Hıristiyan terörist ve Ayasofya

Salı, 19 Mart, 2019
Tarrant’a cevap üretmek ona Hıristiyan terörist demekten kaçınmanın yanında çok daha büyük yanlış. Fakat bizim ırkçılar da buldukları her fırsatı kullandıkları için Ayasofya’yı yine gündeme taşıdılar cevap niyetine.

Merhum Hrant Dink’e veda ederken eşi Rakel’in söyledikleri, kulaklara küpe olacak cinstendi. Oldu da. Teröristler eliyle can verenlerin arkasından hep tekrar tekrar bu konuşmayı hatırlarım. 2007 yılı Ocak ayının 23’ünden bu yana her cinayet için ama özellikle de terörist eylemlerle hayatını kaybedenlerin arkasından Rakel Dink’i tekrar tekrar dinlemek gerektiğine inanıyorum:

“Bugün sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduğunu biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.”

Hrant’ın ardından Ogün Samast adlı bebeği katile dönüştüren karanlığı tamamen aydınlatamasak da yapılacak tek şey yine bu. Yeni Zelanda’nın “en karanlık günü” için de yapılması gereken şey aynı. Duayla, vakarla, sessizlik içinde büyük bir ses yükselterek hayatını kaybeden elli insanı rahmetle anarak, yirmisi yoğun bakımda olan otuz dört yaralıya Allâh’tan şifa dileyerek o karanlığı da sorgulamak.

Sorgulamak için önce adını koymak gerek. Eveleyip gevelemeden, komplekse kapılmadan ve şüphesiz savaş çığlıkları atmadan eylemin terör olduğunda anlaşalım. Saldırgan, sapık, kafası karışık katil gibi sıfatlarla eylemi isimlendirmekten kaçınmak eril şiddeti isimlendirmekten kaçınmayı çağrıştırıyor, sapık, öfkeli koca vb. etiketleriyle benzeşiyor. Yerli yerince isimlendirmenin şiddeti önlemeye yönelik tedbirler alınması için gerekli olduğunu biliyoruz. O nedenle terör eylemi isimlendirmesi de önemli. Sonra da o terörün sıfatını bulalım. Temel motivasyonu beyaz ırkçılığı ve nihai hedefi Hıristiyan kültür coğrafyasını Müslümanlardan temizlemek olan Tarrant için Hıristiyan terörist isimlendirmesi son derece normal. Ve bu isimlendirme Hıristiyanlık dinine hakaret anlamı taşımaz. Kompleksi bir yana bırakalım.

Tarih din savaşlarıyla dolu. Günümüz dinler adına yapılan terörizmin çağı, maalesef. Dinler adına yapılan savaşların geçmişte kalmasını sağlayan gelişmeleri hatırlayalım. Laiklik ve temel haklar anlayışlarının gelişmesiyle insanlık din savaşlarına veda etmişti. Hükümdarların, Allâh’ın yeryüzündeki gölgesi olamayacağı idrak edilince son bulmuştu, din savaşları. İktidarın yercilleşmesi sayesinde yani. Din adına yapılan savaşların gerçekte güç çatışması ve iktidarı pekiştirmek ya da yayılmak amacı güttüğü bilinmesine rağmen ancak sekülerleşme önlemişti din savaşlarını.

Günümüzdeki bireysel ya da örgütlü terörizm olgusuyla mücadele için de benzer yöntemler izlenmeli. Adını koymaktan kaçınmadan ancak bu isimlendirmenin o dini hedef almadığını bilerek. Hıristiyan terörist Tarrant’a, manifestosunda yer alan iddialarına cevap üretme gafletine düşmekten kesinlikle kaçınılmalı. Teröristin iddiaları, ne kadar Hıristiyanlık motivasyonu taşırsa taşısın onun, Hıristiyanlığın yeryüzündeki temsilcisi olmadığını bilelim yeter. Bağdadi’yi tüm Müslümanların temsilcisi sayan olmadığı gibi… İktidarı, hayli zaman önce yeryüzüne indirmiş olan Batılı algı İslami terörizm kavramını kullandığı zaman, teröristleri bütün Müslümanların temsilcisi saymıyordu. Ancak Müslüman algı iktidarı henüz yeryüzüne indiremediği, sekülerleşemediği için bu kavramı Müslümanlara hakaret olarak algılıyordu. Şimdi de aynı yercilleşmeye direnen Müslüman algı, Hıristiyan terörü veya Hıristiyan terörist tanımından, bütün Hıristiyanlara hakaret etmiş olmamak için kaçınıyor. Irkçı olmayan dindarların inançlara ve insan haklarına saygılı ama ülkemizdeki ırkçılıktan yana da kaygılı olduğunu gösteren bir çekince bu aynı zamanda. Irkçılık karşıtı duruş için faşizmin yeni biçimlerini isimlendirmekten kaçınmak kanaatimce doğru değil.

O bebekleri katile dönüştüren karanlığı, o terörün arka planını oluşturan zihniyeti anlamak ve bertaraf etmek için isimlendirmekten kaçınmak yerine o isimlendirmenin anlamını hatırdan çıkarmamak gerekir. Hıristiyan terörist sıfatı, Hıristiyanlığı hedef tahtasına koymak değil. İslami terörist kavramına rövanş icat etmek hiç değil.. Hukuk diliyle konuşarak her eylemi adlı adınca anmakta beis yok tersine fayda var. Sadece Adem ile Havva’nın yeryüzüne indirilmesiyle yercilleşmenin başladığını görmemiz gerekiyor. İnsanın yeryüzünde Allâh’ın halifesi olarak yaratıldığı ifade edilen ayeti, beşeri hukuk düzeninin gerekçesi sayarak sekülerizme dayanak yapmalıyız, biz Müslümanlar… Bu anlayışa ulaştığımız takdirde, üzerine konuştuğumuz terör bağlamında söylersem, teröristin sıfatını söylemekten hicap etmeyiz. Çünkü biliriz o birey olarak ya da bağlı olduğu örgütsel ilişkiler ağı özelinde anılmaktadır, dini inancın genelini ifade etmek için değil.

Tarrant’a cevap üretmek ise ona Hıristiyan terörist demekten kaçınmanın yanında çok daha büyük yanlış demiştim az önce. Fakat bizim ırkçılar da buldukları her fırsatı kullandıkları için Ayasofya’yı yine gündeme taşıdılar cevap niyetine. Dünyanın bir ucunda bir Hıristiyan terörist camide, cuma namazında Müslümanları öldürme gerekçelerinden birisi olarak Ayasofya’yı gösterdiği için ülkemizde de aynı gerekçeyle ırkçılıkta yarışa girişildi. Zaten hazırolda bekleyip her fırsatta Ayasofya’nın ibadete açılmasını gündeme taşırlardı. Tarrant resmen ekmeklerine yağ sürdü. Ayasofya siyasi tarihimizin dinbaz ırkçıları için her daim sembol. Gerçi Ayasofya hep sembolik öneme sahipti. Yapım kararının alınması dahil olmak üzere yapım aşaması, tamamlanışı ve kiliseden camiye, camiden müzeye çevrilmesiyle her zaman tarihin her döneminde değişen sembolik anlamlar yüklenmiş bir abide.

Büyük Roma’nın ikiye ayrılmasına, alınan inşa kararıyla sembol olmuştu. Doğu Roma İmparatorluğu’nun Bizanslaşmasındaki sembol değeri de inkar edilemez. Doğu medeniyetlerinde olduğu gibi iktidarın emrine giren Hıristiyan kilisesinin sembolüydü o vakit Ayasofya. Krallara taç giydiren, devletler üstü Batı kilisesine mukabil siyasi otoriteye itaat eden, o gücü imparatorun gölgesinde temsil eden Doğu kilisesinin sembolü olmuştu. Sonra Osmanlı fethinin sembolü oldu. İstanbul’un Türk ve Müslüman Osmanlı Devleti’nin hakimiyet sahasına girişini tüm dünyaya camiye çevrilerek minareleriyle ilan etme misyonu yüklendi Ayasofya’ya. Cumhuriyetle birlikteyse Ayasofya, laik devletin sembolü kılınarak müzeye dönüştürüldü. Tarihi, iktidar değişimlerinin tanıklığı ve kendisine yüklenen yeni anlamlarla yüklü, bu sembolik yapının. Bu nedenle camiye dönüşmesini isteyenlerin bulunması da kilise olmasını isteyenlerin çıkması da şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı ya da üzücü olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “biz ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz” diyerek, ibadete açılma taleplerini, politik kurnazlıkla susturması. Erdoğan’ın aklında olan nedir, neyin zamanını neye göre kollamaktadır benim için kestirmek güç. Fakat evet Ayasofya için benim de gönlümden geçenler var. Sembolik önemi hiç eksilmeyen bu muhteşem mimari eserin insanlık kültür mirası olduğu bilinciyle tüm insanlara armağan niteliğinde müzeye dönüştürülmesi, oldukça kıymetli. Diğer taraftan Ayasofya’nın kilise olarak inşa edilip Hıristiyan ibadethanesi olarak kullanıldığı o uzun tarih kesitinde yaşayanların maddi, manevi mirası olduğu gerçeğini de da gözetmek gerekir. Aynı şekilde yaklaşık beş yüz yıl cami olarak kullanılıp Müslümanların gönül bağı kurduğu da unutulmamalı. Her daim iktidar sembolü sayılmış Ayasofya için benim gönlümden geçen bu üç özelliğin bir arada yaşanabilir kılınması.

Ayasofya’nın bir bölümü Cumhuriyetin kazanımlarını unutmamak ve bu esere bütün insanların mirasçı olduğu gerçeğini gözardı etmemek için müze olarak kalsa… Bir bölümü Hıristiyan kilisesi olarak, aslına uygun biçimiyle ibadete açılsa… Bir bölümü de cami olarak Müslümanların ibadetine açılsa. Mimari olarak farklı bölümleri var ve bu üç kullanım için gerekli fiziki özelliklere sahip bildiğim kadarıyla. Daima iktidar sembolü olan Ayasofya, gönlümün muradı gerçekleşirse Türkiye’de inanç özgürlüğünün, özgürlükler ülkesi Türkiye’nin sembolü olur. Gerçekleşmeyecek bir hayal gibi. Belki de yeterince hayal edersek gerçekleşir.

Not: Hrant Dink için merhum duasıyla başlamam, geleneksel dini söyleme aykırı, biliyorum. Ancak Allâh’ın sonsuz merhametine sınır çizmeye biz aciz kulların haddi olmadığına inanıyorum.

 

 


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI