1 Nisan sabahı: Ya devlet başa, ya…

Cuma, 22 Mart, 2019
Ankara başta olmak üzere bazı büyük şehirlerde seçimin kaybedilmesi ihtimalinin çok yüksek olması 1 Nisan sabahı için şöyle bir faturayı kaçınılmaz hale getiriyor: Eğer siz bir seçime devlet olarak katılıyorsanız, onu kaybettiğinizde de ya ‘devlet seçimi kaybetmiş’ olur ya da siz devleti kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırsınız.

Yazın son haftalarında, Türkiye’nin bir süredir yaşadığı ekonomik kriz, döviz kurları ve faiz oranları gibi finansal göstergeleri yerinden zıplattığında; iktidar için sadece bir zorluk değil, eşzamanlı olarak bir olanak da ortaya çıkmıştı. Sonuçlarını yaşamamak uğruna seçimleri 18 ay önceye çektiği, ama varlığını inkar edegeldiği ekonomik krizin, bizzat kur-faiz tabelasına yansıması bir zorluktu elbette; ama kısaca ‘dış güçler’ olarak özetleyebileceğimiz, zaten kendisi de bir ‘özet’ten ibaret olan mağduriyet söylemi için de alan açıldı. Kur şokunun derinliği, meseleyi ‘dış güçler’e havale etmenin olanaklarını, daha doğrusu, bu şoku yaşayanların o saçmalığa inanma potansiyelini artırıyordu.

Peşinden rejimin hem ekonomik hem de politik açıdan simgesel öneme sahip ‘yatırım’ alanlarından olan İstanbul havalimanı inşaatında başlayan işçi direnişi, bu kez gidişata karşı emek eksenli bir direncin ortaya çıkması ihtimalini gündeme getirdi ve tam da bu nedenle, hem emek güçleri tarafından hem de devletin siyasi ve iktisadi egemenleri tarafından çok önemsendi. Ancak, krizin finansal şok dalgalarını ‘dış güç’ retoriğiyle karşılayan iktidar bloku, olası emek direnişlerine karşı da, işçi sınıfının bu en örgütsüz ve dağınık kesiminden başlayan dalgayı dizginsiz bir zor yoluyla, çok sayıda işçiyi tutuklayıp terörle ilişkilendirerek karşıladı ve kısmen başarılı oldu.

Uluslararası siyasette yaşanan darboğazlar ve fahiş gıda fiyatları gibi yeni şok dalgalarına karşı da “dış güçler”, “finansal terör”, “yedi düvelin düşmanlığı”, “fırsatçı marketler”, “hain kabzımallar” gibi gerçeküstü söylemler üretildi; geçici, gündelik çözümler üretilmeye çalışıldı.

Ancak işsizlik, küçülme, enflasyon gibi göstergelere açıkça yansıyan kriz, sadece alt sınıflara değil, küçük ve orta üreticilere, giderek burjuvazinin çeşitli katmanlarına da ağır kayıplar yaşatarak genişlemeye devam etti. Kuluçkalanması 70’li yılların Milliyetçi Cephe hükümetlerine, esasen de 12 Eylül cuntası sonrasının Türk-İslam eksenli yeni mimarisine giden AKP-MHP bloku, bu zorlu sürecin siyasal iktidar tahkimatını, dozu giderek artırılan ve en genel anlamda dahi bir ‘mantık’ örgüsü arama sorumluluğundan tamamen vazgeçen bir hukuki ve fiziki zor yoluyla sağlama yoluna gitti: Daha çok gözaltı, tutuklama, iddianame ve daha çok insanın terörle ilişkilendirilmesi…

Sürecin iktisadi egemenler tarafında ise, bir kısmı siyasal iktidar bloku ve onun özellikle merkezi ‘Saray’ kliğiyle organik ilişki içinde olan yeni sermaye grupları ile mevcut iktidarla bir şekilde baştan beri dengeli –çoğunlukla destekçi– bir ilişki kurmuş olan geleneksel burjuva fraksiyonlar yer aldı. Onların temel öncelikleri de kriz karşısında kayıplarını asgaride tutmak ve iktisadi çıkarlarını cüretkar bir şekilde temsil eden mevcut iktidar blokunun dağılmasını da önleyecek şekilde, daha uzlaşmacı ve rasyonel bir siyasi zemini tavsiye etmek olarak ortaya çıktı.

Fakat şimdi gelinen noktada, bu idare-i maslahat doğal sınırlarına gelmiş gibi görünüyor. Büyük sermayenin uzun süredir hayallerini süsleyen aşırı merkezileşmiş yürütme, İslam-Türkçü koalisyonun siyasi önderliğinde gerçekleştirilirken; kararnamelerle yönetilen, grevlerin hoyratça yasaklandığı, işçilerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, aydınların, ezcümle toplumsal bir muhalefetin tüm unsurlarının keyfi olarak tutuklanabildiği bu düzen, sistemin iktisadi egemenleri açısından da işlevli olageldi. Bu işleyişe ‘razı olma’nın ötesinde, 2010 ve 2017 referandumu gibi en kritik dönemeçlerde bizzat destek verdikleri unutulmamalı. Aşırı merkezileşip ‘tek adam’ formuna bürünen yürütmeye, kadük hale gelmiş yasamanın son kırıntılarının ve artık işlevi gizlenmeyen bir sopa haline bürünen yargının iliştirilmesi de yetmeyecekti elbette… Vaktiyle, işlevi ters yüz edilip, bir burjuva hülyası olarak ‘dördüncü kuvvet’ diye takdim edilen medyanın bugünkü içler acısı hali de eklendi tabloya…

İdare-i maslahatın doğal sınırlarına gelmesi de bu tablonun bir sonucudur.

 

Kurumların çürüyerek erimesi pahasına, yasama, yürütme, yargı ve medyanın ‘tek el’de toplandığı ve bu ‘el’ ile onunla ittifak halindeki kesimlerin bir siyasal aktörden öte bizzat devletin kendisi gibi göründüğü, her seçime de bu söz konusu devletin ‘bekası’ yaygarasıyla gidildiği koşullarda, egemen sınıfların örtük ya da açık, utangaç ya da arsız desteği tahkimat için yeterli olmayabilir. Bütünlüklü bir fikir oluşturmaktan uzak olsa da bazı sonuçlar için fikir verme noktasına gelen anketlerin yanı sıra ve bunlardan daha önemli olarak iktidar çevrelerinin gösterdiği asabiyet, sahadaki tablonun, Türkiye egemen sınıflarının kadim başkanlık hayalinin siyasal riskini yükledikleri İslam-Türkçü kadroların eski popülaritesine sahip olmadığını gösteriyor. Ankara başta olmak üzere bazı büyük şehirlerde seçimin kaybedilmesi ihtimalinin çok yüksek olması 1 Nisan sabahı için şöyle bir faturayı kaçınılmaz hale getiriyor: Eğer siz bir seçime devlet olarak katılıyorsanız, onu kaybettiğinizde de ya ‘devlet seçimi kaybetmiş’ olur ya da siz devleti kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırsınız.

Türk sağcılığının çok sevdiği o cüretkar söz, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe”, bir şekilde başarmak için yok olma riskini almaya, “kazanıp başa geçmeye ya da yırtıcılara yem olmaya” işaret ederken, sadece ‘kadim’ devletin bekasının önemini vurgulamıyordu. Ama devletçi Türk sağı bu sözü bir beka sloganına çevirdi. Şimdi Türk sağının bu tarihi alaşımı, bizzat devlet olarak girdiği bu seçimde, eğer ‘devlet olarak yenik’ bir görüntü verirse ne olacak? 1 Nisan sabahı oyları erimiş, başkenti ve ülkenin atar damarları konumundaki birkaç şehri daha kaybetmiş bir ‘devlet’ nasıl bir tepki gösterecek?

Bu sorulara yanıt olabilecek bazı senaryoları, bugünkü demeçlerden üretmek mümkün. Şimdiden tutuklama tehditleri, kayyum kartları ortalığa saçıldı. Ama meşruiyetini artık sadece tutuklamadan, kayyumdan alan bir ‘devlet’ kendisini oluşturan ittifakların tümünü etrafında tutabilir mi? Yoksa egemenlik ilişkileri, ‘ya devlet başa’ mottosu için ‘yeni’ bir çözüm üretmenin, olası ‘yeni’ çözümleri devreye sokmanın yollarına mı bakar? 1 Nisan sabahı itibariyle biraz da bu soruların yanıtlarına dair işaretler arayacağız belki de… Daha da sertleşmiş dolayısıyla daha da kırılgan bir iklimde…


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI