuksal kurum ve normla birlikte -iktidarın da gücünün kaynağı olarak işaret ettiği- seçimin kendisi de sistemden çıkartılmıştır. Geri getirilir, getirilmez ayrı bir tartışma konusu ama yapılan işlem, herhangi bir perdeleme gereği duyulmadan sandığın ilga, YSK’nın mülga işlemidir. Tamamen ve tartışmasız biçimde siyasi bir karardır. YSK’nın vereceği aksi karar da elbette siyasi olacaktı ama seçimle kazanılan meşruiyeti ve sandıklar için yargıç güvencesi normunu koruduğu için, biçimsel olarak da olsa hukuki bir karardan bahsedilebilir olacaktı. Ama bu kararın hukuki olarak tartışılabilir hiçbir tarafı olmadığı gibi, verilecek cevaplar da siyasi olmak zorunda. Ve birkaç haftadır yazmaya çalıştığım gibi, YSK’dan çıkacak her karar, tüm ülkeyi, iktidarı ve muhalefeti önemli bir belirsizlik eşiğinden geçirecekti. Bu belirsizlikler, bütün belirsizlikler gibi çeşitli çatışmaların, gerilimlerin açığa çıkmasına, bazı yeni riskler ve fırsatların doğmasına neden olacaktı. YSK’nın kararıyla iktidarın, siyasi ihtiyaçları için ne kadar yükü, ne kadar belirsizliği, ne kadar yeni krizi göze almaya hazır olduğunu ve bunların sonuçlarını herkese yaşatma niyetini gördük. Şimdi buna nasıl karşılık verileceğini ve bunun nasıl sonuç alacağını göreceğiz. İktidar dışındaki -ve tabi içindeki- aktörlerin belirsizliği nasıl kullanacaklarını izleyeceğiz. Süreç devam ederken de, çıkan sonuçlar üzerine konuşurken de derin tartışmalar yapacağız.

Bu sonuca nasıl karşılık verileceğiyle ilgili karar, siyasi gerekler ve tutarlı politik tavır kadar, bu uygulamayla haksızlığa uğramış, galibiyetleri ellerinden alınmış olanların tercihlerine göre verilmelidir. Hatta daha ileri giderek peşin olarak şunu söyleyebilirim: Yanlış olduğuna inansam bile – bunu söyleme hakkımı saklı tutarak- bu konudaki baskın iradeye saygı duymak ve destek vermek gerekir. Son sözü siyasi bir müdahale ile iradelerine ve başarılarına el konulmuş olanlar söylemelidir. Yenilenen seçime katılmak ya da katılmamak, seçimi boykot edip etmemek gibi kararlarda, Ekrem İmamoğlu’nun, başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinin İstanbul teşkilatlarının ve seçmenlerin istekleri belirleyici olmalıdır. Doğru olan tavır, en etkin tepki seçeneği, somut durumun somut tahlili, teorinin söyledikleri veya daha ahlaki olan tercihler konusunda çok geniş tartışmalar elbette yapılabilir ama bu gasbın birinci dereceden muhataplarının eğilimi, ne yapmayı istedikleri -en doğru tavır olmasa bile- değerlidir. İnsanların nasıl karşılık vermeyi istediklerini dikkate almayan, hatta aşağılamaya kalkan tavırlar dayanakları ne kadar sağlam olursa olsun anlamsızdır. Elbette, daha doğru olanın ne olduğu konusunda bilgilerimiz, fikirlerimiz, görüşlerimiz olabilir ve bunları son ana kadar savunmak, uyarılar yapmak da gerekir ama mümkün olan ve istekli olunanı hesap içinde tutmayan bir ölçüsüzlükle değil. YSK’nın aldığı kararın hemen sonrasında oluşan hava ve özellikle İmamoğlu’nun konuşmalarındaki ton, yenilenen seçime katılma yönünde baskın bir eğilim olduğunu gösteriyor.

Otoriter baskıcı rejimlerde seçimlerle sonuç almanın mümkün olup olmadığıyla ilgili daha önceki seçimlerde olduğu gibi 31 Mart öncesinde de epey tartışma yapıldı. Geçen yıl yaşanan 24 Haziran hayal kırıklığı ile de desteklenen olumsuz görüşler başlangıçta daha öndeydi. Bu tartışmalarda öne sürülen argümanlardan, iktidarın seçimi asla kaybetmeyeceği, “yenilmez olduğu”, sonuçların aynı kalacağı görüşü pek gerçekleşmedi. Buna karşılık, “bu iktidar asla seçimdeki yenilgiyi kabul ederek geri çekilmez” iddiası ise bir şekilde doğrulanmış oldu. İktidarın nihai olarak geriletilmesi veya değişime zorlanması anlamında bir sonuç yaratmamış olsa da, 31 Mart seçimlerinin, İstanbul ve KHK’lı adayların kazandığı merkezlerde- YSK eliyle geçersiz sayılması da dahil olmak üzere- verilen tüm reaksiyonlar açısından hiçbir sonuç üretmediğini söylemek imkansız. Hatta ortaya çıkan sonuçların, bu sonuçlara yapılan muamelenin, yerel yönetimlerin el değiştirmesinden daha sarsıcı etkiler yarattığı, YSK kararıyla birlikte yaratmaya devam edeceği de anlaşılıyor. Bu anlamda seçimin yarattığı, yaratabileceği etki başlığına daha geniş bir pencereden bakmak gerekir. Siyasi etki, seçimleri kimin kazandığı veya kazancın kabul ettirilip ettirilemediğinden daha geniş bir değerlendirmeyi hak ediyor. Bazen ilk anda yenilgi gibi görünenler ya da “dediğini yaptırma” gibi algılananlar tam tersi süreçleri yaratabilir, ilk andaki durumun tam tersi etkileri ve bir vadede yeni sonuçları gündeme getirebilir.

Ekrem İmamoğlu tarafından kullanılan “her şey çok güzel olacak” sloganının ve “artık konuşma zamanı” çağrısının nasıl bir dalga yaratacağı, ilk andaki heyecanın artarak sürüp sürmeyeceği, 23 Haziran’da oluşabilecek sayısal sonuçlardan daha önemli olacak. Dolayısıyla, “iktidarın kaybedeceği bir seçime girmeyeceği” fikri ve daha önceki seçimde de gündeme getirilmiş olan “kazanmak için her yolu deneyebileceği” görüşü, seçimin nasıl bir etki yaratabileceğiyle ilgili tartışmanın tamamını oluşturmuyor. 31 Mart’ta olduğu gibi 23 Haziran’da da, süreç ve sürecin nasıl yürüyebileceğine ilişkin öngörüler, sayısal ihtimaller üzerine yapılan hesaplamalar kadar önemli. İlk anda muhalefet lehine oluşan havanın devam edip etmeyeceği, şimdiden yapılan iyimser sayısal beklentilerin de gerçekleşme düzeyini belirleyecek. İktidarın ve Erdoğan’ın 23 Haziran’daki sonuç nedeniyle yenileme kararından pişman olabileceği yolundaki erken yorumlar da, sürecin nasıl yürüyeceğine bağlı olarak seçim sürecinin daha çok başında doğrulanabilir veya boşa düşebilir. Bir grup AKP’linin de seslendirmeye başladığı pişmanlık, 23 Haziran öncesinde gözle görülür hale gelebilir. YSK kararı sonrasında Bahçeli’nin atak tutumu, 31 Mart seçim sürecinde olduğu gibi, iktidarın stratejisini belirleme ve sözcülüğünü üstlenme konusundaki ağırlığını gösteriyor. Artan belirsizliklere rağmen, yine soyut endişelere dayalı bir geleceğe kaçış hamlesi yapmak, önceki stratejiyi tekrarlamak, iktidar için bir yenilgi tekerrürüne kapı açabilir. Ancak muhalefetin süreci yükselen bir dalgaya dönüştürememesi ve iktidarın seçim oyununa dahil olmak dışında bir şey yapamaması tam tersi bir tablo üretebilir. iktidarın bildik taktiklerle süreci bozup, sonucu belirleme imkanlarını artırması, muhalefet için yeni bir 24 Haziran moralsizliğinin taşlarını döşeyebilir.

31 Mart yerel seçiminin öncesi, bu seçimde ortaya konulan stratejilerin aldığı sonuç, ortaya çıkan sonuca gösterilen tepki, mevcut iktidarın daha geniş bir zaman dilimi içindeki yolculuğunda önemli bir aşamayı işaret ediyordu. İktidar ittifakının ve özellikle de Erdoğan’ın yavaş ve düzenli gerileyişi, içine doğru sürüklendiği siyasi krizin görünürlüğü açısından önemli bir aşamaydı. Bu kritik eşiğin özellikleri nedeniyle, seçim iptali tartışmasında benim beklentim, yenileme olmayacağı yönündeydi. Bunun normalleşme veya demir soğutma arayışından değil, iktidarın kendi iç geriliminden ve ihtiyaçlarından dolayı böyle olacağını düşünüyordum. Gelişme benim düşündüğüm gibi olmadı, iktidarın iç gerilimi ve karşı karşıya olduğu durumla ilgili risk değerlendirmesi başka tür bir siyasi ihtiyacın öne çıktığını gösterdi. Köklü yapısal sorunlarını saklayamaz hale gelen ve ömrünü biraz daha uzatmak için kaçınamayacağı müdahalelerin arifesinde fazla oyalanan iktidarın -özellikle de Erdoğan’ın- seçim erteleme gibi belirsizlik baskısından kaçınmak yerine, bir daha belirsizliğe sığındığını veya mecbur kaldığını izledik. YSK’ya verdirilen bu karar, bu iktidar ve Erdoğan için işleyen kaçınılmaz süreci kesen, durduran veya geri çeviren bir durumu değil, aksine süreci hızlandıran, büyüten bir etkiyi yaratmaya aday. Ancak, iktidar açısından ciddi risklerin devamı -hatta büyümesi- anlamına gelen bu durum, muhalefet için kendiliğinden imkanlar ve fırsatlar açan bir şans gibi yorumlanamaz. Çünkü seçim iptal hamlesi, iktidarın yapabilirlik sınırları konusundaki çaresizliğini zorlayarak aşma niyetini gösteriyor. Bu nedenle, muhalefetin 31 Mart’taki gibi iktidarı gerilimde yalnız bırakma stratejisi aynı sonucu almayabilir. Belki bu yüzden İmamoğlu’nun dilinde kontrollü bir sertleşme izliyoruz. Sürecin heyecandan fazlasına ihtiyacı olduğu da çok açık.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI