Saygın eşlermiş! Eş olmasak da saygınlık hakkımız!

Perşembe, 21 Şubat, 2019
Ülkemiz şartlarını, hukuk ilkelerinin görünmez oluşunu unutmayalım. Bu teklif yasalaşırsa yıllardır İstanbul Sözleşmesi'ni bilmiyormuş gibi yapan iktidarın yargısınca uygulanmayacağını, kimse iddia edemez. Dolayısıyla kadın direnci ve dayanışmasıyla önlenmesi, akim bırakılması gereken bu yasa teklifine karşı da güçlü bir mücadele bizi bekliyor. Geçmişte hiç var olmayan mekanizmaların kurulup gelişmesini sağlayan kadın eşitlik mücadelesi bugün o mekanizmaları, kaybetmemek ve yanına yenilerin eklemek için tekrarlanmak durumunda.

Yerel seçim nedeniyle tatile girmeden önce hayli sıkışmış görünen meclis takvimine yeni bir kanun teklifi eklenmiş halde. Yeni kanun teklifi de yine kadınların başına çorap örecek nitelikte. Kadınların, erkeklerin saygı duyulan eşleri olarak yetiştirilmeleri kararını da içeren bir tüzüğün çekinceyle onaylanması isteniyor, yeni kanun teklifiyle. Yeniliği de göreceli kuşkusuz. Kamuoyuna geçen hafta sonu yansımış olsa bile anılan tüzük için uzun yıllar süren hazırlık çalışması gerçekleştirildiği anlaşılıyor. Yasa teklifi de 18 Ocak 2019 tarihli ve TBMM Başkanlığından Binali Yıldırım imzasıyla sevk edilmiş komisyonlara. İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesinde kurulmuş olan Kadının İlerlemesi Teşkilatı Tüzüğünü Türkiye’nin onaylaması isteniyor. Ne oldu bu İslam ülkelerine, başlarına taş mı düştü ki Kadının ilerlemesi Teşkilatı kurdular? Evet. Başlarına düşen taş da kadınlar ve hayatın gerçekleri.

EŞİTLİK MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLÜ KADIN HAREKETİNİN GÜCÜ

Kadınların toplum hayatının her alanına aktif katılımı durdurulamaz, önlenemez bir yükselişle, kararlılıklar sürüyor. Bazı kadınların aktif katılımı da yeterli değil. Karar mekanizmaları dahil işgücü piyasasından eğitime, kamudan özel sektöre her alanda eşit katılım çabası tüm ülkelerde devlet yöneticilerini harekete geçiriyor. Görmezden gelinemeyecek bir toplumsal ihtiyaç kadın katılımı ve her ülkeyi sarmış halde. Birinci ve ikinci dünya savaşları süresince kadın varlığına ihtiyaç duyan ülkelerin savaş sonrası kadınları tekrar evlerine yollama politikalarına kadınlar direndiler. Soğuk savaş süreci her iki blok kadınları bireysel direnişlerini örgütlü mücadeleye dönüştürdüğü zaman üçüncü dünya ülkelerine de yayılan aynı ivme devletleri zorlar olmuştu. Toplumsal cinsiyet teorileri artık akademik çalışmalara da yansıdıktan sonra Birleşmiş Milletler Teşkilatı daha fazla görmezden gelemedi kadınları. 1975 yılından itibaren yirmi yıla yayılan süre içinde kadın hakları üzerine, üye devletler ve kadın örgütlerini kapsayan dört konferans düzenlendi. Kendiliğinden, erkeklerin lütfuyla gerçekleşmemişti bu değişim.

Gerek BM konferansları gerekse devletlerin bu konferanslara ilgisi, arka planında kadın örgütlerinin uluslar arası dayanışması ve ortaklaşmasıyla mümkün olmuştu. 1970’lerin başından itibaren kadınlar uluslar arası toplantı ve kararların kadınların hayatına yapıcı etki taşımadığını tartışmaya başlamışlardı. 1972 yılında uluslar arası kadın hareketi BM’ye verdiği dilekçeyle farkındalık geliştirilmesini sağladı. 1975 yılının kadın yılı ilan edilmesi istenmişti dilekçede. Arka plana dair bu özetin özeti bilgi, kadının gücünü ve örgütlü mücadelesinin önemini hatırlatmak içindi, hem Türkiye’ye hem İKÖ’ye. Netice itibariyle kadın yılı talebi, BM Kadının Statüsü komisyonunca kabul edilmişti. Kalkınma ve kadın hakları konularında düzenlenen BM konferanslarının dördüncüsü Pekin’de gerçekleşmişti. “Fourth World Conference on Women: Action for Equality, Development and Peace” (4. Dünya Kadın Konferansı: Eşitlik, Kalkınma ve Barış için Eylem) ismiyle düzenlenen konferansın sonunda 15 Eylül 1995’te 189 üye devletin imzasıyla Pekin Deklarasyonu ve Eylem Planı kabul edilmişti. Bu zamana kadar konferanslarda ele alınan konular, kalkınma ve kadın hakları perspektifiyle gerçekleşiyordu. Ancak Pekin deklarasyonuyla eşitlik ve barış eklenmesiyle Pekin yeni bir milat anlamına gelir oldu. Bundan sonraki konferans da 2000 yılında gerçekleşmiş ancak kadın hafızasına Pekin +5 olarak kazındı. Ülkemizde var olan seküler kadın hareketinin yanı sıra İslamî camiadan kadınların da katıldığı 1995 Pekin konferansının, dindar kadın örgütlerinin çekirdeğini oluşturan Başkent Kadın Platformu için de başlangıç yılı olduğunu belirteyim. Tüm dünyada kadın hareketinin çeşitlenerek genişlemesinde milat özelliği taşıyan Pekin deklarasyonu imzacılarından olan Türkiye, şimdi bu kanun teklifiyle ne yapmak istiyor? İstediği deklarasyonla hazırlanan eylem planından geri adım atmaksa başaramayacağının, kadınların buna izin vermeyeceğinin farkında mı?

1979 yılında BM’de Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) kabul edildiğinde ise kadınlar eşitlik mücadelesinde çok önemli bir uluslar arası mekanizmaya kavuşmuş oldu. Uluslar arası sözleşmeye aykırı hükümler içeren bu tüzüğün İKÖ tarafından hazırlanması şaşırtıcı değil. Yıllardır BM Kadının Statüsü Komisyonundaki çalışmaları, kendi yasalarını gerekçe göstererek engelleme girişimleri yürüten, ülkelerin çoğu, bu örgütün üyesi. İlaveten bir de Vatikan yer alıyor, Türkiye kadın hareketinden katılan gözlemcilerin aktardığı bilgilere göre.

İİT VE KADININ İLERLEME KOMİTESİNİN ANLAMI

Bu bilgiler ışığında İİT üyesi ülkelerin çoğunluğunca, küresel ölçekli eşitlik mücadelesinin, kendi ülkelerindeki yansımasını baskılamak, kontrol altında tutmak için Kadının İlerlemesi Teşkilatını kurdukları çok açık. 2005 yılındaki toplantıda alınan (E. İhsanoğlu’nun genel sekreter olduğu tarih aynı zamanda) kuruluş kararından sonra 2013 yılında hazırlanan tüzük maddeleri de kadın eşitlik mücadelesini bastırma amacını ispat eder nitelikte. Şüphesiz teşkilat ve tüzük için çalışan kadınlar ve kadının statüsü için küresel ivmeyi destekleyen bireylerin çok büyük çabası oldu bu gelişmede. Fakat eşitlik karşıtı devletlerin otoriter politikaları gölgesinde kaldıkları anlaşılıyor. Kadınları, kadın hareketinin yükselişini önleyemez hale gelen devletlerin, kadın eşitlik mücadelesini kontrol altında tutmaya yönelik girişimlerinden birisi olan Kadının İlerlemesi Teşkilatı, taraf olan birçok İslam ülkesi için kadın yararına güçlü bir adım olarak bile nitelenebilir. Ancak Türkiye için durum böyle değil.

MEVCUT DURUMDA ÖNERGE BAŞIMIZA ÖRÜLEN ÇORAP

CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi gibi uluslar arası anlaşmalar, anayasanın eşitlik ve eşitlik için pozitif ayrımcılığı öngören maddesi ve yasalarımız doğrultusunda Türkiye’nin bu tüzüğü uygulaması imkansız. Bu nedenle kimi hukukçular, öngörülen teklif yasalaşarak tüzük onaylanıp kabul edilse bile normal hukuk devleti şartlarında uygulanamayacağı için kadınların endişe etmesine gerek olmadığı görüşünde. Normal şartlarda, hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde endişe edilmeyecek olsa da biliyoruz ki uzun zamandır normallikten eser yok ülkede hukuk devleti ve hukuk ilkeleri ise sadece kağıt üzerinde kalmış halde. İçinde yaşadığımız şartlar normal değil anormal olunca haliyle önünü sonunu didiklemek kaçınılmaz. Üstelik son yazımda dile getirdiği çift hukukluluk tehlikesiyle birlikte düşünüldüğünde ilgili tüzüğün, yıllarca bekleyip bu yıl onaylanmasının teklif edilişi hiç masum görünmüyor.

Kısaca hatırlayalım endişeye sevk eden olayları: Birincisi ünlü boşanma komisyonu raporunda yer alan, kadın karşıtı öneriler. İkincisi bu önerileri, toplumsal talep gibi göstermeye yarayan, hükümet destekli sivil toplum örgütlerinin, kadın karşıtı kampanyaları. Üçüncüsü din ve gelenek bahane edilerek erken evlilik adı altında çocuğun cinsel istismarına devletin göz yumacağı anlamına gelen af teşebbüsü. Dördüncüsü nafakanın adil olmadığı ön kabulüyle yüz günlük eylem planına “nafakaya adil çözüm getirileceği” taahhüdünün girmiş olması. Beşincisi bahse konu kanun teklifinde tali komisyon olarak belirlenmiş olan Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonunca İstanbul Sözleşmesi konulu bir alt komisyon kurulmuş olması. İlaveten aile hukukunun bütüncül yaklaşımla yerel seçimlerden sonra ele alınacağı haberleriyle, Medeni Kanun için bir “iyilik” düşünülmekte olduğu bilgisinin iktidar çevrelerinden sızıyor oluşu.

 

Doğrudan hükümetin ve parlamentonun faaliyetleri bunlar. Gerçekleştiremese de gerçekleştirmeye çalıştığı, gerçekleştirmek için zaman kolladığı bu teşebbüslerin, onaylanması öngörülen tüzükle örtüştüğü o kadar açık ki. Üstüne, yandaş medyanın pompalayıp, iktidarın desteklediği sivil toplum kampanyalarını ekleyelim. Yıllardır toplumsal cinsiyet eşitliği kavramına yönelik itirazların giderek yoğunlaşması; Eylem planlarının uygulanmaz oluşu; İstanbul Sözleşmesinin bazı maddelerine çekince konması yönünde artan faaliyetler; 6284 sayılı kadına yönelik şiddetle mücadele kanununa savaş açan şiddet savunucularının pervasızlığı; Kamu Baş Denetçisine, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurulu Başkanına, akademisyenlere ve nihayet YÖK Başkanına varan TCE karşıtlığı ve kadını, aile potasında eritme çabası ilmek ilmek işlenen bir bütünün parçaları olarak çıkar karşımıza. Ancak bu kadarla da bitmiyor. Bir de Diyanet, Din İşleri Yüksek Kurulu ve Medeni Kanun hiç yokmuş gibi işletilen fetva mekanizmasının getirdiği çift hukukluluk tehlikesi var.

Ülkemiz şartlarını, hukuk ilkelerinin görünmez oluşunu unutmayalım. Bu teklif yasalaşırsa yıllardır İstanbul Sözleşmesini bilmiyormuş gibi yapan iktidarın yargısınca uygulanmayacağını, kimse iddia edemez. Dolayısıyla kadın direnci ve dayanışmasıyla önlenmesi, akim bırakılması gereken bu yasa teklifine karşı da güçlü bir mücadele bizi bekliyor. Bu yazıyı hayli uzatma pahasına kadın hareketi tarihinden uluslar arası mücadelenin gücüne ilişkin örnekler verişim, kimsenin kadın mücadelesini hafife almaması gerektiğini hatırlatmak içindi. Geçmişte hiç var olmayan mekanizmaların kurulup gelişmesini sağlayan kadın eşitlik mücadelesi bugün o mekanizmaları, kaybetmemek ve yanına yenilerin eklemek için tekrarlanmak durumunda.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI